2026 yılının Nisan ayı, İran-ABD geriliminin yalnızca iki devlet arasındaki klasik bir kriz olmaktan çıktığını; enerji güvenliği, nükleer silahsızlanma, bölgesel vekil aktörler ve büyük güç diplomasisi üzerinden çok katmanlı bir stratejik kırılmaya dönüştüğünü göstermektedir. Bu kırılmanın arka planında, ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik suikast girişimi sonrasında Washington’da sertleşen güvenlik algısı ve Amerikan dış politikasında daha tavizsiz bir liderlik söyleminin öne çıkması da belirleyici bir rol oynamaktadır. Suikast girişimi, Trump yönetiminin İran dosyasına yaklaşımını yalnızca teknik bir nükleer müzakere meselesi olmaktan çıkarmış; krizi Amerikan devlet otoritesi, caydırıcılık kapasitesi ve başkanlık liderliğinin sınandığı daha geniş bir stratejik hesaplaşma alanına taşımıştır.
Bu süreçte Türkiye ve Pakistan üzerinden yürütülen temaslar, diplomatik çözüm ihtimalinin tamamen ortadan kalkmadığını gösteren en önemli kanallardan biri olarak öne çıkmıştır. Ancak Pakistan hattında yürütülmesi beklenen müzakerelerin kesintiye uğraması, krizin seyrinde kritik bir dönemeç yaratmıştır. Trump yönetiminin, somut bir nükleer taviz alınmadan uzun ve belirsiz bir diplomatik görüşme sürecine girmeye sıcak bakmaması, İslamabad merkezli ara buluculuk girişimini sekteye uğratmıştır. Böylece diplomasi masası tamamen kapanmasa da müzakere zemini daralmış; Ankara ve İslamabad üzerinden yürütülen arka kapı diplomasisi daha kırılgan bir hâle gelmiştir.
Krizin merkezinde, bir yandan Washington’ın İran’ın nükleer kapasitesini geri döndürülemez biçimde sınırlama hedefi, diğer yandan Tahran’ın egemenlik, rejim güvenliği ve bölgesel caydırıcılık kapasitesini koruma arayışı bulunmaktadır. Bu nedenle mevcut kriz, yalnızca Hürmüz Boğazı’nın açık kalıp kalmayacağı ya da uranyum stoklarının nasıl denetleneceği meselesi değildir. Daha geniş anlamda bu kriz, ABD’nin zorlayıcı diplomasi kapasitesi ile İran’ın direnç temelli güvenlik stratejisinin doğrudan karşı karşıya geldiği bir eşik olarak değerlendirilmelidir.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Türkiye ve Pakistan aracılığıyla Washington’a ilettiği değerlendirilen teklif, krizin çözümünde iki ayrı dosyanın birbirinden ayrıştırılmasına dayanmaktadır: Hürmüz Boğazı’nın karşılıklı güvenlik taahhütleriyle yeniden işler hâle getirilmesi ve nükleer müzakere sürecinin daha sınırlı, doğrudan ve kontrollü bir diplomatik zemine taşınması. Bu yaklaşım, Tahran açısından hem ekonomik nefes alma alanı yaratmayı hem de nükleer dosyada tamamen teslimiyet görüntüsünden kaçınmayı amaçlamaktadır. Buna karşılık Trump yönetiminin yaklaşımı, müzakereyi ancak önceden somut taviz verilmesi hâlinde mümkün gören daha sert bir realizme dayanmaktadır.
Bu noktada Washington’ın temel talebi, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun ülke dışına çıkarılmasıdır. Ancak bu talep, yalnızca teknik bir nükleer denetim meselesi değildir; aynı zamanda İran’ın güvenlik doktrininin kalbine yönelmiş siyasal bir taleptir. Tahran açısından uranyum stoku, nükleer silah üretiminden bağımsız olarak, rejimin pazarlık gücünün ve stratejik caydırıcılığının önemli bir unsuru olarak görülmektedir. Dolayısıyla ABD’nin “önce nükleer geri çekilme, sonra müzakere” yaklaşımı ile İran’ın “önce karşılıklı güvenlik ve yaptırım alanında somut adım, sonra nükleer düzenleme” beklentisi arasında ciddi bir sıralama çatışması bulunmaktadır.
