Arkeoloji bilimine göre, insan denilen akıllı hayvanın dünya yüzünde görünmesinden bu yana, 250 ilâ 500 bin yıl geçmiştir. Ve bu mahlûk, dünya üzerinde görünmesinden günümüze, tarihinin %98’ini, arkeologların Paleolotik Çağ, yâni Taş Devri; jeologların ise Pleistoesen Çağ yâni Buzul Devri dedikleri, dönemde yaşamıştır.
İnsan denilen mahlûkun, yer yüzünde göründüğünden bugüne kadar, zamanının %98’i boyunca, geçim kaynağı, toplayıcılık ve avcılık oluştur.
Bu 250-500 bin yılın son 10 bin yılından uzak olmayan bir tarihte, insanlar muhtemelen ilk defa Mezopotamya’da, hayvanları evcilleştirmeye ve tarıma başladılar. Yani doğada hazır bulduklarından yararlanma yerine, doğayı, kendi yararlarına değiştirmeye giriştiler. Ekonomide, buna üretim deniliyor… Arkeologlar da bu zamana, Neolitik Çağ ( Yeni Taş Devri) diyorlar. Mektep kitaplarında, Cilalı Taş Devri olarak geçiyor… 5 bin yıl kadar sürüyor…
Günümüzden 5 bin yıl önce de Mezopotamya, Nil ve İndüs vadilerinde bazı nehir kıyısı köyler, şehirleşmeye başlıyorlar. Yani kentleşme, insanlığın bilinen tarihinin son %1’lik dönemini kapsıyor… Bunun ilk 2 bin yılı, insanların bugün Tunç Çağı dedikleri zamandır. Bu dönemde şehirlerde yavaş, yavaş artık ürün elde edilmeye ve ilk rahiplerle ilk memurlar da boy göstermeye başlıyorlar… Yani yönetenler/yönetilenler meselesi, uç vermeye başlıyor…
3 bin küsur yıl önce de insanoğlu, demiri kullanmayı öğreniyor. Demir Çağı… 2500 yıl önce, insan parayı da keşfediyor ve tarım, avcılık( ve çobanlık), yöneticilik (memur ve ruhban) sınıflarının yanına, Akdeniz çevresinde dolaşmaya başlayan bir de tacir sınıfı doğuyor. Ama daha Demir Çağındayız ha! Aşağı yukarı o çağlardan başlayarak, son 3bin yılın içine, Eski Yunan ve Roma Köleciliğini, son birkaç yüz yıla da Avrupa Feodalizmi ve Kapitalizmi sığdırdık, geliyoruz. Marx’ın öngördüğü sosyalist sistem, henüz denenmedi. O bakımdan yaşam karşısında sınanmasını yaşamadı. Siz Rusya’ya bakmayın! Marx bu işin, kapitalizmin en yüksek aşamasından sonra gündeme geleceğini ileri sürmüştü. Ruslar güya onu yalanlamaya kalktılar ve geri, yarı feodal bir ülkede sosyalizm olamayacağını kanıtladılar sadece… Yani Marx’ı olumladılar…
Da mesele o değil… Sonuçta bu da 500 bin yıllık tarihin son iki yüz yılını ilgilendiren, genel insanlık tarihi açısından belki de ileride hiçbir önemi olmayıp, bir satıra sıkıştırılacak bir sorundur. Değinmek istediğim konu, başka:
İnsan, dedikse, bugünkü insandan bahsetmiyoruz, elbette! Yani sözüm meclisten dışarı, Homo Sapiens değil bahsettiğimiz! Neden “meclisten dışarı”? Bir zamanlar Kemal Emirzade dostumuz Yeni Düzen’de Homo Sapiens diye bir kelâm ettiydi de zamanın UBP gazetesinden bir yazar, “sen bize homo mu dedin, allahsız komünist” mealinde bir yanıt yazdıydı. Bu memlekette en övünülecek nitelik, cehalettir, ne demezsiniz! Bu beş yüz bin yılda insanoğlu fiziksel olarak da gelişe, gelişe bugünkü haline gelmiştir. Örneğin ilk ekonomik faaliyetin görüldüğü zaman, bundan 140 bin yıl öncedir. Mahlûk da henüz bir Hominid’dir. Yâni, “insansı”! Zaman, Buzul Çağı’nın sonlarıdır… Ve bir daha yani: Örgütlü bir toplayıcılık ve avcılıktan bahsediyoruz… Bireysel değil…Bunlar, kemikten, taştan falan aletler de yapmayı öğrenmiş, Neonderthal, dediğimiz insanî mahlûklar. Kimi antropologlar, bunun insan ırkının atası olduğunu, bazılarıysa, evrim içinde yok olmuş, Homo Sapiens’e akraba bir ırk olduğunu düşünüyor! Jeolojik olarak, Üçüncü Buzul Çağı ile Dördüncü Buzul Çağı arasında yaşamışlar. Avrupalı bunlar… Ama öte yandan Filistin’de ilk Homo Sapiens’lerin, yani bizim atalarımızın görüldükleri çağ da, bu çağdır! Bu insanların belirli bir kültüre sahip oldukları biliniyor. Ortak gömme adetleri, inançları v.s. var… Gordon Childe’a göre, moda da o çağdan kalmış!
Neyse… Gelelim zurnanın “zırt dediği” yere:
Limnidi Taşı ve başka pek çok yerde bulunan kalıntılardan, Kıbrıs’ta Neolitik Çağ’dan beri insan yaşadığını biliyoruz. Gordone Childe da Tarihte Neler Oldu isimli başyapıtında, bunların Bakır Çağı’ndan beri, uygar olduklarını yazıyor. “Kıbrıs battı mı çıktı mı?” sorusuna yanıt olarak, jeolojik olarak adanın oluşumu ile ilgili kısa bir yazı yazdıydım. O yazıdan sonra bir arkadaş bana, “ Peki, bu insanlar bu memlekete geldiğinde, burası bir ada mıydı?” diye bir soru sordu. Hayır, değildi… Kutsal Kitaplar’da Nuh Tufanı, efsanelerde Gılgamış Destanı v.s. diye yaşayan o olay, yani, eriyerek kuzeye doğru çekilen buzulların yarattığı; Avrasya’dan başlayarak, İstanbul Boğazlarını, Cebeli Tarık Boğazını meydana getiren ve Akdeniz’in seviyesini yükselten o devasa sel, Buzul Çağı’nın sonunda yaşandı. O zamana kadar jeolojik gelişim açısından. Suriye ve Güney Anadolu ile bağlı, Asya’nın batıya uzanmış bir ucu, bir yarım ada halinde bulunan Kıbrıs da ondan sonra bir ada haline geldi. Oysa, Üçüncü ve Dördüncü Buzul Çağları arasında, Neolitik Çağ’da, bu yerde insan var! Cüce Filler ve hipopotamlar var…
“Kıbrıslı” denilince, sadece farelerle, eşşekler yok! Onu anlatıyorum…
Not: Bu yazıdaki “malûmat”, Gordon Childe’ın yukarıda adı verilen kitabından alınmıştır…





Yorumlar kapalı.