“Kendi değerimizi başkalarının zihninde aramak, çöldeki seraba koşmak gibidir: Ne kadar yaklaştığımızı sansak da, aslında hep uzaktayız.”
İnsan zihni, aidiyet arayışıyla yoğrulmuş bir yapıya sahiptir. Kabul görmek, sevilmek, ihtiyaç duyulmak… Bunlar sadece hayatta kalmak için değil, varlığımızı anlamlı kılmak için de temel ihtiyaçlarımızdandır. Ancak bir noktada, bu sağlıklı ihtiyaçlar kişisel değeri yalnızca dış dünyada aramaya dönüşürse, yönümüzü şaşırabiliriz.
Danışanlarımla yaptığım seanslarda sıkça karşılaştığım bir cümle vardır: “Onlar beni beğenirse, ancak o zaman kendimi değerli hissediyorum.”
Bu kulağa masum bir ifade gibi gelebilir. Oysa öz-değeri başkasının onayına bağlamak, kendi içsel pusulamızı susturmakla eşdeğerdir. Ve sizce de bu masum gibi görünen bakış açısı, istemeden de olsa kendimiz dışında biri olmayı hedeflediğimiz anlamına gelmiyor mu?
Bana kalırsa kesinlikle evet.
Onayla beslenen benlik
Toplumun beklentilerine göre şekillenmeye çalışmak, herkesin bizden memnun olmasına uğraşmak, zamanla sınırlarımızı gevşetmemize neden olabilir.
“Hayır” diyemez hale geliriz. Kırılmaktan korkarız, bu yüzden susarız. Yeterli görünmek isteriz, bu yüzden kendimizi aşırı zorlarız. Yani kendimiz gibi değil bir başkası gibi davranmaya başlarız.
Ve kırılmamak, daha çok sevilmek için girdiğimiz tüm bu çabanın sonunda, geriye çoğu zaman yalnızca bir boşluk duygusu kalır. Çünkü aslında kendi değerimizi değil, başkasının hayalindeki versiyonumuzu beslemişizdir ve muhtemelen de daha çok kırılmışızdır. İşte bu döngü, kendimiz için en tehlikeli yönlerden biridir.
Neden bu bir tehlikedir?
Çünkü insanların zihnindeki imgeler, onların kendi algı süzgeçlerinden geçer. Birinin sizi ‘yeterli’ ya da ‘değerli’ bulması; o kişinin ruh haline, geçmiş kırgınlıklarına ya da kendi ihtiyaçlarına bağlı olabilir.
Yani siz ne yaparsanız yapın, bir başkasının sizi nasıl gördüğünü asla tam anlamıyla kontrol edemezsiniz.
Peki, o zaman neyi kontrol edebiliriz?
Aslında cevabı basit:
Kendimizi nasıl gördüğümüzü. Kendimize nasıl davrandığımızı. Kendimizle ilgili ne düşündüğümüzü. Ve neye layık olduğumuzu.
Kısacası, kendimiz olmayı…
Bir diğer yandan, kendimiz olmayı hedeflemek, sanıldığının aksine birçok kişisel beceri kazandırır bize:
-Kaygıyla değil güvenle yaşamak,
-Sürekli onay aramak yerine içsel huzura yönelmek,
-Yeterli görünmek için çabalamak yerine ‘zaten yeterli’ olduğunu hissedebilmek,
-Hayır desek bile bunun değerimizle bir ilgisi olmadığını bilmek,
-Ve sevilmek uğruna kendimizi sevmekten asla vazgeçmemek.
Özetle; kendimiz dışında biri olmaya çalışmak, bizi daha çok sevdireceği, daha çok kabul ettireceği, daha yeterli göstereceği umuduyla yapılır çoğu zaman. Oysa bu çaba genellikle ters teper. Ne kadar çok çaba, o kadar çok “yetmiyorum” hissi doğurur. Çünkü bu çaba bizden değil, başkası için kurulmuş bir kimlikten kaynaklanır.
Bu nedenle kendimizle kurduğumuz ilişkiyi gözden geçirip, her daim kendimiz olmayı hedeflemek bizi kendimiz için doğru yöne götürecek olan en önemli araçtır.





Yorumlar kapalı.