Nazım Beratlı

Ayşe ile Havva





Ayşe’nin, buruş buruş bir suratı vardı… Güneşte bırakılıp da tüm suyu çektirilmiş, zerdali kurusu gibi! İnce uzun bir yüz, tam ortasında ona uygun sivri bir burun, onun altında da açıldı mı “cırılcırıl” sesler çıkaran, ipince dudaklarla çevrili bir ağız… Cildi, esmerin, koyusu… Oysa Havva, bıngılbıngıldı… Etli bir surat, mavi gözler, kalın dudaklar ki açılıp da iki lâkırdı ettiğini gören pek olmamıştır, hep kapalı! Burun desen, boksör burnu gibi, etli ve yamuk… Ve bunlar, kız kardeştiler! Nasıl olduysa?
Ayşe ile Havva, benim anımsadığım önceleri şimdi belediyeye ait olan, Sait Bey’in avlusu sayılabilecek arsanın oralarda bir yerde, etrafı “balluralarla” çevrili mandra gibi bir yerde yaşarlardı. Sonradan buraya Malyalı mı bir yazlık sinema kondurdu; yoksa Galleş bar mı açtı ne, şimdilerde Ali Uskuri’nin mağazasının bulunduğu alana taşınıp, baraka gibi birşeyler uydurup, onun içinde yaşamaya başladılar. Ayşe’nin kocası ile birlikte:
Vasfi!
Vasfi, bir buçuk metre boyu var yok, suratına baktığınız zaman zenci mi yoksa Japon mu olduğuna karar veremeyeceğiniz bir yer cücesi idi ki; tabir yerinde ise bir dudağı yeri, bir dudağı göğü yalar, sırıttıkça gözleri büsbütün görünmez olup, birkaç tüyden ibaret bıyıklarının altından, hellim kadar dişleri, günışığına uğrayıverirdi. Bazen kafasına bir fes geçirir, kimi zaman beline bir “Tarabulus Kuşağı” dolar, ağzı kulaklarında Köroğlu’nun “ Aşçıhane”sinde tabak yıkayarak, maişetini çıkarırdı. Sokaklarda sürüklenir gibi, ağzı bir karış açık dolaşmasının nedeni, Köroğlu’nda bol keseden yuvarladığı şişesi yedi kuruşluk, açık şaraptı. Mamur olduğu saatlerde Vasfi, “Mükdar Hüseyin Efendi” nin ayak işlerine bakar, eve sepet götürür; evden sipariş getirir, üç beş kuruş da oradan denkleştirmenin çaresine bakardı.
Şarabı çok içtiği gecelerde, Vasfi’ye bir kıskançlık ariz olur; Ayşe ile Havva’nın yattığı barakayı basar, kokularında yanlarına yaklaşılmayan eşi ve baldızının erkeklerle birlikte olduklarını iddia ederek, her ikisini de sopalar ve “evden” atardı. Böyle gecelerde, Ayşe Havva’yı da yanına alır, avazı ayyuka çıkmış bir vaziyette bağıra çağıra yola düşer, Vasfi’yi “dostlarının” kışkırttığını bütün Lefke’ye ilân ederek, gelir, bizim evin karşısındaki kışlık belediye sinemasının önündeki sahanlığa, eşek yükü ile taşınamayacak pılı pırtısını yığardı. Lime lime olmuş iki şilte, üzerlerine püskül püskül çarşaflar, onların üstüne çuval ile yorgan arası birşeyler, iki kocaman çuvalda, akla hayale gelemeyecek bir sürü pırtı ve koca bir yastık. Bunlar kemali ciddiyetle serilir, Ayşe sabaha kadar Havva’ya Vasfi’nin ne çok sevgilisi bulunduğunu, bu sevgililerin Vasfi’yi ellerinden almak için ne dolaplar çevirdiklerini, kendisinin bu oyunlara gelmemek üzere ne büyük bir mücadele içinde olduğunu anlatır, bütün mahalle onun cırtlak sesinden ayağa kalktığı halde, Havva ağzını açıp bir kelâm etmez, en sonunda Ayşe zıvanadan çıkıp, kızkardeşine, Vasfi’ninkinin üstünden bir sopa da o atardı. Sabaha karşı Ayşe söylenmekten bitkin düşünce, millet uykuya dalardı ama ne fayda?!
Sabahın köründe, “Nahide Bayan” ya da sadece “Bayan” sinemayı süpürmeye gelecektir. Bayan, oldukça uzun boylu, sarı saçlı, açık mavi gözlü, ince uzun ve asık suratlı, kırış kırış bir kadındır ki bir zamanlar biriyle evlenip ayrıldığı söylenir ve o zamanların Lefke’sinde, adı falan da çıkmış değildir. Bunun hikmeti, Allahın hiç özenmeden yarattığı kullarından biri olmasıdır. Yâni hiç de güzel değildir… Sinemayı süpürür, akşamları yanına sinema sahibi Malyalı’nın “Belosunu” alır, bir yandan “pasedembo” çıtlatır, bir yandan film seyreder. Belo da bir koltukta oturmaktadır ha! Ne de olsa, forslu köpek…
