Okan Veli Şafaklı

Günümüz şartlarında TL’de kalmak akla ziyan!





   Bugünlerde ekonomik açıdan herkesin zihnini kurcalayan konuların başında hiç kuşkusuz Türk Lirası (TL) kullanımıdır. 2022 TC-KKTC Ekonomik ve Mali İşbirliği Anlaşması hedefleri içerisinde TL kullanımının yaygınlaştırılması da bulunmaktadır. Durum böyle olmasına karşın ekonomik teori ve geleceğe ilişkin öngörüler dikkate alındığında; TL’de pozisyon almak doğru ve rasyonel bir yaklaşım mıdır?

   Bilindiği gibi; para mübadele, ihtiyat ve spekülatif motifleri ile bulundurulur. Gerek ihtiyat gerekse spekülatif amaçlı bulundurulacak bir para biriminin gelecekteki reel değerinin (alım gücünün) düşmemesi dikkate alınan temel kriterdir. Türk Lirası açısından düşünüldüğünde; gerek Türkiye’nin yapısal sorunları gerekse para otoritesinin faiz ve büyüme politikası TL için tehlike çanlarının çaldığını göstermektedir. Enflasyonist dönemlerde günlük hayatımızda gözlemlediğimiz gibi; KKTC gibi ekonomilerde gayri resmi dolarizasyon hakim olur. Başka bir ifade ile tüm fiyatlar ve gelirler istikrarlı para birimi üzerinden belirlenir ve anlık kur üzerinden ülkenin yasal para birimine çevrilir. Bu nedenlerdir ki; ülkemizde birçok mal ve hizmetin fiyatı başta İngiliz Sterlini olmak üzere döviz olarak belirlenmiştir. Ancak, fiyatlamayı döviz üzerinden yaparken nakit pozisyonumuzu TL’de tutmak veya TL mevduat bulundurmak ekonomik akla ne kadar uygundur? Bu soru dikkate alındığında, lafı uzatmadan doğrudan söylemekte yarar vardır. Özellikle Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesabı da açılmayan KKTC’de Kıbrıs Türklerinin TL’de pozisyon alması tartışmasız akla ziyandır. Bu durumu aşağıdaki başlıklar halinde açıklamamız mümkündür.

TL mevduatları reel olarak eriyor

   Yukarıda da bahsedildiği gibi; Türk Lirası kullanan KKTC için Türkiye Şube bankaları tarafından dahi KKM fırsatı tanınmamıştır. Buna ilaveten, Kıbrıs Türklerinin bankalardaki TL mevduatları reel olarak erimektedir. Yani faiz ile birlikte anaparanın alım gücü düşmektedir. Bu şaşırılmayacak şekilde TL’ye uygulanan nominal faizin enflasyonun oldukça altında kalmasından kaynaklanmaktadır.

KKM de işe yaramamaya başladı

   Aralık ayında yürürlüğe giren Kur Korumalı Mevduat (KKM) sisteminin etkisiyle 18 lira seviyelerinden 12 liraya kadar düşen dolar kuru hızlı yükselişle 17 lirayı aştı. 20 liranın üzerini gördükten sonra gerileyen Euro da tekrar 18 liranın üzerine çıktı. Döviz kurlarının ateşinin söndürmek ve piyasada dolarizasyonu engellemek için alınan KKM önlemine rağmen kurların altı ay sonra başladığı noktaya yaklaşması sistem üzerindeki tartışmaları doğal olarak alevlendirdi.

   Mahfi Eğilmez’e göre bunun temel nedeni Türkiye’nin dış finansman sıkıntısı altında yapısal sorunlarıdır. Eğilmez’e göre dış finansman sıkıntısının 3 temel nedeni bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla Merkez Bankası döviz rezervlerinin kısa vadeli borçların çok altında kalması; borçların ödenmemesi riskine karşı ödenen CDS priminin 739 baz puanla kabul edilebilir oran olarak belirlenen 300 baz puanın çok üzerine çıkması; ve Türkiye’nin kredi notunun yatırım yapılabilir seviyenin 3 basamak altında kalmasıdır. Bunun sonucu olarak ise doğrudan dış sermaye yatırımları gerilemiş, dış borç kullanımı zorlaşmış ve son derecede pahalı hale gelmiş bulunmaktadı.

 Siyasi açıklamalar TL’nin değer kaybetmesini tetikledi

   KKM’ye rağmen geçen hafta TL’nin hızla değer kaybetmesine en büyük etkiyi siyasilerin açıklaması yapmıştır. En yetkili ağızlardan yapılan bu açıklamalar Türkiye’nin gelecekteki faiz ve büyüme politikalarına ilişkin piyasa aktörleri üzerinde algı yaratmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 6 Haziran’daki “faizi düşürmeye devam edeceğiz” açıklaması yanında Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin hükümetin enflasyonla birlikte büyümeyi tercih ettiğini aksi takdirde faiz artışına gideceklerini söylemesi faiz ve enflasyon karşısında TL’nin gelecekte de değer kaybedeceği beklentisini yaratmıştır.

Enflasyon, faiz ve kur ilişkisi

   Teorik açıdan enflasyon, faiz ve kur arasında ilişkiyi açıklayan kavramların başında “FisherEffect” gelmektedir. Fisher denklemine göre Türkiye ile ABD arasındaki nominal faiz oranları arasındaki farklılık bu ülkelerin döviz kurlarında beklenen değişmelere ve fiyat artışlarındaki nispi farklılıklara eşit olmalıdır. Buna göre oranı yüksek olan ülkede faiz oranları da yüksek olmalı ve vadeli kur enflasyon oranı farkı kadar prim yapmalıdır. Bazı ülkelerde, yüksek enflasyon oranlarına rağmen merkez bankası piyasaya müdahale ederek döviz kurlarının yeterince yükselmesini engelleyebilir. Bu durumda ulusal para aşırı miktarda değerlenmiş olmaktadır. Böyle bir uygulamada yukarıdaki formüle göre dövizin gelecekteki olması gereken değeri, enflasyon oranları ve faiz oranları farkından daha küçük olacaktır. Bu da uluslar arası alanda oldukça akıcı bir niteliğe sahip olan kısa vadeli fonların (sıcak para) ülkeye girişlerini özendirecektir. Bu durum döviz sıkıntısı içerisinde bulunan ülkeler için geçici bir rahatlık vermiş olmasına rağmen, daha sonra bu ülkelerin kaynak dengelerini bozarak, ekonomik krizle karşı karşıya gelmelerine neden olmaktadır (Seyidoğlu, 1996: 455; https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/289511#:~:text=D%C3%B6viz%20kuru%20de%C4%9Fi%C5%9Fmelerinin%20enflasyon%20ve,risk%20priminin%20etkisi%20de%20g%C3%B6r%C3%BClmektedir.).

   Sonuç olarak; Türkiye’nin yapısal sorunlarına ilaveten mevcut faiz ve büyüme politikasında ısrar edilmesi halinde KKM hakkı da tanınmayan Kıbrıslı Türklerin TL’de pozisyon alması maalesef ekonomik akılla örtüşmemektedir.

Günümüz şartlarında TL’de kalmak akla ziyan!
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.