1980’lerin Yeni Düzen koleksiyonlarına bakabilenler, daha o yıllarda dildeki yozlaşmaya “taktığımı” göreceklerdir. O zamanlar, “Dünyada sol ortak bir dilden, sağ ise kendi etnik dilinden yanadır! Bizdeyse tam tersi… Bu nasıl sol olmaktır?” diye yazdığım, aklımdadır. Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı döneminde üst sınıfın konuştuğu ve yazdığı dilin, halk tarafından anlaşılamamasını ortadan kaldırmak üzere, Ömer Seyfeddin’in başlattığı dilde sadeleştirme akımına taraftardı. Ama, “kraldan fazla kralcılar” bu defa bir başka “anlaşılmaz üst sınıf dili” ortaya çıkardılar! Çünkü onların derdi, kendi ayrıcalıklarının devam etmesiydi… Öyle olamadıysa, böyle olsun…
Türkçe’yi yüz sene içinde, 93 bin kelimeden, 27 bin kelimeye indirip, anasını ağlattılar. Meselâ İngilizce, 700 bin kelimedir! Bu önemlidir çünkü, insanın kendi anadilinde düşündüğü, tartışılamayacak bir gerçektir. Dili fakir olanın, düşünce dünyası da fakir olur…
Türkçe’ye bu fenalığı yapanların piri de ayıptır söylemesi ama Agop Dilaçar’dır! Bir Ermeni… Ben bir Ermeni düşmanı değilim! Tam tersi… Ancak, bir dili geliştirmek, anadili o dil olmayan bir insana ihale edilirse, sonucun böyle olmamasına şaşmak gerekirdi aslında… Bir başka büyük “dilci” de Şemsettin Sami’dir, o da Arnavut! Türkçe de bu arada 93 bin kelimeden, indi oldu 27 bin kelime… Dantellerimiz 3 yüz “sözcük” ile idare ediyorlar, onlara bakmayın…
Bir dili, ninnilerden, dualardan, türkülerden, nenenizden, dedenizden öğrenmekle, okuldan öğrenmek arasında, çok ciddi farklar vardır! İlkinde, tarihin içinde süzülüp gelen nüansları, ayrıntıları da öğrenirsiniz, tarihten kalma kelime haznesini de dağarcığınıza aktarırsınız! Örneğin bizde de Azerbaycan’da da bayrak, “asılır”, Anadolu’da “dikilir”… Ortak tarihin sırlarıdır bunlar… İkincisinde, o dilin güncel kapsamı içindesinizdir! Dilin Tarihinden kopuksunuzdur… Ne kadar iyi öğrendiğinizi sanırsanız sanınız! Bir de üstelik o dili geliştirmek sizin elinize kalırsa, 93 bin kelime, 27 bine iner… Sonra da gider Azerbaycan’da “bu ne biçim Türkçe?” der, Türkmenistan’da ne konuşulduğunu anlayamaz, Kazan’da tercüman ararsınız… Ben hiç birinde aramadım, Allaha şükür… Hem her söylediğim anlaşıldı, hem de her söyleneni anladım…
Görsel medyanın da etkisi ile son zamanlarda vakti zamanında Türk Dil Kurumunun yaptığı binlerce yanlıştan biri, giderek yarı aydınların ağzında, “galat-ı meşhur” olmaya başladı! Yarı aydın, çünkü kendi dilini bile bilmeyen heriften, entelektüel olmaz! Yanlış şu: Türkçe’den ince sesler çıkarılarak, dil takır tukur bir bozkır ağzına çevriliyor! Çünkü, TDK seslerin üzerindeki şapka işaretini kaldırdı! O zamanki tartışmada, “Türkler, Türkçe bilir… Kar diyeceği yeri de bilir, kâr diyeceği yeri de…” dedikleri aklımdadır. Oysa meydana çıktı ki meğer Türkler, Türkçe bilmezlermiş! Çünkü özür dilerim ama %30’u muhacir, %20’si de Kürt! Gerisini kurcalamayayım… Mektepte duyduğunu beller…
İlk okullarda çocuklarımıza, “dükkân” demek öğretilmiyor, “dukyan” diyor çocuklar, farkında mısınız? Ve öyle de yazıyorlar… Çünkü yarım aydınlar, çocuklara “Türkçe konuşulduğu gibi yazılır” diyorlar…
Türkçe’de ince ses, yok mudur?
Yoksa, neden Göktürk alfabesinde iki ayrı L harfi var? Biri L harfinin ters yazılmasıdır, öteki de Y diye yazılır! “Hala” diyecekseniz, tersine L yazarsınız, “halâ” diyecekseniz, Y ile… İnanmayan Tonyokuk yazıtına baksın… Bilgisayar ihvanları, nette bulabilir…
Bitmedi!
Osmanlı alfabesinde de iki L harfi var! “ ﻞ ve ﻠ “ Araya elif koyarsan, yumuşak okunur, başka ses gelirse, kalın! K sesi de öyledir… “Kaf” yazarsan kalın okunur, “kef” yazarsan, ince! Q gibi… Kar diyeceksen kaf ile yazarsın, Kâr diyeceksen kef ile…
İlle de “eski yazıya dönmeliyiz” diyenleri, haklı çıkaracak echel-İ cühelâ…
Hunlar’dan başlarsak, üç bin yıldır konuşulan bir dili, yüz yılda sakatladılar… Sorarsanız bir de üstünden ulusçudurlar…
Nazım Beratlı
Diğer Yazıları
Köşe Yazarı





Yorumlar kapalı.