Devlet; belirli bir toprak parçası üzerinde, egemen, belirli bir insan topluluğunun oluşturduğu varlıktır. Devletin devamlılığı ilkesi de devletin kişiliği ilkesinin bir sonucudur.
Devlet konusunda pek çok tanım var olmakla birlikte önemli tanımlardan biri üç öge kuramına dayalı tanımdır. Bu tanıma göre devlet; insan, toprak ve egemenlik ögelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir varlıktır.
Üç öge kuramı (three elements theory)
1) Bir devlette yaşayan insan topluğuna ulus denir. Ulus ile millet eş anlamlı sözcükler değillerdir. Millet sözcüğü, feodal toplum döneminde de kullanılan Arapça bir sözcüktür. Arapçada millet, aynı dinden olanların ortak adıdır. Ulus, siyasal olarak örgütlenmiş ve belli bir toprak üzerinde bir arada yaşayan, ekonomik yaşam, dil, tarih, ruhsal yapı ve kültürel özellikler yönünden ortaklık gösteren en geniş insan topluluğudur.
2) Devletin ikinci ögesi topraktır. Bu ögeye de ülke denir. Ülke, belirli insan topluğunun devamlı olarak yaşayabileceği ve egemenlik kurabileceği, belirli sınırları bulunan kara, deniz ve havanın oluşturduğu bütündür.
3) Devletin üçüncü ögesi olan yönetsel erk ögesine ise egemenlik denir. Egemenlik, en üstün yönetsel erk demektir.
Bir devletin varlığından söz edebilmek için, insan topluluğunun belirli bir ülke üzerinde en üstün yönetsel erke sahip olması gerekir. Doğal olarak bu yönetsel erkin de söz konusu toprak parçası üzerinde uzun bir süre devam etmesi gerekmektedir.
Bir devletin kurulabilmesi için bu üç ögenin üçünün de bir arada olması koşuldur. Yalnızca insan topluluğu, belirli bir toprak parçası olmaksızın devleti oluşturmaz.
Bu bağlamda üzerinde yaşayan insanlar olmaksızın bir toprak parçasının da bir devlet oluşturması olası değildir. Dahası, insan ve toprak ögeleri olsa bile, bunlar kendi başına bir devlet oluşturmazlar. Devletin oluşabilmesi için bu insanların bu toprak parçası üzerinde egemenlik kurmaları gerekmektedir.
Bu üç ögenin birleşmesiyle oluşan devlet, kendini oluşturan ögelerin dışında ve onlardan bağımsız bir varlıktır. Bu nedenle devlet, kendisini oluşturan ögelerden sadece birisine indirgenemez.
Devlet yalnızca ülke, yalnızca ulus ya da yalnızca egemenlik demek de değildir. Devlet; kendini oluşturan insanlardan ayrı tüzel varlığa sahip, bir tüzel kişi olarak kabul edilmektedir.
Üç ögenin önemi
Devleti oluşturan üç ögenin hiçbiri bir diğerine göre daha önemli değildir. Bu üç ögeden biri birincil, diğerleri ikincil değildir. İlk bakışta insan ögesinin devletin tanımında daha önemli olduğu gibi bir izlenim doğabilir. Böyle bir izlenim doğru değildir. Çünkü ülke ögesi olmaksızın insan topluluğu nicelik bakımından ne kadar büyük olursa olsun tek başına bir devleti oluşturamaz. Aynı biçimde insan ve toprak ögeleri olsa da, söz konusu insan topluluğu, söz konusu toprak parçası üzerinde egemenlik kuramamış ise yine de devletten söz edilemez.
Devletin devamlılığı (continuity of the state)
Bu açıklamalar ışığında devlet, kendisini oluşturan kişilerin dışında ayrı bir kişiliğe sahip olduğuna göre, devleti oluşturan kişilerin değişmesiyle devlet değişmemektedir. Yönetenler değişse de devlet yine aynı devlettir.
Yürütme erkinin değişmesi
Devlet içinde, yürütme erkinin değişmesi de devletin değişmesi anlamına gelmemektedir. Devrim yoluyla siyasal erkin değişmesi de devletin değişmesi anlamına gelmez. İç egemenlikteki değişmeler (internal changes of sovereignty); ne kadar büyük olursa olsun, barışçıl ya da kalkışma yoluyla gerçekleşirse gerçekleşsin devletin varlığını etkilemez. Dolayısıyla mevkiler gelip geçici, devlet ise devamlıdır.
Devletin varlığının sona ermesi
Kuşkusuz devletin devamlılığı ilkesi; devletlerin sona ermeyeceği, varlığının son bulmayacağı anlamına da gelmemektedir. Özel durumlarda devletler de sona erer.
