Her şey sermayenin birikimiyle başladı (ve sürüyor).
‘İlkel’ toplumda birlikte yaşayan, birlikte toplayan, birlikte avlanan ve bütün bunları hakça bölüşen insan, henüz yabancılaşmadığı doğayla mücadelesinde görece arkaik bir tekniğe sahip olduğundan ancak ihtiyacı kadarını ve onu da ‘zar zor’ elde edebiliyor, dolayısıyla bırakın tükettiğinden fazlasını biriktirmeyi, hayati ihtiyacına bile yarım yamalak ulaşabiliyordu. Tükettiğinden fazlasını bulup buluşturamayan veya daha doğru bir tabirle ‘buna ihtiyaç duymadığından bulup buluşturmayan’ ve üretimin ilkel araçlarının (ki bununla, üzerinden artı değer kazanılabilen unsurlar akla kesinlikle gelmemeli) mülkiyeti de ortak olduğundan, iş gücüne ihtiyaç duyan ve hiçbir şey üretmediği halde ‘üretici’ payesi taşıyan asalaklar da piyasada henüz yoktu.
Kadın mı?
O kadar değerliydi ki! Zira doğurgandı ve hiçbir erkeğin ‘neresini yırtarsa yırtsın’ yapamayacağını sadece ‘o’ yapıyordu. Üretimde (meta üretimi değil) erkekle aynı ağırlığa sahip olmasının ötesinde soy bağında anneyi esas alan anaerkil yapı nedeniyle sosyal statüsü de erkekten yüksekti. Hatta erkekler mamut (Mahmut değil) avlamaya çalışırken, tarımsal üretimin ilk girişimleri de kadın elinden çıkmıştı.
Sonra…
Doğayla mücadelede kullanılan araçların gelişimine paralel, üretim (meta üretimi halen çok sınırlı) araçları da gelişti. Hatta öylesine gelişti ki, artık ihtiyaçtan fazlasını dahi üretmeye imkan veren bir forma evrildi. İnsan artık yerleşik hayata geçmiş, tohumları filizlendirmeyi öğrenmiş, hayvanları da evcilleştirmişti fakat… savaşların ekonomik nitelik taşımaya başlamasıyla kol gücünün önem kazanması ve toplumsal yapıda ‘kadına dair’ rollerin de yaşamak için mamut avlama ihtiyacının ortadan kalkmasına müteakip erkek tarafından çalınmasıyla ‘bedenen güçlü cinsin’ borusunun öttüğü ataerkil düzen de başladı.
Bir anekdot: Kadına yönelik yoz yaklaşımları ‘Orta Çağ kalıntısı’ addetmek son derece yanlıştır çünkü fizikman güçsüz cinsi ‘daha az değerli’ gören perspektifin nüvesi, taaa Neolitik Çağ’a aittir.
Devam edelim…
Üretimin öznesi artık topraktı ve önce toprak, “Bu toprak benim!” iddiasıyla kamusal karakterini ‘gücü yetenler’ eliyle cebren kaybetti (özelleşti). Toprağa bağlı üretim geliştikçe, bu üretimi sürdürecek iş gücü ihtiyacı da hasıl oldu ve o ‘özelleşmiş’ toprakta çalışanların da artık iddia sahibi arkadaşa ait olduğu köleci toplum palazlandı zira üretimde ‘ihtiyaç fazlası’ ortaya çıkmış ve ‘özel mülkiyet’ kavramı hayatımıza girmişti. Üretim araçlarının özel mülkiyeti, toplumun genelinin ‘mülksüzlüğünü’ doğurmuş, bu da ‘sınıf savaşlarının’ temelini atmıştı (üretim araçlarına sahip olup, ironik şekilde üretmeyen; fakat üretime el koyan azınlığın proto halinin doğuşu da bu dönemlere denk gelir). Savaş esirleri artık öldürülmüyor, ‘üretim fazlası’ oluşturabilmek için köleleştirilip çalıştırılıyordu.
Efendiiim…
Sonra, ekonomik gücün yanı sıra süreç dahilinde siyasi güce de erişen bu ‘topraklı’ klanlar, merkezi otoritenin tökezlemesiyle ‘bütün topraksızların’ hamisi rolünü de ele aldı ve zorla köleleştirilmeyen; lakin yaşamak için kölelikten başka şansı da olmayan serflerin emek gücü üzerine bina edilen ‘feodal toplum’ düzeni başladı. Artık ‘topraklılar’, kendi topraklarının ‘kralıydı’.
Sonra?
