Gökhan Güler

Dijital çağda medya, özgürlük ve hukuki sorumluluk  





Yıllar içerisinde medya, demokrasi, hukuk ve toplumsal sorumluluk üzerine pek çok köşe yazısı kaleme almış biri olarak, bu yazıyı dijital çağda özgürlük ile hukuki sorumluluk arasındaki hassas dengeye dikkat çekmek amacıyla yazıyorum…
Geleneksel medyadan dijital medyaya doğru hızlı bir geçişin yaşandığı bu dönemde, medya tarihinin en köklü dönüşümlerinden birine tanıklık etmekteyiz. Gazete, televizyon ve radyo gibi klasik medya araçları ile internet haber siteleri ve sosyal medya platformları artık birbirinden kopuk alanlar değil, aynı iletişim ekosisteminin parçalarıdır. Dijital devrim, haberin üretilme, yayılma ve algılanma biçimini köklü şekilde değiştirmiş; kâğıt baskılı gazeteler giderek daha zor bir rekabet ortamına girerken, dijital haber siteleri ve sosyal medya platformları kamuoyunun oluşumunda merkezi bir rol üstlenmiştir.
Ancak bu dönüşüm yalnızca teknolojik değildir; aynı zamanda hukuki, etik ve toplumsal bir dönüşümdür. Bu nedenle mesele sadece sosyal medya değildir. Gerek geleneksel medyamızda gerekse internet haber sitelerinde ve sosyal medya platformlarında aynı temel hukuk ve etik ilkelerin geçerli olup olmayacağı meselesidir. Gazete, televizyon, internet haber sitesi veya sosyal medya hesabı fark etmeksizin; haber verme özgürlüğü, kamu yararı, doğruluk, kişilik haklarına saygı, masumiyet karinesi ve özel hayatın korunması birlikte değerlendirilmelidir.
Geleneksel medyada hukuken ve etik olarak sorunlu görülen bir yayın, internet ortamında yapıldığında meşru hâle gelmez. Aynı şekilde internet haber sitesinde veya sosyal medyada yapılan bir paylaşım da “dijital alan” gerekçesiyle sorumluluktan muaf tutulamaz. Gerçek hayatta suç olan bir fiil, internet ortamında işlendiğinde suç olmaktan çıkmamalıdır. Bir kişiye yüz yüze hakaret etmek suçsa, bunu sahte sosyal medya hesabıyla yapmak da suç olmalıdır. Bir kuruma sahte belgeyle zarar vermek gerçek hayatta suçsa, bunu internet haber sitesi veya sosyal medya üzerinden yapmak da cezasız kalmamalıdır.
Bugün dijital alan kötü niyetli kullanıldığında; hakaretin, tehdidin, şantajın, özel hayatın ihlalinin, sahte belge üretiminin, ticari itibar saldırılarının, dolandırıcılığın, dezenformasyonun ve dijital linç kampanyalarının zemini hâline gelebilmektedir. Bu nedenle tartışılması gereken mesele, sosyal medyayı veya internet haber sitelerini susturmak değildir. Asıl mesele, özgürlüğün suç işleme serbestisine dönüştürülmemesidir.
Dünyadaki birçok ülke bu gerçeği görmüş ve mevzuatını dijital çağa göre güncellemiştir. Avrupa Birliği, Dijital Hizmetler Yasası ile büyük çevrim içi platformlara yasa dışı içerikle mücadele, şeffaflık, kullanıcı güvenliği, algoritmik risklerin azaltılması ve demokratik süreçleri etkileyebilecek sistemik riskleri yönetme yükümlülüğü getirmiştir. Almanya’da NetzDG düzenlemesi kapsamında, hukuka aykırı içeriklerin sistematik biçimde kaldırılmaması hâlinde platformlara 50 milyon avroya kadar para cezası uygulanabilmektedir. Fransa’da özellikle seçim dönemlerinde yanlış bilgi ve manipülasyonla mücadele amacıyla çevrim içi platformlara şeffaflık yükümlülükleri getirilmiştir. İrlanda’da seçim bütünlüğünü korumaya dönük düzenlemeler yapılmış; Çin’de ise yapay zekâ ile üretilmiş içeriklerin etiketlenmesi ve sentetik içeriklerin denetlenmesi yönünde merkeziyetçi bir model benimsenmiştir. İngiltere çevrim içi güvenlik alanında kapsamlı düzenlemeler yaparken, ABD de rıza dışı mahrem görüntüler ve deepfake içerikler konusunda yeni cezai mekanizmalar geliştirmiştir. Bu örnekler, gelişmiş demokrasilerin ve büyük dijital güçlerin interneti sınırsız, sorumsuz ve cezasız bir alan olarak görmediğini göstermektedir.
