46 yıl önce bugün, Cenevre’de günler boyu yürütülen barış görüşmelerinde, Türk tarafının tüm uzlaşmacı yaklaşımlarını geriye çeviren Rum – Yunan tarafı, Türkiye’yi Barış Harekâtı’nın ikinci bölümünü gerçekleştirmek zorunda bırakmıştı…
Tıpkı görüşmelerin kapanan perdesi Crans Montana zirvesinde olduğu gibi Türk tarafı “kalıcı barış” adına dudak uçuklatan ödünleri göze aldığı halde, o hastalıklı “ohi” sözcüğünden başka bir tepki gelmemişti Rum – Yunan tarafından…
Tek istedikleri, 20 Temmuz 1974 harekâtıyla Kıbrıs’a çıkan Türk askerinin adayı derhal terk etmesi ve 20 Temmuz öncesi koşullara dönülmesiydi… Oysa yarattıkları o son derece kritik ve tehlikeli ortamda olasılığı var mıydı böylesi bir isteğin gerçekleşmesinin?.. Oku yayından fırlamaya zorlamışlardı bir kez…
***
Zamanın Dışişleri Bakanı Turan Güneş başkanlığındaki Türkiye heyetinin Kıbrıslı Türklerin adada birbirlerinden kopuk durumda kantonlarda yaşamasına olanak tanınmasına ilişkin önerisi bile reddedilmişti… Gelin de şaşırmayın!.. Kantonal sistem!..
Kıbrıslı Türklerin Lideri Rauf Denktaş anılarında o anlara dair der ki; “Kantonal sistem kartı masaya sürüldüğünde yüreğim ağzıma gelmişti. Ya kabul ederse karşı taraf bunu diye… Tekrar eski durumlara ve felaketlere sürüklenecektik, sonumuz da çok yakın olacaktı …”
Ama Türkiye’nin bu siyasal çözüm önerisini bile o günlerin koşullarında reddetmişti Rum – Yunan tarafı… Hayret!.. İlle de Türk kuvvetleri son askerine dek çekilmeliydi Kıbrıs’tan onlara göre!..
Ve tabii ki Kıbrıs’ta da boş durmuyorlardı o sıralarda… Girne – Lefkoşa üçgeninde sıkışmış durumda olan Türk askeri birliklerinin çevresinde sürekli yığınak yapmakta ve akılları sıra bu birlikleri denize dökmenin hayaliyle avunmaktaydılar…
***
Bundan daha da kötüsü vardı… “Savaş suçları” bağlamında çok ağır cürümleri de ada genelinde pervasızca ve hunharca sergilemekteydiler… Rum – Yunan cellat timleri, savunmasız yüzlerce Türkü toplayıp onlara işkence yapmakta, kadınların ırzına geçmekte ve toplu infazlar yapmaktaydılar… Açıldıklarında dünyayı da dehşete düşüren toplu mezarlar birbirine eklenmekteydi…
İşte o utançla örülmüş unutulmaz zaman dilimi içinde Kıbrıslı Türklere neler yapıldığını Güney’deki “Politis” gazetesi “Cezalandırılmayan Cinayetler” başlığı altında 2018 yılının Temmuz ayında tefrika etmişti… “Politis”in o belgesel ifşaatları bile en ağır insanlık suçlarını işleyenleri mahkûm etmeye yeterdi… Ama tüm ifşaatlar “Politis”in sayfalarında kaldı, Kıbrıs tarihinin utanç sayfaları olarak…
“Politis”in o yazı dizisinde özellikle vurgulanan üç dehşet verici gerçek var ki, onları burada anımsatmadan geçemeyeceğim… O gerçeklerden biri toplu kıyımları yapmakta olanların üçte birinin Rum Yönetiminde polis ve asker olmasıdır… İkincisi Türklere karşı bu suçları neden işledikleri kendilerine sorulduğunda “aldığımız emrin gereklerini yapıyoruz” demeleridir… Ve tabii ki üçüncü acı gerçek ise suçlar ve suçların failleri hem kanıtları ve hem de tanıklarıyla sabitlendiği halde, hiç kimsenin yargıda hesaba çekilmemiş olmasıdır…
Tarihin bu dehşetengiz mizansenini Kıbrıs’ta yaratan üst akıl, işte Cenevre’deki görüşmelerde de uzlaşmazlığın daniskasına imza atmaktaydı…
***
1974’de, 13 Ağustos gecesinin ilerleyen saatlerinde artık uzlaşma umutları tümüyle yok olunca, Cenevre’den o çok ünlü şifreli mesaj gitti Ankara’ya: “Ayşe tatile çıkabilir…”
Ve 14 Ağustos’un şafağında Kıbrıs’ta iki etnik ve coğrafi bölgenin oluşmasını sağlayacak olan Türk askeri operasyonu başladı…
Bugün oldu, kendi işlerindeki kanaat önderlerinin de uyarıcı vurgularına karşın, Rum – Yunan tarafı uzlaşıcı bir tavrı hâlâ içselleştiremiyor… Mitolojik bir havada bildiklerini okumakta inat edenleri, tarihin ibret yüklü sayfaları zerrece ilgilendirmiyor, çok yazık…
Ahmet Tolgay
Diğer Yazıları
Köşe Yazarı





Yorumlar kapalı.