Bir devlet, toprağının tamamını kaybederse bu devlet sona erer. Bu durumda devletin devamlılığından değil, devletin halefiyetinden (succession of state) söz etmek gerekir. Günümüz Türkçesinde halefiyet; ardıl, yerine geçme, yerine geçen anlamlarına gelmektedir.
Devlet halefiyeti, devlet toprakları üzerinde oluşan egemenlik değişikliğinin hukuki sonucunun belirlenmiş olduğu uluslararası hukuk kuralları olarak tanımlanır.
Uluslararası hukukta halefiyet, belli bir ülke üzerinde kullanılan egemenlik yetkisinin devletlerarasında el değiştirmesi yani bir ülke üzerinde uluslararası hukuktan doğan hak ve yükümlülükleri ileri sürebilme gücünün bir devletten başka bir devlete geçmesini ifade etmektedir.
Halefiyet hukuku; halef devletin, selef devletin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar ile bağlı olup olmayacağı, üye olduğu uluslararası örgütlerin üyesi sayılıp sayılmayacağı, mallarını ve borçlarını üstlenip üstlenmeyeceği ya da işlemiş olduğu can ve mala karşı yapılan eylemler nedeni ile sorumlu tutulup tutulmayacağı sorunları ile ilgilenmektedir.
Devletin devamlılığı ilkesinin sonuçları
Devletin devamlılığı ilkesinin başlıca üç temel sonucu vardır. Bunlar;
1) Uluslararası antlaşmaların devamlılığı ilkesi
Belirli bir dönemdeki yöneticilerin devlet adına yaptıkları uluslararası antlaşmalar, o yöneticiler değiştikten sonra da, uluslararası hukuk bakımından geçerli ve bağlayıcı olmaya devam ederler.
Bir geleneksel yönetici gücün yaptığı uluslararası antlaşmaları bir başka geleneksel yönetici güç tanımamazlık edemez. Bir siyasal düzeni; devrim yoluyla değiştiren yeni siyasal güç, eski siyasal gücün yaptığı antlaşmalar ile bağlı olmadığı savında bulunamaz. Çünkü bu antlaşmalar devletin tüzel kişiliği adına yapılmışlardır. Devlette, siyasal güç ya da yönetim şekli değişmiş olsa da, bir tüzel kişi olarak varlığını devam ettirdiğine göre, bu antlaşmalar devleti bağlamaya devam eder. Lozan Barış Antlaşması uluslararası antlaşmaların devamlılığı ilkesine örnek olarak gösterilebilir.
Bununla birlikte, devrimlerden sonra kurulan yeni siyasal güçler, değiştirdikleri eski siyasal gücün yaptığı uluslararası antlaşmalarla bağlı olmadıkları savını ileri sürebilirler. Buna örnek olarak;
a) 1917’deki halk devriminden sonra Sovyetler Birliği
b) 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti
daha önceki siyasal güç döneminde yapılmış antlaşmalarla bağlı olmadıklarını açıklamışlardı.
2) Hukukun devamlılığı ilkesi
Belirli bir dönemdeki yasama organının yaptığı yasalar, yürütme organının yaptığı düzenleyici işlemler ya da bireysel işlemler, o yasama organını ya da yürütme organını elinde bulunduran kişiler değiştikten sonrada varlıklarını ve geçerliliklerini korumaya devam ederler.
Bununla birlikte, önceki siyasal gücü devrim yoluyla ele geçiren yönetsel erk yeni düzende, eski siyasal güç döneminde yapılmış yasaları ve diğer işlemleri yürürlükten kaldırmadıkça, bu yasalar ve işlemler yürürlükte kalmaya ve kişileri bağlamaya devam ederler.
Gerçekten de, Osmanlı İmparatorluğu döneminde çıkarılmış birçok yasa, tüzük ve yönetmelik Türkiye Cumhuriyeti döneminde de yürürlükte kalmaya devam etmiştir.
Devrimlerde yalnızca anayasalar etkilenir. Devrim sonucu anayasa ya yürürlükten kaldırılır ya da anayasa kuralları alışılagelen bir yasa kuralı haline dönüştürülerek varlıklarını korurlar. Bu duruma devrimlerin etkisiyle anayasasızlatırma denir. Anayasa altında yapılan bütün işlemler, devrimden etkilenmeden hukuken geçerliliğini korurlar.