KKTC’de Meclis’te kabul edilen ve yargılamalara ilişkin haberlerde isim ile fotoğraf kullanımını sınırlandıran Ceza Muhakemeleri Usulü değişikliği de bu geniş tartışmanın yerel yansımasıdır. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, düzenleme önerisinin ilk aşamada Barolar Birliği’nin çalışmaları ve değerlendirmeleriyle gündeme geldiği; ardından Meclis’teki komite sürecinde iktidar ve muhalefet milletvekillerinin katkılarıyla şekillendiği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle konu, yalnızca bir meslek örgütünün görüşü ya da tek taraflı bir siyasal tercih olarak değil, yasama süreci içinde tartışılmış bir düzenleme başlığı olarak değerlendirilmelidir.
Elbette bu düzenlemenin basın özgürlüğü, haber verme hakkı, masumiyet karinesi, özel hayatın korunması ve adil yargılanma hakkı ekseninde tartışılması doğaldır. Demokratik toplumda yasa değişiklikleri eleştirilebilir, sorgulanabilir ve kamuoyu önünde tartışılabilir. Ancak burada hassas bir denge vardır. Basın özgürlüğü, kamu yararı taşıyan konularda haber yapmayı, yasa değişikliklerini eleştirmeyi, kurumları ve yöneticileri sorgulamayı kapsar. Fakat henüz mahkûm edilmemiş kişileri kesin suçlu gibi göstermek, mahkeme koridorlarında insanların rızası dışında fotoğraflarını yayımlamak, yargıçları, savcıları, avukatları veya meslek örgütlerini hedef göstermek basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Masumiyet karinesi hukuk devletinin temelidir. Bir kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı yoksa, o kişi kamuoyu önünde suçlu ilan edilmemelidir. Aynı ilke kurumlar ve meslek grupları için de geçerlidir. Avukatların veya baronun ceza muhakemesiyle ilgili görüş bildirmesi, onları otomatik olarak “suçluların yanında” konumlandırmaz. Savunma hakkı, suçun savunulması değil; hukuk devletinin korunmasıdır.
Bu noktada Barolar Birliği Başkanı Hasan Esendağlı’nın açıklaması, tartışmanın önemli bir boyutuna işaret etmektedir. Esendağlı’nın vurguladığı gibi, yargılanmakta olan insanların izinsiz fotoğraflarının yayımlanması, mahkûm edilmemiş kişilerin kesin suçlu gibi sunulması, beraat etmiş ya da davası düşmüş kişilerin haber ve fotoğraflarının kaldırılmasında zorluk çıkarılması ve devam eden davalar üzerinden yargıçların, savcıların ya da avukatların hedef gösterilmesi basın özgürlüğü ile açıklanamaz. Bu tür uygulamalar, kişilik haklarını, masumiyet karinesini ve adil yargılanma hakkını zedeleyebilir.
Burada doğru çizgi şudur: Basın ve sosyal medya, yasa değişikliklerini sert biçimde eleştirebilir; hatta hukuk düzenlemelerinin eksik veya sakıncalı yönlerini kamuoyuna taşıması demokratik bir görevdir. Ancak eleştiri; kişiselleştirme, hedef gösterme, linç çağrısı, aileye ve kişiliğe saldırı ya da suçlu ilan etme noktasına geçtiğinde artık basın özgürlüğünün koruma alanından uzaklaşır.
Ne yazık ki bizim ülkemiz dâhil birçok yerde interneti, sosyal medyayı ve dijital haber sitelerini bütün yönleriyle kapsayan çağdaş, açık ve etkili düzenlemelerin hâlâ eksik olduğu görülmektedir. Bu boşluk, kötü niyetli kişiler tarafından suistimal edilmektedir. İnternette kurulan haber siteleri, sosyal medya hesapları veya dijital yayın mecraları hukukun dışında kalamaz. Suçun işlendiği yer sokak mı, gazete mi, televizyon mu, internet sitesi mi, sosyal medya hesabı mı diye bakılmaksızın, fiilin niteliği esas alınmalıdır.
Sonuç olarak, gerçek hayatta suç teşkil eden tehdit, hakaret, şantaj, özel hayatın ihlali, cinsel istismar, dolandırıcılık, sahte belge üretimi, iftira ve kasıtlı dezenformasyon gibi fiillerin sosyal medya, internet haber siteleri ve dijital platformlarda da açık biçimde suç olarak düzenlenmesi gerekir. Ancak bu yapılırken basın özgürlüğü, kamu yararı, eleştiri hakkı ve haber verme özgürlüğü de korunmalıdır. Hukuk devleti olmanın gereği interneti kapatmak veya basını susturmak değildir; özgürlük ile sorumluluğu birlikte korumaktır.

Dijital çağda medya, özgürlük ve hukuki sorumluluk  
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.