Güvenlik Konseyinde fiilen görev alan ve Dünya Barışını, güvenliğini adalet ölçüleri çerçevesinde koruma hususlarında karar verebilen daimi üyelerin birkaç tanesinin geçmişini, kimliğini ve bugününü yansıtan özel dosyalarına kısaca bir göz atalım. Ve eldeki verilerle söz konusu Konseyin bugünkü keyfiyetinden az da olsa haberdar olabilelim. Önce Rusya’dan başlayalım. Bu konuda yazacak ve anlatacak çok şeyler vardır. Komünist ve Bolçevik Sovyet Sosyalist (Moskof) Rusya’nın zorla, egemenliği altında tutuğu Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan Türklerinin bağımsızlıklarına kavuştukları 1991’li yıllara dek maruz kaldıkları insanlık dışı muameleler saymakla bitirilemez. Katliam, soykırım, gasp ve taciz gibi İnsanlık dışı muamelelerin faili olarak masum milletlere reva görmüş bulunan Rusya’nın, Güvenlik Konseyi değil daimi üyesi, geçici üyesi dahi olması kabul edilemez.
“Türklerin uğradığı Sürgün, Katliam ve Soykırım Sözlüğü”nü kaleme alan araştırmacı yazarlarımızdan Yrd. Doç. Dr. Selim Durukoğlu ve Sevim Salik’in konu ile ilgili tespitleri dikkat çekicidir: “Tarihte sekiz soykırım varsa, yedisine Türkler maruz kalmıştır. Soykırımın coğrafyası Balkanlardan Anadolu’ya, ayrıca Kıbrıs’tan Ortadoğu’ya; Kafkaslardan tüm Türkistan’a ve Uyguristan’a kadar genişlemekte ve yüz milyonun üzerinde bir Türk nüfusunun kaybına karşılık gelmektedir. Son iki yüz yılda nüfusu ve nüfuzu hızla eriyen tek millet Türklerdir. Bu acı ve katlanılmaz gerçeğe rağmen bu soykırımın uygulayıcısı Hıristiyan dünyası ve yerli işbirlikçileri, tarihi ters yüz etmekte, Türkleri soykırım yapan bir millet gibi dünya kamuoyuna sunmaya çalışmaktadır.”
Kafkasya’da mağduriyetler ve yeşil mayıs hatırası
Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya’nın yıllarca egemenliği altında bulunan Kafkasya Türklerinin maruz kaldığı insanlık dışı muamele ve mağduriyetler konusunda, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti eski Devlet Başkanı Pşimaho Kosok’un “Yeşil Mayıs” başlıklı (Kuzey Kafkas Cumhuriyeti’nin İstiklalini ilanı ile ilgili) 1965 tarihli yazısında, Ruslar tarafından gerçekleştirilen Kafkasya zulmüne ilişkin olarak tarihi geçmişe kısaca değinmiştir” Kızıllar, Kuzey Volga yolu ile Dağıstan sahillerine müsellah (silahlı) kuvvetler göndermeğe başladılar. Bunların hedefi muvasala(ulaşım) yollarını tutmak suretiyle Türkiye ile olan antlaşmayı engellemekti. Başlarında koyu mavi fesler vardı. Gelecek kırmızı fesliler yerine Lenin tarafından gönderilmiş İslam yardımcıları olarak kendilerini takdim ediyorlardı. Fakat Dağıstan halkı bunlara inanmıyordu ve kendileriyle mücadeleye atılıyordu.”Rusların zumluna karşı direnen Kafkas Türkleri’ne destek veren Türkiye için de yazar: “Biz hiçbir zaman aziz kardeşlerimizin yardımlarını ve Kuzey Kafkas topraklarında şehit düşen Mehmetçiklerimizin mukaddes hatıralarını unutmayacağız.”demiştir.
Kafkas Lideri, Ruslar tarafından işlenmiş iki cinayetle ilgili açıklamalarda da bulunmuştur:” Bunlardan biri,1864’de Çarlar Rusya’sının bir milyonu tecavüz eden bir kitleyi binlerce sene yaşadıkları atalar diyarından söküp harice, kardeş Türkiye’ye tehcir etmeleridir. Bunlar Adigeler(Çerkezler, Kafkasya Türkleri)dir. İkincisi tam 80 yıl sonra 1944’de Kızıl diktatörlerin yine bir milyonu tecavüz eden bir mevcudiyeti, çoluk çocuk, genç ve ihtiyarı ayni vahşi şartlarla vatanlarından alıp şimale Sibirya’daki çalışma zindanlarına, yani ölüme sevk etmiş olmalarıdır. Bunlar Çeçen-İnguşlar, Karaçaylılar ve Balkarlardır.” Demiştir.
