Gökhan Güler

Rum toplumu jeofobiden kurtulmalı…





Kıbrıs’ta siyaset çoğu zaman yalnızca liderlerin açıklamaları, seçim dönemleri, müzakere masaları veya diplomatik krizler üzerinden okunuyor. Oysa adanın siyasal psikolojisini anlamak için daha derine bakmak gerekiyor. Rum toplumunda zaman zaman yükselen milliyetçi söylemleri de sadece seçimlerin sert diliyle, parti rekabetiyle ya da gündelik siyasal gerilimlerle açıklamak eksik kalır. Meselenin daha derininde, coğrafyanın bir imkân alanı olmaktan çok, sürekli tehdit üreten bir kader gibi algılanması vardır. İşte Prof. Dr. SoyalpTamçelik’in “jeofobi” kavramı tam da bu noktada önem kazanır.
Jeofobi, en yalın hâliyle, coğrafyanın korku üretmesidir. Ancak bu korku yalnızca fiziki mekâna ilişkin basit bir endişe değildir. Tamçelik’in kullandığı anlamıyla jeofobi; tarih, kimlik, kültür, din, hafıza, travma, güvenlik algısı ve “öteki” imgesiyle birleşen davranışsal bir siyasal reflekstir. Yani bir toplum, içinde yaşadığı coğrafyayı sürekli kuşatılma, tehdit edilme, yok sayılma veya varoluşsal baskı altında kalma duygusuyla okuduğunda, dış politikası da iç siyaseti de bu korku üzerinden şekillenmeye başlar.
Rum toplumunda jeofobinin beslendiği belli başlı alanlar vardır. Bunların başında Türkiye algısı, 1974 travması, adanın bölünmüşlüğü, Kıbrıs Türkleriyle ortak gelecek kurma konusundaki güvensizlik ve Doğu Akdeniz’deki enerji-jeopolitik rekabet gelmektedir. Elbette hiçbir toplumun tarihsel korkuları küçümsenemez. Rum toplumunun da acıları, kayıpları, göç hafızası ve güvenlik endişeleri vardır. Bunları yok saymak meseleyi anlamamak olur. Ancak sorun, korkunun güvenlik bilincini aşarak siyasal kimliğin merkezine yerleşmesidir.
Bu noktada Ortodoks Kilisesi’nin rolü ayrıca önemlidir. Güney Kıbrıs’ta Kilise yalnızca dinî bir kurum değildir; tarihsel hafızanın, ulusal kimliğin ve toplumsal yönlendirmenin güçlü aktörlerinden biridir. Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi, tarih boyunca siyasal meselelerde etkili olmuş; zaman zaman milliyetçi söylemlerin meşrulaşmasında, “biz” ve “öteki” ayrımının güçlenmesinde rol oynamıştır. Benzer durum Yunanistan için de geçerlidir. Yunan Ortodoks Kilisesi, modern Yunan kimliğinin oluşumunda ve Türkiye algısının tarihsel-kültürel kodlarla beslenmesinde etkili bir aktör olmuştur. Dolayısıyla jeofobi yalnızca güvenlik kurumlarının veya siyasal partilerin ürettiği bir psikoloji değildir; dinî kurumlar, tarih anlatıları ve ulusal kimlik söylemleri de bu korku iklimini zaman zaman besleyebilmektedir.
Rum/Yunan siyasal geleneğinde tarihsel referansların da önemli bir yeri vardır. Bu bağlamda zaman zaman Perikles’e atfedilen stratejik sabır anlayışı da hatırlanmalıdır. Perikles, Antik Yunan dünyasında Atina şehir devletinin en önemli siyasal figürlerinden biri olarak, doğrudan çatışma yerine zamanlama, dayanıklılık, ittifaklar ve dolaylı baskı unsurlarını öne çıkaran bir siyasal aklın sembol isimlerinden biri olarak görülür. Periklesçi strateji, en genel anlamıyla rakibin siyasal veya askerî bakımdan zorlandığı anı bekleme, doğrudan sıcak çatışmaya girmeden onu yıpratma, dış destekleri devreye sokma ve dolaylı yollarla sonuç alma mantığına dayanır. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz bağlamında Rum/Yunan siyasetinin bazı dönemlerde Türkiye’yi doğrudan askerî karşılaşmadan çok AB, BM, ABD, Fransa, İsrail, Mısır ve bölgesel platformlar üzerinden sınırlandırmaya çalışması, bu stratejik kültürün modern bir yansıması olarak okunabilir. Ancak bu tür dolaylı çevreleme politikaları, Rum toplumunun güvenlik ihtiyacını karşılıyor gibi görünse de jeofobiyi de besleyebilir; çünkü karşı tarafı sürekli kuşatılması, sınırlandırılması ve dengelenmesi gereken kalıcı bir tehdit olarak kodlar.
