Gökhan Güler

Pakistan’da tıkanan diplomasi: Hürmüz Boğazı ve nükleer satranç





Dünya ekonomisinin ve küresel enerji güvenliğinin şah damarı olan Hürmüz Boğazı, Mart 2026’da başlatılan ve bölgeyi bir ateş çemberine çeviren “OperationEpic Fury” sonrası, tarihin gördüğü en büyük “kilitlenme” sürecini yaşamaktadır. Bugün yalnızca sıcak çatışma ve askeri tehditlerin değil, aynı zamanda diplomatik açmazların ve ontolojik güvensizliklerin de merkezine yerleşmiş bu boğaz, uluslararası sistemin ne denli kırılgan ve çözüm üretme kapasitesinden uzak bir noktaya geldiğini çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.
Pakistan’ın başkenti İslamabad’da kurulan müzakere masası, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın şahsında; aslında sadece iki devletin değil, iki taban tabana zıt dünya vizyonunun çarpışmasına sahne oldu. 21 saat süren yorgun ve gergin maratonun sonunda, “anlaşmasızlık” ile sonuçlanan süreç, uluslararası sistemin mevcut krizleri çözme kapasitesindeki dramatik erozyonu bir kez daha tüm çıplaklığıyla teyit etti. Burada gözden kaçmaması gereken önemli bir nokta, teknik ayrıntılarda kaybolan maddeler değil; tarafların birbirine karşı duyduğu ve telafisi gün geçtikçe zorlaşan “ontolojik güvensizlik”tir.
İran tarafı, 40 günlük savaşın yıkımının tazminatını ve Lübnan’daki İsrail saldırılarının kayıtsız şartsız durdurulmasını “kırmızı çizgi” olarak masaya koyarken; Trump yönetimi ise “nükleer silah peşinde koşmama” taahhüdünü tek taraflı ve tartışmaya kapalı bir ön şart olarak dayatmıştır. Böylesi bir ortamda diplomasi, kelimeler kadar askeri güç ve tehdidin gölgesinde yürütülmektedir. ABD’nin görüşmeler sürerken Hürmüz Boğazı’na mayın temizleme gemileri göndermesi, “anlaşma yapsak da yapmasak da burayı askeri güçle açarız” mesajını açıkça vererek, diplomasiyi baskı aracı olarak kullanmanın ve askeri şantajın ne kadar belirleyici hale geldiğini gösterdi.
Bu gelişmelerin Türkiye açısından anlamını analiz etmek, sadece bölgesel enerji ve ticaret güvenliği üzerinden değil, aynı zamanda jeopolitik rekabet ve ulusal güvenlik doktrini üzerinden de yeni bir değerlendirme yapmayı gerektiriyor. Türkiye, coğrafi konumu ve sahip olduğu diplomatik miras sayesinde, her zaman bölgesel krizlerde “istikrar adası” ve “arabulucu” rolüne talip olmuştur. Ancak gelinen noktada, Emekli Büyükelçi Ümit Yardım ve bölge uzmanı Arif Keskin’in de ısrarla belirttiği gibi, İran’ın Türkiye’yi NATO üyeliği nedeniyle “tarafsız barış mekânı” olarak görmekte tereddüt etmesi, mevcut ittifak mimarisinin Ankara’nın diplomatik manevra kabiliyetini ciddi şekilde sınırlandırdığını açıkça gösteriyor.
Bugün Türkiye, bir yandan Batı’nın güvenlik şemsiyesi altında yer almanın getirdiği avantaj ve yükleri tartarken; diğer yandan kendisini gittikçe daha fazla bölgesel güçlerin ve çok kutuplu yeni ittifak arayışlarının merkezinde bulmaktadır. İşte tam da bu noktada, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin “TRÇ” (Türkiye-Rusya-Çin) ittifakı önerisi, Türkiye’nin mevcut güvenlik doktrinini yeni bir eksene oturtma konusunda ciddi biçimde tartışılması gereken bir alternatife işaret etmektedir. Burada kamuoyunun dikkatine sunmak isterim ki; Ankara, uluslararası sistemde yalnızca NATO’nun “doğu veya güney kanadı” olarak tanımlanmaya devam ederse, İslamabad’da olduğu gibi, en kritik masaların dışında kalma veya “mesaj taşıyıcı” konumuna düşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu, Türkiye’nin yalnızca Batı’nın çıkarlarına endeksli bir güvenlik anlayışı ile kendisini sınırlaması anlamına gelir ve hareket alanını fazlasıyla daraltır.
İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını ateşkes kapsamı dışında tutması ve saldırıların dozajını artırması, aslında İran’ın bölgedeki “vekil güçler” üzerindeki kontrolünü ve sabrını test etmeye dönük bir provokasyon niteliği taşımaktadır. Bu strateji, İslamabad’daki müzakere masasını daha kurulmadan sabote etmiş, Tahran’ı “taviz veren taraf” olmamak için daha katı ve uzlaşmaz bir pozisyona zorlamıştır. Hürmüz Boğazı’nın kapalı kaldığı her gün, küresel enerji fiyatlarını tırmandırmakta; navlun maliyetlerinde yaşanan %300’lük artış ve enerji arzındaki kesintiler, yalnızca bölgeyi değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar tüm sanayi merkezlerini ve tedarik zincirlerini felç etmektedir.
Bu noktada Türkiye için asıl soru, uzayan kriz ortamında nasıl bir pozisyon alınacağıdır. Bir yandan “istikrar adası” rolünü tahkim etmek ve bölgesel barış için güvenilir arabulucu olarak öne çıkmak hedeflenirken; diğer yandan, Hürmüz Boğazı ve çevresinde yaşanacak bir kaosun, Türkiye’nin kendi enerji güvenliğinden başlayarak, doğrudan milli güvenliğine yönelik zincirleme riskler yaratacağı da açıktır. Prof. Dr. İlyas Topsakal’ın Rus basınında yankı bulan “İran’ın iç istikrarı bizim için beka meselesidir” açıklaması, Ankara’nın sadece kısa vadeli enerji çıkarlarının ötesinde, uzun vadeli devlet aklı ve jeopolitik bütünlük perspektifiyle hareket etmesi gerektiğini ortaya koyuyor. İran’ın etnik ya da siyasi olarak parçalanması, yalnızca bu ülkeyi değil, Türkiye’nin sınır bölgelerini ve tüm Orta Doğu’yu ucu açık bir kaosa sürükleyecektir.
Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçte izleyeceği yol, salt dış politika tercihleriyle değil, aynı zamanda yeni bir güvenlik mimarisi ve stratejik pozisyon arayışıyla da belirlenmek durumundadır. Eğer Ankara, Batı ile ilişkilerinde olduğu gibi Doğu’daki büyük aktörlerle de karşılıklı güven ve çıkar temelinde yeni ittifaklar geliştiremezse; bölgede yaşanacak her yeni kriz, Türkiye’nin ulusal menfaatleri için daha büyük bir tehdit haline gelecektir. TRÇ ittifakı önerisi, burada, klasik müttefiklik kalıplarının ötesine geçen, Türkiye’yi Avrasya’nın yükselen güçleriyle eşit ve etkin bir aktör olarak konumlandırma iddiasını gündeme taşımaktadır. Ancak bu vizyonun riskleri ve pratik engelleri de göz ardı edilmemelidir: Rusya ve Çin ile çıkar çatışmaları, İran’la tarihsel rekabet ve Batı ile olası kopuşun ekonomik/askeri maliyeti gibi çok önemli meseleler, her stratejik tercih için dikkatle tartılmalıdır.
Sonuç olarak İslamabad’daki başarısızlık, iki haftalık kırılgan ateşkesin ardından bölgedeki “fırtına öncesi sessizliğin” sona erdiğine işaret etmektedir. JD Vance’in masayı terk ederken kullandığı “Bu bizim son ve en iyi teklifimizdi” ifadesi, diplomasinin yerini yeniden askeri operasyonlara bırakabileceği yönündeki kaygıları güçlendirmektedir. Şimdi, küresel kamuoyunun önünde kritik bir soru durmaktadır: Bölge, kalıcı ve hakkaniyetli bir diplomatik mimariye mı evrilecek, yoksa Hürmüz’ün suları yeni ve daha büyük bir çatışmanın yakıtı mı olacaktır?
Ankara için pusula, bölge ülkelerinin iç işlerine yönelik her türlü müdahaleye kararlı bir “hayır” demek ve bölgesel istikrarı korumak için Rusya ve Çin gibi aktörlerle yeni güvenlik parametreleri oluşturmak kadar, Türkiye’yi Batı’nın “uç karakolu” olmaktan çıkarıp Avrasya’nın “merkez gücü” yapmanın risk ve fırsatlarını birlikte değerlendirmekten geçmektedir. Bu yazı, karar alıcıların ve kamuoyunun dikkatine; Türkiye’nin önümüzdeki dönemde dış politikada izleyeceği yol haritasının, salt retorik değil, gerçekçi bir risk analizi ve vizyon sentezi ile şekillenmesi gerektiği uyarısıyla sunulmuştur.

Pakistan’da tıkanan diplomasi: Hürmüz Boğazı ve nükleer satranç
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.