Bayan sabah huysuzluğu ile gelip  de bunları gişenin önüne postu sermiş uyur görünce, elindeki süpürgenin sopası ile ikisini de dürtüp, bu “kazuleti” sinemanın önünden kaldırmaya girişir. Bu eylem, Ayşe’ye çoktan beri kuşkulanıp da bir türlü kanıtlayamadığı Bayan ile Vasfi arasındaki “yasak aşkın” ayan beyan ispatı olarak görünür ve gözünü açmadan, ağzını açmasına neden olur… Açar ağzını, yumar gözünü… İşte düşman… Artık Ayşe’yi ne Yoğurtçu Rasih Hacımulla zapt edebilir, ne Ferlison ne de Kahveci (hadi ben terbiye ile söyleyeyim, meraklısı anlamını zaten bilir) “Gulamperest Mustafa”! Yer yerinden oynar… Çalı süpürgesi gibi ince uzun Nahide Bayan, boyu beline gelmeyen bardak kadar Vasfi Arap’ın dostu imiş…  Ayşe’nin iddiası, bu!
Havva bir kenara çekilip büzülür, ablası Ayşe’nin, Bayan’a karşı yürüttüğü savaşımı bir köşeden izler, en sonunda şirretlik kâr etmeyip de sığındıkları dam altından Nahide Bayan tarafından kovulduklarında, yardım etmedi diye, Ayşe’den bir dayak daha yerdi. Ayşe’nin, sinema sahanlığından ricatı da işgali gibi anlı şanlı olur, önce bir düziye söverek, pılı pırtısını çuvallarına doldurur, sonra habiresümsükleyerek çuvalın birini Havva’nın sırtına yükler, kendininkini omuzlamadan önce Havva’nın sırtındaki çuvala bakmadan rutin sabah dayağını atar, en sonunda çuvalının altına girip, bir eli ile de Havva’yı çekiştirerek, geldiği gibi avaz avaz bağırarak, yokuş yukarı tırmanırken, öteden Aşçı Saffet:
-Horniheeeee… diye, bunu kızdıracak bir nara atardı…
Ayşe, sağa sola cevaplar yetiştirir arada Vasfi ve “sevgililerine” söver, fırsat buldukça Havva’yı sümsüklemeyi de ihmal etmez, çarşıyı yerinden oynatarak, Köroğlu’nun dükkanına doğru ilerlerdi ki Vasfi bulana ve ara düzeltile…
Yazları, Vasfi bunları kovdu mu, kimi zaman Ayşe’nin kafası bozulur, ortadan yiter giderdi. 1973 yılında bir gün,  Ayşe’yi Goşşi köyünde gördüm… Yaz mevsimiydi ve Ayşe Lefkoşa – Lârnaka yolu üzerindeki Goşşi köyünde, sırtında pılı pırtısı, yanındaki Havva’yı sümsükleyip, bağıra çağıra Lârnaka’ya doğru ilerlemekteydi. Allah bilir Lefke’den oraya kadar kaç günde gelmişlerdi ve Lârnaka’da ne yapmaya gitmekteydiler. Havva, kafası yere sokulu, gözleri bir adım önüne sabitlenmiş, hiç konuşmadan pıtır pıtır yürümekteydi… Ayşe mi?
Bildiğiniz gibi…. Çığlığın, patırtının bini bir para, ağustos böceği gibi cır-cır öterekten, banketi eline almış, o beyaz tepelerin arasındaki killi topraklar üzerinde, yolu arşınlamaktaydı. Arabadan ne dediği duyulamazdı ama mutlaka, Vasfi’yi kışkırtan “sevgilisine” sövmekteydi… Arabada dört kişiydik, durup onları da alamazdık… Ama ne yalan söyleyeyim, yer de olsa, zaten almayacaktık… Kokularına can mı dayanır?
Bu, onları son görüşüm oldu…
1974 yazında,  Lefke’de olup olmadıkları, aklımda değil… Hekim olduktan sonra bir ara, Havva’nın sinir hastalıkları hastanesinin kronik hastalar bölümünde yattığını işittiğimi anımsıyorum. Galiba, oralarda ölmüş…
Ayşe ile Vasfi’nin akıbetlerini bilmediğimi, itiraf etmeliyim.
Zaten, kim olduklarını, Lefke’ye nereden ve niçin geldiklerini de bilmiyordum. O zamanların, paranın gürül gürül aktığı Lefke’sinde karınlarını doyurmaya gelmiş üç gariptiler sizin anlayacağınız. Haklarında bildiklerim, gördüklerimden ibaretti…
Ne de olsa, uzun tıp eğitimi yüzünden o sıralar uzun süre Lefke’den ayrı kalmıştım. Mehmet Direk, ve onun gibi kasabayı 1960’tan beri hiç terketmeyen dostlarım, eminim ki bilirler. Fırsatı bulur bulmaz, bilen birinden meselenin bütün ayrıntılarını öğreneceğime emin olabilirsiniz…
Ayşe ile Havva… Thelma ve Luisse gibi…
Vasfi’nin kurbanları, Lefke’nin gülleri idiler…

Ayşe ile Havva

Yorumlar kapalı.