1 Mayıs, çalışma hayatının yalnızca ekonomik anlamda değil, insani, kurumsal ve toplumsal yönleriyle de değerlendirilmesi gereken önemli bir gündür. Bir ülkede emeğin nasıl görüldüğü, çalışanların hangi koşullarda üretim yaptığı, eğitimli insanların bilgi ve potansiyellerinin ne ölçüde değerlendirildiği, liyakatin ne kadar gözetildiği ve çalışma ortamlarında insan onurunun ne kadar korunduğu, o toplumun gelişmişliğini doğrudan yansıtır. 1 Mayıs yaklaşımını günümüzde çalışma hayatını, kurum kültürünü, sağlık ve çevre koşullarını birlikte düşünmeye imkân veren ciddi bir toplumsal gösterge olarak ele almak gerekir.
1 Mayıs’ın temeli, 19. yüzyılda işçilerin daha insanca çalışma koşulları ve sekiz saatlik iş günü talebine dayanır. Çalışma hayatı değişse de emeğin değeri, insan onuru ve adil çalışma hakkı bugün de önemini korumaktadır. Günümüzde ücret, mesai ve iş güvenliği mücadelesine, liyakat, mobbing, kurum içi adalet, fırsat eşitliği, eğitimli insanların doğru alanlarda değerlendirilememesi, çalışanların potansiyellerinin engellenmesi ve nitelikli emeğin görünmez kılınması da eklenmiştir. İnsan çalıştığı yere yalnızca fiziki olarak değil, bilgisi, birikimi, üretme isteği ve kişiliğiyle de emek verir.
Ülkemizde de 1 Mayıs arifesinde bu gerçekleri görmezden gelmemeliyiz. Küçük bir ülkede en büyük sermayemiz insan kaynağıdır. Eğitimli, deneyimli, üreten, düşünen ve çözüm geliştiren insanların kurumlarda doğru değerlendirilmemesi, bireysel haksızlık yanında ülkenin kurumsal kapasitesini de zayıflatan ciddi bir sorundur. Çalışanın eğitimi, mesleki tecrübesi, uzmanlığı ve potansiyeli dikkate alınmıyor; kişi çalıştığı yerde pasifize edilmeye, etkisizleştirilmeye ya da görünmez kılınmaya çalışılıyorsa orada yönetim sorunu yanında emeğin niteliğine, insan onuruna ve toplumsal gelişmeye zarar veren bir anlayışta vardır.
Mobbing, çalışanı psikolojik olarak yıpratmakla kalmaz, üretkenliği, kurum içi güveni, mesleki motivasyonu ve adalet duygusunu da zedeler. Çalışanların bilgi ve performanslarıyla değil, kişisel ilişkiler ve aidiyet beklentisiyle değerlendirildiği kurumlarda emeğin değerini korunması mümkün değildir. Çalışanın susturulması, dışlanması, değersizleştirilmesi veya yeteneklerinin kullanılmaması, emeğin görünmeyen ama yıpratıcı biçimde sömürülmesidir. Adil görevlendirme, liyakate dayalı yükselme, güvenli çalışma ortamı, psikolojik sağlık, kurumsal saygı ve mesleki potansiyelin kullanılabileceği alanların açılması da emeğin korunmasının parçasıdır.
Sağlık ve çevre boyutu da 1 Mayıs’ın günümüzde anlamını genişletmektedir. Kuzey Kıbrıs gibi iklim değişikliğinin etkilerine açık bir coğrafyada çalışma hayatı, çevre koşullarından bağımsız düşünülemez. Aşırı sıcaklar, hava kirliliği, su stresi, plansız kentleşme, atık yönetimi sorunları ve çevresel bozulma çalışan sağlığını doğrudan etkiler. Açık alanda çalışan işçiler, belediye personeli, tarım emekçileri, inşaat ve turizm sektörü çalışanları ile sağlık personeli bu etkileri en yakından hisseder. Bu nedenle çevre politikası ile iş sağlığı politikası ayrı başlıklar değil, aynı yaşam hakkının iki temel parçasıdır.
Bir ülkede çalışanlar sıcak altında yeterli koruma olmadan çalışıyorsa, atıkla temas eden personelin sağlığı korunmuyorsa, kamu kurumlarında uzmanlıklar doğru değerlendirilemiyorsa, eğitimli insanlar pasifize ediliyorsa, gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor ve kadın emeği hâlâ görünmez kalıyorsa emek ve hak mücadelesinin etkinliği tartışılmalıdır. Böyle bir tablonun önlenmesi için mevcut sorunları açıkça görmek ve daha adil, sağlıklı, liyakatli bir çalışma düzeni kurma sorumluluğu için paydaşların birlikte insiyatif alması gerekir.
Ülkemiz de emeği daha geniş bir çerçevede ele aldığımızda son günlerde sıklıkla yaşanan iş kazalarının da işareti olan İş sağlığı ve güvenliği güçlendirilmeli, iklim değişikliğine uyumlu çalışma düzenleri süratle geliştirilmelidir. Kamu ve özel sektörde liyakat esas alınmalı, mobbing ile mücadele kâğıt üzerinde kalmamalıdır. Eğitimli insanların bilgi ve becerileri doğru alanlarda kullanılmalı ve çalışanların potansiyelini bastıran değil, ortaya çıkaran kurum kültürleri oluşturulmalıdır. Kadınların, gençlerin ve dezavantajlı grupların hakkı daha güçlü savunulmalıdır.
1 Mayıs’ın gerçek anlamı, yalnızca “emek en yüce değerdir” demekle tamamlanmaz. Emeği yüceltmek, insanı korumak, liyakati savunmak, mobbinge karşı durmak, sağlıklı çalışma koşulları yaratmak, çevreyi ve yaşam alanlarını güvence altına alarak sağlanabilir.
Daha adil bir çalışma hayatı, daha sağlıklı bir toplum, daha güçlü kurumlar ve daha yaşanabilir bir çevre birbirinden ayrı düşünülemez.





Yorumlar kapalı.