Osman Güvenir

Ateş yakmak izne tabi oldu





Geçmiş yangınları maalesef, beğensek de beğenmesek de artık izne tabi oldu. İzinsiz ateş yakanları polisin yakalaması halinde bir cezaya çarptırılacakları bilinmelidir.
   Sorumsuzca ateş yakanlar ve küllerini söndürmeden piknik alanlarında bırakan insanlar düşünmelidirler, ormanlara ve yeşile epeyce zarar verdiklerini veya verebileceklerini. Bir ülkenin zenginliğidir ormanlar ve yeşiller. Özellikle ormanlar vasıtasıyla soluduğumuz temiz havayı da unutmamak lazım.
   Geçen günlerde üç genç sahilde carettaları izlemek için izinsiz ateş yakınca, Çevre Dairesi kendilerine cezayı kesti. Bu gençlerin doğaya tutkunluğu mu, yoksa carettalara olan merakları mı ne, onları sabahın üçünde carettaların yuvalarını izlemeye yöneltti. Carettalar ışığı görünce, ışığa yöneliyorlar ya, o nedenle de o gençler carettaların yuvaları üzerinde ateş yakmışlar.
   Carettalarla ilgilenen dernek hemen harekete geçmiş ve polisi devreye sokmuş. Dolayısı ile o gençler para cezası almışlar.
   Pek ilgim olmadığından, herhalde carettaların hayata tutunma dönemleri vardır diye düşünüyorum. O nedenle dernek devreye girmiştir herhalde. Her ne ise, sonunda bu gençler izinsiz ateş yaktıkları için cezaya çarptırılmışlar.
   Bugüne kadar gördüğüm ve içimi acıtan iki yangına şahit olmuşumdur.
   Birincisi, rahmetli Necati Özkan’ın tütün ambarlarında çıkan yangın, öteki de 1990’larda Girne dağlarında çıkan büyük yangın. Her iki yangını da unutmak mümkün değil. 
   İnsan öyle yangınlarda görüyor ve hissediyor çaresizliğin ne olduğunu. Orada gözünüzün önünde alevlerin dil verdiği ve ormanların cayır cayır yandığını görürsünüz ama bir şey yapamazsınız.
   O yangın nasıl bir yangındı anlamak mümkün değil. Kimisi sabotaj dedi, kimisi de ihmal dedi. Yangın başlamaya görsün, alır başını gider.
   İşte o Girne yangını öyle bir yangındı. Batıdan doğuya kadar uzanan ve sönmek bilmeyen bir yangın…
   O günü çok iyi hatırlıyorum. Lefkoşa’dan bariz bir şekilde görülen, imkanların imkansızlaştığı bir ortamda yaşandı yangın furyası. Hani deriz ya, doğayla baş etmek zordur diye. O gün de doğanın hırçınlığı hakimdi maalesef. Bir deli rüzgar çarpık çarpık sağa sola esti esti durdu ve yangın, batıdan doğuya kadar sürdü gitti, sönünceye kadar.
   O yangında ne Türkiye’den gelen yangın uçakları, ne üslerden gelen yangın söndürücüler, ne de Rumlardan gelen yardımlar baş edebildi yangınla.
   Yangın sonrası manzara hazindi. O güzelim yemyeşil Girne dağlarının yerinde yangının külleri savruluyordu.
   Akla gelenlerden sadece piknik sonrası veya sabotaj değildi. Etrafa atılan sigara izmaritleri, ormandaki kırık cam parçaları da akla geldi. Soruşturmalar ne kadar derinlikli olursa olsun, o ormanları yeniden yaratmak, çeyrek asır ister.
   Nitekim yangın sonrasında yanan ağaç keresteleri için Türkiye’den Ormancılar geldi ve o yanmış ağaç gövdelerini biçimlendirerek yakacak haline getirdi. Sonra da vapurlara yükleyip aldı götürdü ormancılar.
   Bu yıl öyle bir şey yaşar mıyız bilemem. Lakin her an, her saniye birşeyler olabilir, şayet sorumsuzca hareket edersek.
   Siz de biliyorsunuz…
   Kırık cam parçaları, güneşin keskin ışınları  mercek haline dönüşür ve yangına sebebiyet verebilir. Yani diyeceğim şudur.
   Piknik yerlerinde cam parçalarını sorumsuzca bırakmak da bir suçtur.
   Bizim etimiz ne, budumuz ne deriz de, her ülke kendi boyunca felaket yaşar.
   Özellikle Türkiye’nin turistik yerlerinde çıkan yangınlar, epeyce Türkiye’nin başına bela olmuştur.
   Demek artık bizim de bir yangın uçağına ihtiyacımız vardır. Bizdeki mesafeler ne kadar kısa olursa olsun, yine de yangın yangındır.
   Bir de asırlık zeytin ve harnup ağaçları vardır. Bir sürü sorumsuz insan baltasını kaptığı gibi o asırlık ağaçları yakmak için devirirler, sonra parçalayıp traktörlerinin arkasındaki römorka yükleyip evlerine götürürler.  Özellikle kırsal yörede.
   Harnup ve zeytin ağaçlarına bile koçan çıkarmıştı İngiliz. Yani o kadar kıymetli ağaçlardır onlar.
   Yapılan uyarılar hiç fayda etmedi şimdiye kadar. Şayet böyle birisini görürseniz, polise haber veriniz desek de, kim duyar sizin sesinizi?
   Bu işleri yapanlar mutlaka kırsal yöre insanlarıdır, yukarıda belirttiğim gibi. Ağaç kesecekleri zamanı iyi kollarlar ki, etraftan el ayak çekilsin ki yakalanmasınlar.
   Bir tiyatro eseri vardı, “Ağaçlar ayakta ölür” diye.
   Ne kadar doğru bir söz. İnsanoğlu ve koşabilen hayvanlar yangından kaçarlar da, koşamayan ağaçlar ve yavaş hareket eden canlılar cayır cayır yanıp kül olurlar.
   Boşuna söylememişler…
   “Ağaçlar ayakta ölür” sözünü.  Ne kadar dramatik ve acı verici bir söz.
   Velhasıl polisler artık ateş yakmanın izne tabi olduğunu söyledi ya…  Yine de dikkat edeceğiz kaç kişi bu talimata uyacak.

Ateş yakmak izne tabi oldu
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.