Yasa, tüzük ve yönetmelikler için bu durum böyle olduğu gibi, bireysel yönetsel işlemler ve özel hukuk işlemleri için de böyledir. Devrimden önce yapılmış bir antlaşma, devrimden sonra da geçerliliğini korumaya devam eder.
3) Borçların devamlılığı ilkesi
Belirli bir dönemde, devlet adına yetkili organlarca yapılan antlaşmalara dayanılarak sağlanan iç ve dış borçlar; gerek yönetsel erkin ve gerekse düzenin değişikliklerinden sonra varlıklarını sürdürmeye devam ederler.
Var olan bir düzeni devrim yoluyla değiştiren yeni düzen, önceki düzen döneminde devlet adına alınan gerek iç, gerek dış borçları hukuken tanımamazlık edemez. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti Lozan Barış Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin aldığı borçlardan kendi payına düşen kısmı ödemeyi kabul etmiş ve ödemiştir.
Biraz da tebessüm
Tarihlerden bir gün, günlerden bir sabah Çankaya köşküne bir heyet gelir. Atatürk’ün özel kalemine Atatürk’le görüşmek istediklerini söylerler.
Atatürk’ün özel kalemi, Atatürk’ün geç saatlere kadar çalıştığını ve halen uyduğunu anlatır.
Heyet, uzun yoldan geldiklerini ve Atatürk’le görüşmeden Ankara’dan ayılmayacaklarını ifade edip bekleyeceklerini bildirirler.
Atatürk saat 11.00 civarında kalkıp kahvaltısına başlayacağı sırada Atatürk’ün özel kalemi bir heyetin dışarıda ısrarla kendisi ile görüşmek istediğini arz eder.
Bunun üzerine Atatürk onların da kahvaltıya gelmelerini ve birlikte kahvaltı yapmaları emrini verir.
Heyet, Atatürk’le birlikte kahvaltıya oturduktan sonra Atatürk heyet mensuplarına; “Buyurun uşaklar sizi dinliyorum”, diyerek konuyu açmalarını ister.
Heyet başkanı, “Biz Karadeniz bölgesinde yaşayan Laz toplumunun seçilmiş temsilcileriyiz, sizinle görüşmek istememizin nedeni bölgede bir Laz devleti kurmak için sizden izin istemeye geldik” der.
Atatürk buna neden ihtiyaç duyduklarını, devletten kötü bir davranış mı gördüklerini sorar.
Atatürk, devlet kurmanın kolay olmadığını, kendisini örnek almalarını ister.
Devlet kurabilmek için bir toprak parçasının olması gerektiğini, kendisi bunu uygun görse bile Türk ulusunun bunu kabul etmeyeceğini anlatır.
Bunun dışında her devletin bir anayasası olması gerektiğini vurgular. Toplantı bu konuşmalardan sonra sona erer.
Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra, aynı heyet tekrar Çankaya köşküne çıkar. Bir önceki konuşmaya benzer konuşmalar yapılır. Atatürk’ün uyanmasını bekleyeceklerini söylerler.
Atatürk uyanır kahvaltıya otururken heyeti de çağırtır. Heyet Atatürk’ün söylediği ve her devletin olması gereken anayasası üzerinde uzun bir zamandır çalıştıklarını ve tamamladıklarını anlatır.
Atatürk bu noktada işin yalnızca anayasa ile bitmediğini, bir bayrak ve bir milli marşın da gerektiğini söyledikten sonra heyet izin isteyip huzurdan ayrılır.
Heyet, ertesi sabah aynı saatte yine köşktedir. Atatürk görüşme sırasında bayrak ve milli marşı bu kadar kısa bir sürede nasıl tamamladıklarını sorar.
Heyet başkanı, “Kolay oldu efendim. Beyaz zemin üzerine kırmızı ay yıldız yaparak bayrak işini hallettik”.
Atatürk, “Peki! Milli marşı nasıl hallettiniz?”
Heyet başkanı, “En kolayı da o oldu efendim”.
Atatürk, “Nasıl yani! Bir okuyun da ben de dinleyeyim”.
Heyet, Karadeniz’in hırçın dalgaları ve değişken ikliminin verdiği hızlı tempo ile hep bir ağızdan;
“Kork ma sön mez bu şa fak lar da, yüz en al san cak
larda yüz en al san cak,
Kâh ra man, ır kı ma, bir gül, ne bu şid det bu cel al,
ne bu şid det bu cel al…”
Atatürk İstiklal Marşı’nın bu makamda okunacağını hiç düşünmediğinden kahkahaya boğulur.
Son söz: Reform; yarın daha fazlasına sahip olmak için, bugün özveride bulunmak demektir.





Yorumlar kapalı.