Dr.Ziya Öztürkler

Önce kültür bizi var ediyor, sonra biz kültürü var ediyoruz!





Doğduğumuz, içinde yaşadığımız kültürü gözleyerek, insanları dinleyerek, konuşarak öğreniyoruz.
Tarihtir, sanattır, kültürdür insanı bir ülkeye ait hissettiren; şehre, mekâna…
Misal, her yerinde yaşanmışlık, ortak hayatlar olan, geçmişi içinde barındıran ülkemin şehri, adını hak eden güzelliğe sahip yurdum Güzelyurt’ta kendinizi güvende, evinizde hissedersiniz. Sizindir orası… Siz oraya aitsinizdir, ora da size…
Mola verdiğiniz tarihi sokaklarında hasır sandalyeli, Lefkara işi örtülü masanızda kahvenizi içerken dükkânlardan yılların esnafının yaptığı koyu, samimi sohbetler gelir kulağınıza, evlerde annelerin pişirdiği nohutlu çöreğin mis gibi kokusunu duyarsınız. Geleneksel yapısı ile Osmanlı Hanı’nda ‘acaba şimdiye kadar kimler kaldı, kimler konakladı?’ diye düşünürken, manavda dizi dizi koyulmuş parlak, leziz portakallar çarpar gözünüze… İnsanların bağlarını birbirine tutturan, hafızası olan bir şehri, bir mekânı anlayarak, içinize çekerek, büyülenerek anı yaşarsınız…
Her şehrin kültürü, içinde bulunduğu çağdan ve toplumdan doğmuştur. Her şehir bir öznedir ve çok yönlüdür. Bunun yanında mekânın niteliği, içinde yaşayan bireylerin ve toplumun niteliğini, kimliğini, yaşama biçimini ve kültürünü belirler. Yaşadığımız yer ister köy, ister kasaba ister şehir olsun, insan yaşadığı yere benziyor. Kişi yaşamak için bir mekân seçerek orayı kendisine göre şekillendirirken, mekân da aynı şekilde konakçısını kendi varlığına göre biçimlemeye başlıyor. Peki, mekân mı kültürü oluşturur yoksa kültür mü mekânı oluşturuyor? Sanırım bunun belki de net ve tek taraflı bir cevabı bulunmamakta. Mekân ve yaşam, birbirlerinden ayrılmaz bir bütünlük içinde var oluyor.
İnsan ihtiyaçları doğrultusunda inşa edilen, insan için yapılan pek çok şeyin kültürü oluşturduğunu görürüz.  Örneğin; ihtiyaç sebebi ile şehir meydanına konulan bir çeşme, bir süre sonra işlevselliğinin üzerine eklenen anlam katmanlarıyla birlikte bir mekâna, kültürel bir değere dönüşür. Dönemsel yapısal özellikleri ile zamanla sanat değeri alır, kafeler o çeşme etrafında toplanır, orası artık bir meydan bir sosyalleşme mekânına dönüşmüştür ve o kültürün ayrılmaz bir parçası haline gelir.
Ancak, gün geçtikçe artmaya devam eden nüfus, hükümetlerin kültürel değerlere karşı olan yaklaşımları, ekonomik koşullar gibi pek çok nedenle, şehirler her geçen gün değişmekte, ona ait değerler sürekli olarak tehlike altına girmektedir. Konutların, sokakların, çarşıların tek tipleşmesi, kültürel değerlerin sarsılmasına ve kültürel çeşitliliğin azalmasına sebep olmaktadır. Üstelik doğa düşünülmeden inşa edilen şehirler sonucunda doğal alanlar azalmakta ve doğada bulunan canlılarla birlikte bölgede yaşayan insanların yaşam alanları da gün geçtikçe daralmaktadır. Fiziksel ve kişisel alanları daralan bireylerin yaşadıkları çevrede, onları kültürel olarak besleyebilecek alanlar da ortadan kalktığında, bu bireylerin oluşturduğu toplumların da tek tip ve mekanik bir topluma dönüşme riski ortaya çıkmaktadır.
Bir ülkenin temelidir kültür. Bizim ülkemizin de…
Bizler, içinde yaşadığımız kültürü şimdiye kadar koruduk, kolladık ve kuşaktan kuşağa aktardık; şimdiden sonra da bu hep böyle olacak…

 

Önce kültür bizi var ediyor, sonra biz kültürü var ediyoruz!
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.