Sonra mı? Anlatayım… Merkantilizmin paraya dayalı ekonomisi, toprak temelli feodalizmi örseledi. Okullarda “Coğrafi keşifler” diye anlatılan ‘yeni nesil’ köleleştirme faaliyetleri ve Sanayi Devrimi de temelinden sarstı. Makineleşmeyle kentler cazibe merkezi oldu ve köylerdeki iş gücü, şehirlere kanalize (ka-na-li-ze) edildi, ki bu da iş gücü piyasalarının ilk harcını kardı. Üretim artık tarlada değil; fabrikadaydı ve merkez üssü de kırlar değil; şehirlerdi. Krallıklar ‘ulus devletlere’ evrilip yeni düzene adapte olunca ve üzerine bir de askeri teknolojileri geliştirip kullanmaya başlayınca, köydeki ‘senyörün’ ağalığı da boşa çıktı. Artık ‘tarihin en devrimci sınıfı’ burjuvazi iktidarı almış ve kentlere doluşan serflere ‘modern işçi sınıfı’ statüsü kazandırarak ‘kendi mezar kazıcısını’ doğurmuştu.Uçsuuuz bucaksız topraklarda karın tokluğuna çalışan insanların yerini dev kentlerin devasa fabrikalarında açlık sınırında yaşayan işçiler, orağın kopardığı parmağın yerini makinaya kaptırılan kol, bozkırdaki kaybolmuşluğun yerini milyonların arasındaki yalnızlık ve derebeyinin yerini de patron almıştı.
Artık emek de metaydı ve kadınlar ‘eşit işe eşit ücret’ için mücadele etmek zorundaydı.
Eee?
Dondurmam Gaymak filmindeki Mustafa karakteri gibi görünmeden, sadede geleyim.
İstatistik Kurumu verilerine göre, KKTC’de son 6 yılda şiddet gördüğünü belirterek polise başvuran kadın sayısı 6 bin 60’a ulaştı.2020–2025 yıllarında en çok karşılaşılan suç ise darp oldu. Bu süreçte 2 bin 453 kadın, darp nedeniyle şikâyetçi olurken; son 2 yılda yalnızca bu nedenle polise başvuran kadın sayısı 915 olarak kayıtlara geçti. Veriler uyarınca, son 2 yılda toplam 2 bin 52 kadın, şiddet nedeniyle polise başvurdu. Bunun yanında tehdit, rahatsız etme, hakaret içerikli mesajlar ve özel hayatın ihlali gibi pek çok farklı suç türü de başvurular arasında yer aldı. 2024 ve 2025’te 17 cinsel taciz, 7 cinsel saldırı ve 3 cinsel tecavüz başvurusu da kayıtlara geçti. Korku başta olmak üzere ‘çeşitli çekincelerle’ bildirilmeyen vakaları da hesaba kattığımızda, durumun vahameti ortaya daha net çıkıyor.
“Kadına şiddet, ataerkil toplum düzeninden kaynaklanıyor.” iddiasına kesinlikle katılıyorum; dahası, ataerkilliğin, insanlık tarihinin ‘en büyük şemsiyesi’ olduğunu düşünüyorum fakat bu sorunun çözümünün ‘aile ve okullarda cinsiyet kimliği ve rolleri üzerine verilecek eğitimlerle’ mümkün olduğu yaklaşımını makul bulmam mümkün değil zira ataerkillik, sosyokültürel değil; ‘ekopolitik’ bir olgudur ve problemin yansıması değil; ta kendisidir. Yani ‘erkekleri eğitmek’, ekonomik altyapının dayattığı cinsiyet rollerini ortadan kaldırmaz.
Hani “Köle, üretimin inorganik koşulu olarak, iş hayvanlarının yanı sıra diğer doğasal yaratıkların arasına karıştırılır ve kendisine toprağın bir parçası gözüyle bakılır.” diyordu ya sakallı bir abimiz, köleci topluma yönelik bir yorumunda, kapitalist toplumda da yaşamak için emek gücünü (emeğini değil) satmak zorunda kalanlara ‘üretimin eklektik bir parçası’ gözüyle bakılır ve emeği dahi metalaştırmış kapitalizm, erkeğin aşkını da kadının bedenini de ‘ticari mala’ çoktan indirgemiştir.
Ve… Üzgünüm liberaller ama kadına şiddet de ‘tam da bu nedenle’ POLİTİKTİR!
Peki ya çözüm?
Kadının yeniden Tanrıça olacağı dönemler gelmez, ki ‘bu kadarına’ gerek de yok. Keza, anaerkilliğe de tekrar geçilemez çünkü ‘ne zaman savaşılacağına’ babalar değil; analar karar verirse, kapitalizmin olağan krizlerinin çilingiri emekliye ayrılır; ancak kadın, erkekle birlikte ‘sınıfsal çelişkiden’ kurtulursa,cinsiyetçi rollere bağlı şekillenen yapı da çözülür.
Bunları aslında 8 Mart’ta yazacaktım ama Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde (Kadınlar Günü değil) ‘kadın’ denildiğinde aklına ‘garip garip’ şeyler gelen toplumun çeşit bin çeşit ‘ilginci’ mesaj paylaşınca, onlarla aynı safta görünmek istemedim ve yazımı 9 Mart’a erteledim.
Ömrüm varsa, 8 Mart yazımı, seneye de 9 Mart’ta yazacağım.
Vesselam…





Yorumlar kapalı.