Herkesin bir değer yargıları bütünü vardır. Değer yargılarının ille de örtüşmesi beklenemez. Bu zaten mümkün değil. Sosyal medya olanaklarıyla birlikte gazete ve gazeteci tanımlamasının bir an önce netleşmesi gerektiğini yıllardır savunurum. Bu netleşme olmazsa, her yayın platformu adı ne olursa olsun kendini gazete olarak niteleyebilir… Örneğin İnternet Gazetesi… Kendi platformunda imzasıyla yada görsel olarak yayın yapan da kendini gazeteci olarak görecek.
***
Özgürlük en ön sıralardan gelen bir insan hakkıdır. Düşünce özgürlüğü özgürlüklerin ön sıralarındadır.
Basın özgürlüğü de kişisel değil, toplumsal amaçla en çok gereksinim duyulan özgürlük alanıdır.
Her insanın kendini ifade etme hakkı vardır. Bu bir özgürlüktür.
Burada bir parantez açıp, 8 yıl önce kolejlere giriş sınavından bir soruyu anımsatayım. Soru şuydu: “Demokrasilerde sınırsız özgürlük var mı?” şıklardan biri “sınırsız özgürlük vardır”dı. Begüm ve Adem Ademoğlu’nun oğlu Yılmaz, sınırsız özgürlük olamayacağı şıkkını işaretledi. Soruları hazırlayana göre doğru yanıt “Sınırsız özgürlük vardır” şıkkıydı.
Yılmaz başarılı olup, TMK’ya girmeye hak kazanmıştı ama kendi yanıtının doğruluğundan da vaz geçmemişti.
Sınırsız özgürlük, güçlü olanın, gücü yettiği oranda başkasının özgürlük alanına tecavüz etmesidir.
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, Bakan, Milletvekili, Hakim, Ordu Komutanı, Profesör ya da gazeteci olun, kimsenin özgürlüğü sınırsız olamaz. Düşünce özgürlüğü… Adı üstünde düşüncenin özgürlüğü… Düşüncenin özgürlüğü ile yalan, küfür, hakaret birbirine karıştırılamaz. Yalan, küfür ya da hakaret özgürlük olamaz.
***
KKTC basını sayısal bir çoğalma yaşarken, nitelik, toplam kalite bakımında iniş aşağı frenleri patlamış kamyon gibi hızla kötüye gitti.
İsteyen sonucunu, yasal süreci göze alarak istediğini gibi, sövüp, sayıp, hakaret edebilir. Böyle bir durumda yasal işlem başlatılırsa “Basın özgürlüğüne saldırı” denemez.
Eski milletvekili ‘Politikanın Fahişeleri’ ifadesini kullandığım bir yazımdan dolayı beni dava etti. “Basın özgürlüğüme saldırı” filan diyerek milim tepki göstermedim. Hakimin huzurunda, özür dilemeden neden yazdığımı anlattım ya da savundum. Sonuçta sevgili Mehmet Tancer, açtığı davanın düşüp, kapanmasına katkı koydu.
Gazeteci olmadan, söver, sayar, birilerine dava açma hakkı verirsen, gazeteciliğin arkasına saklanıp, kendine mevzi kazandırmayacaksın. Gerçekten gazeteciysen de kimseye sövüp, saymayacaksın… Yargı aşamasına gidilirse de göğsünü gere gere yazdığını savunup, yazının, yayınının özünün mahkeme kayıtlarına geçmesini sağlayacaksın.
***
Yazımın ilk iki cümlesi: “Herkesin bir değer yargıları bütünü vardır. Değer yargılarının ille de örtüşmesi beklenemez.” Değer yargılarıma göre içeriğine katılayım ya da katılmayım yazılarını okumaktan keyif aldığım köşe yazarı sayısı bir elin parmak sayısını zor bulur. Cenk Mutluyakalı, fırsat bulduğum zaman yazılarını büyük keyifle okuduğum bir yazardır. İçerik olarak en büyük kavga içerikli konuları, romantik, duygusal, barışçıl bir anlatımla yazmasına bayılırım. Dün akşam saatlerinde Facebook hesabından güncel yasal düzenlemeyle ilgili yazısını okudum. Aradım ve konuştuk.
Yazısını okumayanlar için paylaşayım:
“Bir medya yöneticisi olarak uzun yıllar hep övünçle söz ettim; bizim gazetemiz masumiyet karinesine saygılıydı.
Yani biz, yargılanmak üzere mahkemeye çıkan insanları suçlu gibi göstermiyor, açık isimlerini ya da fotoğraflarını yayımlamıyorduk.
Bu etik tavır, çoğu zaman okuyucunun merak dehlizlerinde karşılıksız kalıyordu. Teşekkür beklerken azar işitiyor, “bulmaca gibi gazete mi olur?” eleştirilerine göğüs geriyorduk.
Ama bir ilkeye hep inandık: Kişi hakkında yargı kararı olmadığı sürece masumdur.
Tabii bu durumun istisnaları da yok değildi; kamuoyunun ortak vicdanını sarsan infialler ya da doğrudan toplumu ilgilendiren kamusal kişilikler söz konusu olduğunda, bilgi edinme hakkı mahremiyetin önüne geçerdi.
Medyamızın bütünüyle evrensel değerlere çok da saygılı olduğu iddiasında değilim…
Mahkemelere düşen sıradan insanların da tiraj ya da tıklanma unsuru olarak istismar edildiği çok örnek vardır. Ama bunun çözümü tüm gazetecilere hapis tehdidi olmamalıydı… Mesele etik bir felsefeyle çözülür; bilinçle, iyi gazetecilikle…
Sıradan yurttaşın korunması esastır; kamusal bir sorumluluk üstlenen kişinin ise denetlenmesi…
Masumiyet karinesi, korunması gerekenleri değil; kirli ilişkilerini örtbas etmek isteyenleri gizleyen bir zırha dönüşüyor.”
***
Kimseye sövmedi, saymadı… İşte bir düşünce yazısı… Altına da Cenk’e söylediğim gibi imzamı atarım.





Yorumlar kapalı.