Trump’ın kriz sürecindeki söylemi de bu çatışmayı derinleştirmektedir. Sosyal medya üzerinden yayımlanan sert mesajlar ve yapay zekâ destekli liderlik imgeleri, yalnızca iç kamuoyuna dönük siyasi iletişim araçları değildir. Bunlar aynı zamanda yeni bir caydırıcılık biçiminin parçası olarak değerlendirilebilir. “Dijital caydırıcılık” olarak adlandırılabilecek bu pratikte lider, yalnızca diplomatik belgeler, askerî konuşlanmalar veya resmî açıklamalar yoluyla değil; görsel, sembolik ve psikolojik etki üretme kapasitesiyle de karşı tarafa mesaj göndermektedir. Ancak bu tür bir caydırıcılık biçimi, öngörülebilirlik ile belirsizlik arasındaki dengeyi bozma riski taşır. Uluslararası krizlerde belirsizlik bazen caydırıcılığı güçlendirse de yanlış hesaplama ihtimalini de artırır.
Krizin ikinci ve daha tehlikeli boyutu, Lübnan ve İsrail hattında ortaya çıkmaktadır. Güney Lübnan’daki çatışma dinamiği, İran-ABD geriliminin yalnızca devletler arası diplomatik müzakere düzeyinde kalmadığını; vekil aktörler, sınır bölgeleri ve asimetrik harp unsurları üzerinden genişlediğini göstermektedir. İsrail’in güney Lübnan’da güvenlik kuşağı oluşturma arayışı, bölgenin insansızlaştırılması ve Hizbullah’ın lojistik derinliğinin kırılması hedefleriyle birlikte okunmalıdır. Buna karşılık Hizbullah’ın düşük maliyetli, tespit edilmesi güç ve elektronik karıştırmaya dirençli dron kapasitesi, klasik hava üstünlüğü anlayışını zorlayan yeni bir asimetrik tehdit üretmektedir.
Bu bağlamda Lübnan sahası, yüksek teknolojiye dayalı konvansiyonel üstünlük ile düşük maliyetli asimetrik yeniliklerin karşı karşıya geldiği bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. İsrail’in gelişmiş hava savunma, istihbarat ve elektronik harp kapasitesine rağmen küçük ölçekli dron sistemleri karşısında zorlanması, modern savaşın yalnızca büyük platformlar üzerinden değil, ucuz, esnek ve çoğaltılabilir teknolojiler üzerinden de şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, İran’ın bölgesel caydırıcılığının yalnızca kendi topraklarındaki füze veya nükleer kapasiteden ibaret olmadığını; Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen gibi alanlardaki bağlantılı aktörler üzerinden de kurulduğunu göstermektedir.
Önümüzdeki kısa vadeli süreçte iki temel senaryo öne çıkmaktadır. İlk senaryo, Türkiye ve Pakistan’ın yürüttüğü temasların diplomatik bir ara formül üretmesi ve Hürmüz Boğazı üzerinden başlayan gerilimin kontrollü biçimde azaltılmasıdır. Bu durumda ateşkes, deniz trafiğinin güvence altına alınması, bazı mali varlıkların serbest bırakılması ve nükleer stokların uluslararası denetim altında ele alınması gibi aşamalı bir model gündeme gelebilir. Böyle bir gelişme, Ankara ve İslamabad’ın arabuluculuk kapasitesini güçlendireceği gibi bölgesel savaş ihtimalini de azaltacaktır.
İkinci senaryo ise Washington’ın nükleer ön şartta ısrar etmesi ve İran’ın bunu rejim güvenliğine doğrudan tehdit olarak yorumlamasıdır. Böyle bir durumda enerji altyapıları, Körfez güvenliği, deniz ticareti ve bölgesel vekil unsurlar üzerinden çok cepheli bir tırmanma yaşanabilir. Hürmüz Boğazı’nın uzun süreli kapanması ya da güvensizleşmesi, yalnızca petrol fiyatlarını değil, küresel tedarik zincirlerini ve gıda güvenliğini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Sonuç olarak İran-ABD krizi, klasik diplomasi ile zorlayıcı güç politikası arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir döneme işaret etmektedir. Krizin nihai yönünü yalnızca askerî kapasite değil, tarafların geri adım atmayı yenilgi olarak görmeden kabul edebilecekleri diplomatik bir formülün bulunup bulunamayacağı belirleyecektir. Bugün asıl mesele savaşın mümkün olup olmadığı değil; diplomasinin, tarafların güvenlik kaygılarını aynı anda karşılayabilecek kadar yaratıcı ve hızlı davranıp davranamayacağıdır. Mevcut tablo, diplomatik zamanın daraldığını; ancak arabuluculuk kanalları tamamen kapanmadan bölgesel savaş eşiğinin hâlâ yönetilebilir olduğunu göstermektedir.
Gökhan Güler
Diğer Yazıları
Köşe Yazarı





Yorumlar kapalı.