yonetici

Virüsün arkasında derin izler ve enkaz görülüyor





Sıkıntı büyük!.. Ne zaman, nasıl, ne şekilde ve nerede duracağını da kimse bilmiyor. Bir Allah’ın kulu bile! İlacını bulanın altından heykelini bile dikebilirler…

İnsanlık alemi tam bir keşmekeş içinde. “Bu belayı nasıl savabiliriz?” sorusuna bir türlü yanıt alınamıyor. Sadece tavsiye var: Elleri yıka, suya-sabuna dokunuver, evini, işyerini bir güzel temizleyiver, maske tak, tokalaşma, öpüşme, mesafeli dur, kalabalık yerlerde bulunmaktan kaçın, hijyene dikkat ve saire…

Koronavirüsü (Covid-19) acaba insanlığı test mi ediyor? “Yaşadığınız dünyanın içine ettiniz, Size bir hastalık musallat edeyim de görünüz” mü demek istiyor? Esasında ülkeler naylon poşetle dünyayı perişan etti. Yalnız karaları değil, denizleri bile pisliğe boğdular. Denizlerde yaşayan canlılar bile kurban ediliyor.

Bırakın dünyayı, bizde piknik alanlarında mangal yakıp da atıklarını olduğu yerde bırakanlar az mıdır? Bu tür çirkin manzaraların fotoğrafları medyada az mı yayınlandı? O atıkları umursamayanlar, çevreyi hoyratça kirletenler, bakıyoruz da, şimdilerde kuzucuk oldular, terbiye edildiler. Hani “Bir musibet bin nasihatten evladır” derler ya, aynen o hesap!

Bir zamanlar Kemal Sunal’ın ‘Doktor Civanım’ isimli bir filmi vardı… Arada bir hala ekranlarda görülüyor. Köyde herkes uyuz hastalığına yakalanmıştı. En sonunda kendisi de! Bütün köy halkını seferber etmiş, her taraf yıkanmış, dezenfekte edilmiş, duvarlar kireçle boyanmış, giysiler kaynar suyla bir güzel yıkanmış, böylelikle salgının önü alınmıştı… Şimdilerde aynı durum… İnsanlar temizliğin ne denli önemli olduğunu bir kez daha anlamaya başladı.

Gidin, Girne Kordon Boyu’na oturun, çekirdekten geçilmez! Gruplar halinde banklara oturanlar, çekirdeği yer, kabuğunu da bir poşete koyacağına bulunduğu yere atar. Varsın Belediye temizlesin, süpüren süpürsün. Onların ne umurunda; sorumsuzluk dediğin bu kadar olur.

Koronavirüsü geçene kadar uzaktan eğitim olacakmış! Varsın olsun, bunca yıl yakından oldu da ne değişti? Eğitimde kalite mi yükseldi?

Bir de alınan kararları beğenen var, beğenmeyen var! İlla ki politize edilecek. Olağanüstü hal ilan edilsin mi, edilmesin mi? Alınan kararlar yeterli mi, değil mi? Yerinde mi değil mi? Daha bir sürü tartışma… Genelde kullanılan ölçü çıkar hesabına dayanıyor. En sağlıklı, en mükemmel çözümler de üretilse, illa ki bir bit yeniği aranacak. Aslında bu da iyi bir şey… Yapıcı eleştirilerin her zaman yararı vardır. Ama yıkıcı olursa, sadece çıkara dayalı olursa, o zaman iş değişir. Ancak sonuçta her şeyi siyasete alet etme alışkanlığından kurtulmalı ve işleri uzmanlarına bırakmak en doğrusudur.

Tabii ki zor günlerden geçiyoruz. Yalnız biz mi, tüm dünya da öyle! İnsanlar tedirgin… Millet evine kapandı. Bu zor günlerin daha da zoru olabilir. Koronanın neden olabileceği ekonomik krizin boyutlarını şimdiden kestirmek kolay değildir. ABD şimdiden milyarlarca dolar ayırdı. AB kesenin ağzını açtı. Öyle de, o fakir ülkeler ne yapsın? Virüs geçse de, belli ki arkasında derin izler bırakacak.

Hani yeni gelen hükümetler göreve başlarken, geleneksel olarak bir öncekini suçlar ve ‘enkaz devraldık’ derler ya, bu da öyle!

Avustralya bir süre öncesine kadar yangınlardan el aman çekmişti… Koca kıta alev alev yanarken, insanlar bir yana, binlerce, on binlerce hayvan da telef olmuş, herkes yağmur yağması için dua ediyordu. Avustralya ilk kez bu denli olağanüstü bir felaketle karşılaşmıştı… Şimdi de dünya koronavirüsü salgınının tehdidi altında.   Dünyanın önde gelen turistik kentleri, meydanları, sokakları bomboş! Herkes can derdinde…

Kıbrıs’ta varoluş mücadelesi döneminde, olağanüstü hali bir süreliğine yaşamıştık… Gece sokağa çıkma yasağı vardı. Gazeteci olarak biz muaftık. İş bittikten sonra geceleri uğrak yerimiz Saray Otel’di. Zaten başka otel de yoktu. Türkiye’den ve üçüncü ülkelerden gelen meslektaşlar da orada kalırdı. Çatışmalar devam ettiğinden başka kimsecikler de yoktu! Rahmetli Garson Salih, salona girdiğimi görür görmez, Londra’dan gelip de orada akşam yemeği yiyen bir arkadaşa dönerek, “Hadi şanslısın, Akay Cemal seni evine götürebilir” demişti…

Hemen bizi tanıştırdı ve sohbet ettik. Hatırladığım kadarıyla Songur’lardan biriydi ve akrabalarının evi de Girne Kapısı civarındaydı. Uzak değildi. Yemeğini ve sohbeti bitirdikten sonra, kendisini evine götürmüştüm.

Diyeceğim o ki, o günlerde savaş vardı. Çatışmalar devam ediyordu. Gündüz kesilse de, geceleri silah sesleri ortalığı çınlatıyordu. Bayraktarlık öyle uygun görmüş ve bir süreliğine geceleri sokağa çıkma yasağı koymuştu.   Olağanüstü koşullar vardı ve haksız değildi. Ancak toplumda da bir seferberlik ruhu hakimdi.

Tanınmış simalardan Yücel Dolmacı, “Bir süreliğine tüm vatandaşlar eşit maaş almalı” diyor. Her şeye rağmen ilginç bir öneri… Kıbrıs Türkü geçmişte bunu başarıyla deneyen bir halktır. En tepede oturan Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve toplum lideri Dr. Küçük de 30 lira alıyordu, odacısı da! Herkes aynı maaşı çekiyordu. Bir süre bu fedakârlık böyle devam etti ve sonuçta toplum olarak çok kazanımlar elde ettik.

Savaş da olsa, şimdiki gibi inanlığı tehdit eden virüs de olsa, geçmişi unutmamak ve ders almak gerek!

Virüsün arkasında derin izler ve enkaz görülüyor
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.