Hasan Hastürer

“Aç kapını Türkiye” derken, sadece bir talep dile getirmiyorum…





Hayat pahalılığı üzerinden yürüyen tartışmalar aslında buzdağının görünen yüzü. Dün Maliye’ye dair görüşlerimi özetlerken de vurguladım. Sorun yalnızca bugün alınan bir karar, yapılan bir düzenleme değil. Sorun kronikleşmiş. Hem de yılların biriktirdiği, kemikleşmiş bir kronikleşme.

***

   KKTC maliyesi yıllardır aynı hatayı sürdürüyor.

   Ayaklar yorgana göre uzatılmıyor. Gelir neyse ona göre harcama yapılması gerekirken, biz önce harcamayı yapıyor, sonra geliri nasıl buluruz diye düşünüyoruz.

   Bütçenin giderleri garanti, gelirleri ise “ BELKİ”.

   Bunun adına bütçe politikası demek zor. Bu daha çok günü kurtarmadır.

   Enflasyonla, devalüasyon arasındaki makas açılınca bizi MALİYE HAPI YUTTU.

***

Cari giderler… Maaşlar… Devletin en temel görevi haline gelmiş durumda. Hatta öyle ki, iyi bakan tanımı bile değişmiş… Maaşları gününde ödeyen bakan iyi bakandır. Aynı tanımı hükümetler için de rahatlıkla yapabilirsiniz. Oysa mali disiplin, sadece maaş ödemekle ölçülmez. Üretimle, verimlilikle, sürdürülebilirlikle ölçülür.

***

Popülist yaklaşımlar ise bu yapıyı daha da içinden çıkılmaz hale getirdi.

   Kayıt dışı ekonomi %70’lere dayanmışsa, bu sadece ekonomik bir veri değil,  bir sistem arızasıdır. Kayıt dışının %70 olduğu bir yerde, maliyenin gelir kaybının da en az o seviyede olması şaşırtıcı değildir. Vergi tabanı dar, yük neredeyse aynı kesimin omzunda… Böyle bir yapı ayakta kalmaz. Denk bütçe de laftan öte bir arpa boyu yol alamaz.

***

Peki çare var mı? Elbette var.

Ama doğru teşhis koymadan doğru tedaviye geçemezsiniz. Diyelim ki bugün doğru adımları attık. Mali disiplin sağlandı, kayıt dışılık azaltılıyor, yapısal reformlar başladı… Yine de bu sistemin ayağa kalkması için en az 3 – 5 yıl gerekir. Bu süre kısa değil. Ve daha önemlisi, KKTC bu sürenin yükünü tek başına kaldıramaz.

***

   İşte bu noktada dönüp dolaşıp dayanacağımız kapı yine Türkiye’dir.

   Ama burada bir eziklik psikolojisine de gerek olmadığına inanıyorum. Tablo ortada. 2025 yılında KKTC’nin Türkiye’den ithalatı 2 milyar 631 milyon dolar. Türkiye’ye ihracatımız ise sadece 116 milyon dolar. Yani biz Türkiye’ye 1 dolarlık mal satıp karşılığında yaklaşık 26 dolarlık mal alıyoruz.

   Bu ne demektir? Türkiye’nin KKTC’ye yaptığı mali destek, fazlasıyla yine Türkiye ekonomisine geri dönüyor. Bu, ekonomik ilişkinin doğasında var. Ankara’nın da bunu bilmediğini, görmediğini düşünmek saflık olur.

   1974 sonrası bize TL kullanma imkânı tanındı. Bunun için teşekkür ederiz. Ancak TL kullanmanın yarattığı olumsuzlukların da Türkiye tarafından telafi edilmesi, sadece siyasi değil, ekonomik olarak da anlaşılabilir bir beklentidir. Bu bir lütuf talebi değil, bir ekonomik gerçekliğin ifadesidir.

***

Bir Kıbrıslı Türk gazeteci olarak bunları yazarken içim rahat. Çünkü samimiyim. Gerçeği söylüyorum. Keşke aynı samimiyeti hükümet edenler de Ankara’ya seslendirebilse. Gerçekleri saklayarak, makyajlayarak bir yere varamayız.

Ankara’nın bu tabloyu doğru okuduğuna inanıyorum. Çünkü ortada inkâr edilemez bir veri var. KKTC ithalatının yaklaşık %70’i Türkiye’den geliyor. Bu oran sıradan bir oran değil, bağımlılığa çok yakın tanımlamadır.

   Acı ama gerçek… Gelinen noktada, kendi yağımız kendi ciğerimizi kavurmaya yetmiyor.

Bu nedenle, alışılmış sınırların ötesinde mali destek için “aç kapını Türkiye” derken, sadece bir talep dile getirmiyorum. Aynı zamanda bir gerçeği kabul ediyorum. Ama bu kapıyı çalmadan önce, kendi içimizde de bir hesaplaşmayı yapmak zorundayız.

   Çünkü aynı hataları yaparak alınan her destek, sadece günü kurtarır. Geleceği değil.

   Ve artık bizim günü değil, geleceği kurtarmaya ihtiyacımız var.

“Aç kapını Türkiye” derken, sadece bir talep dile getirmiyorum…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.