Kavmiyetçiliği reddeden İslam Osmanlı devleti ile insanlığa mal olmuştur
“Dinde kavmiyetçilik yoktur !” prensibiyle hareket eden Osmanlı Devleti, egemenlik alanında bulundurduğu yabancı Devletlere; Rusların, İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların, ABD’lilerin ve diğerlerin başkalarına davrandığı gibi davranmamıştır. Osmanlı Devleti, Müstevli olan bu devletlerin hiç birisi ile mukayese edilemez, yan yana dahi konulamaz. Ateşin, barut veya su ile yan yana konulamaması gibi. Bizler tarih boyunca otuz kadar büyük Devlet kurmuşuz: Kayıplarımızın sebebi yabancıların anladığı (faşist ve nasyonalist) milliyetçiler gibi olmayışımızdır.1913 Balkan bozgunundan sonra, bilhassa istiklal savaşında bıçak gırtlağa dayandıktan sonra, “kel başa şemşir tarak gerek!” ya da “dinsizin hakkından imansız gelir!” ruhu ile Müstevlilere-işgalcilere iyi bir ders vermenin doğru olacağı noktasında uzlaştık ve geleceğe doğru yeni adımlar atarak yürüdük. Güvenlik Konseyine daimi üye olma fırsatını ise, bulamadık çünkü Çıkarcı ve İstilacı devletler bu kadroları çoktan ellerine geçirmişlerdi. İngiliz atasözünün vurguladığı üzere: “Birds same feathers flock together !”(Ayni kanatları taşıyan kuşlar beraber uçarlar).GK üyeleri de farklı dilleri konuşmakla beraber, ayni hedefler peşinde koştukları için, bu garip ve acayip kurumda bir arada olması sürpriz sayılmamalıdır.
ABD, Avrupa topluluğundan kaynaklanan bir ülkedir. Yerli Amerikalılar mağdur edilmiş soykırıma uğratılmıştır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Daimi beş üyesinden biri olan ABD hakkında yazılı kaynakların ortaya koyduğu hususlar ve yaptıkları eleştiriler, söz konusu devletin BMGK’de üye sıfatı ile bu kurumda aktif rol almasında sakınca görmektedir. Amerika’nın geçmişte uygulamış olduğu ve halen sürdürmekte olduğu Devletlerarası Politikalarının, BMGK’nin(kurulalı beri) temel görevleri ve kuruluş amaçlarıyla bağdaşmamakta olduğu görüşü entelektüel zümreler nezdinde ağır basmaktadır. ABD, günümüzde, nerede ise dünyanın süper gücü olarak Dünyaya tek başına yön verebilecek kuvveti haiz bir devlet konumundadır. Güvenlik Konseyi, yerine göre ABD için VETO tahtında karar üreten bir kurum olarak ta düşünülebilir. BM’i dahi sırasında basıp geçen ve kendi kararlarını uygulayan bu devletin, başka devletler nazarında kanunsuz sayılan çok sayıda eylemlere imza atmış bir emperyal devlettir.
Ekonomik yaptırımlarla devletleri hizaya getiren; Darbelerle yönetimleri değiştiren; Kendi yolunda yürümeyen liderleri Suikastlarla yok eden; Askeri müdahalelerde bulunan; onaylamadığı barış girişimlerini sekteye uğratan; devletleri bir biri ile savaşa sokan; silah üretimlerini kontrolünde bulunduran ABD’nin izlediği Dünya siyaseti, Barış siyaseti değil tam tersine, Amerikan’ın Nev’i şahsına münhasır bir siyasettir. Bunun da BMGK kurumuyla hangi ölçüde bağdaşabileceği doğrusu bilinmemektedir.
ABD’nin uluslar arası politikaları, kandırmaca eylemler ve ipnotizmalar
“Amerikan Emperyalizminin Ayırt edici Özellikleri” başlıklı yazısında Haluk Gerger: “Amerikan yetkilileri, bir ölçüde ABD öncesi Hegemon Devletlerin sorumluları gibi, ülkelerin “farklı” ve tabii “olumlu”niteliklerini vurgulamaya özen gösterirler. Ne var ki, ABD’nin “biricik özelliklerle donatılmış”, “iyiliksever, hamiyetli ve hatta fedakâr özel bir ülke olduğu”,uluslar arası ilişkilerinde asla “karşılık beklemeyen, halisane duygularla hareket ettiği” öylesine bağnaz bir misyonerlikle savunulur, muazzam propaganda makinasıyla öylesine ustalık ve süreklilikle beslenir,”bilimsel” kurumlarınca tarihsel-sosyolojik biçimde işlenir ki, sonunda herkesten önce Amerikalıların kendileri bu yanılsamaya tutsak olurlar.” demiştir. Amerikan işbirlikçileri de bu yalan propagandaların yayılmasına haliyle destek vermektedir. Yazar, ayrıca: “ABD’nin, saldırgan, kıyıcı, bencil bir emperyalist ülke olduğu ve bu açılardan kendinden önceki sömürgeci ve emperyalist devletlerden pek de farklı olmadığı kesindir. ABD’nin bu bakımdan “her yiğidin farklı yoğurt yiyişi” dışında bir özelliği yoktur. Yıkıcı gücünün ulaşmış bulunduğu zirveyse, saldırgan güdülerinin beslendiği kaynak ve dinamikler açısından, bencil kötü niyetlerinden ve sömürücü dürtüleri bakımından onu ötekilerden ayırmaz elbette !” görüşüne yer vermiştir.





Yorumlar kapalı.