Jeofobiden kurtulmanın ilk şartı, güvenlik bilinci ile korku siyaseti arasındaki farkı ayırt etmektir. Güvenlik bilinci gerçek riskleri ölçer, seçenekleri tartar, müzakere eder, denge kurar ve gerektiğinde uzlaşma alanı açar. Korku siyaseti ise her gelişmeyi varoluşsal tehdit olarak kodlar. Bir tarafın attığı her adım, diğer tarafın gözünde “son hamle”, “nihai saldırı” veya “geri dönülmez tehdit” gibi görülmeye başlar. Bu durumda siyaset çözüm üretme sanatı olmaktan çıkar, toplumu sürekli alarm hâlinde tutan bir psikolojik yönetim biçimine dönüşür.
Rum toplumunun jeofobiden çıkması için ikinci önemli şart, Türkiye ile Kıbrıs Türk toplumunu aynı kategoriye hapsetmemektir. Rum kamuoyunda zaman zaman Türkiye’ye yönelik stratejik kaygılar ile Kıbrıs Türklerine yönelik siyasal mesafe birbirine karışmaktadır. Bu karışım, barış ihtimalini zehirleyen en önemli unsurlardan biridir. Kıbrıs Türklerini yalnızca Türkiye’nin uzantısı olarak görmek, Rum toplumunun kendi korkusunu yeniden üretmesine yol açar. Çünkü bu bakış, adadaki diğer toplumu meşru muhatap olmaktan çıkarıp güvenlik tehdidinin parçası hâline getirir.
Üçüncü şart, eğitim, medya ve kilise dilinin değişmesidir. Toplumlar yalnızca yaşadıkları olaylarla değil, o olayların nasıl anlatıldığıyla da şekillenir. Eğer tarih sürekli kayıp, mağduriyet, korku ve tehdit diliyle anlatılırsa, gelecek fikri zayıflar. Rum gençlerine yalnızca “kaybedilmiş topraklar”, “işgal”, “tehdit” ve “ulusal dava” anlatılırsa; ortak yaşam, karşılıklı güven, siyasal eşitlik ve uzlaşma fikri doğal olarak geri plana düşer. Aynı şekilde kilise vaazları, anma törenleri ve dinî semboller de barışı destekleyen bir dile kavuşmadıkça jeofobi zayıflamaz. Din, korkuyu büyüten değil, toplumsal iyileşmeyi destekleyen bir alan hâline gelmelidir.
Dördüncü şart, Doğu Akdeniz’i sıfır toplamlı bir rekabet alanı olarak görmekten vazgeçmektir. Enerji kaynakları, deniz yetki alanları, limanlar, üsler, bölgesel ortaklıklar ve jeopolitik ittifaklar Rum toplumu için fırsat olarak görülebilir. Fakat bu fırsatlar sürekli Türkiye’yi dışlama, çevreleme ve yalnızlaştırma mantığıyla kurgulanırsa, jeofobi daha da derinleşir. Çünkü dışlama stratejisi, karşı tarafta da kuşatılma hissi üretir.
Beşinci şart, siyasal liderliğin korkudan oy devşirmeyi bırakmasıdır. Milliyetçi söylem çoğu zaman kısa vadede kazandırır. Topluma “tehlike büyük”, “düşman kapıda”, “taviz ihanettir” demek kolaydır. Fakat bu dil uzun vadede toplumu çözümsüzlüğe mahkûm eder. Gerçek liderlik, kendi toplumuna yalnızca duymak istediği sözleri söylemek değildir. Bazen karşı tarafın da korkuları olduğunu, mutlak güvenliğin mümkün olmadığını, kalıcı barışın ancak karşılıklı meşruiyetle kurulabileceğini anlatabilmektir.
Altıncı şart, temasın artırılmasıdır. İnsan tanımadığı toplumdan daha kolay korkar. Geçiş kapılarından geçen, birlikte çalışan, ticaret yapan, aynı şehirlerin hafızasını paylaşan, ortak projelerde buluşan insanlar arttıkça soyut düşman imgeleri zayıflar. Jeofobi harita üzerinde büyür; yüz yüze temasla küçülür. Çünkü harita korkuyu büyütür, insan ilişkisi ise korkuyu somutlaştırır ve yönetilebilir hâle getirir.
Rum toplumunun jeofobiden kurtulması, korkularını unutması anlamına gelmez. Aksine, o korkuları daha olgun, daha gerçekçi ve daha insani bir siyasal akılla yönetmesi anlamına gelir. Coğrafya kader değildir. Kıbrıs yalnızca çatışmanın, bölünmenin ve karşılıklı güvensizliğin mekânı olmak zorunda değildir. Aynı coğrafya, eğer doğru okunursa, ortak yaşamın, ekonomik karşılıklılığın, kültürel temasın ve siyasal uzlaşmanın da zemini olabilir.
Bugün Rum toplumunun önünde iki yol vardır: Ya coğrafyayı sürekli tehdit üreten bir hapishane olarak görmeye devam edecek ya da aynı coğrafyayı ortak geleceğin kurulabileceği bir alan olarak yeniden düşünecektir. Jeofobiden kurtulmanın özü de budur: Korkuyu inkâr etmek değil, korkunun toplumu yönetmesine izin vermemek. Kıbrıs’ın geleceği biraz da bu cesarete bağlıdır.

Rum toplumu jeofobiden kurtulmalı…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.