Ahmet Tolgay

Şehit definleri nasıl yapılabildi? Kufi Birinci’den…





Şehit mezarları yıllar sonra açılınca karşılaşılan bazı acı sürprizlere üslupta ve davranışta çok ağır tepkiler gösterenlere o günlerde bu definlerin hangi koşullarda yapılabildiğini anlatabilmek adına bu köşede yazılar yazdım… Altüst olmuş bir yaşamda bomba ve kurşun yağmuru altında yapılan şehit definlerinde hataların olması o korkunç şartların gereğiydi…
Sosyal medyada günler boyu seri halinde yazdığı anıları çok okunan Kufi Birinci’nin şehit definlerine ilişkin yaşanmışlıkları son derece sarsıcı… O konuda bir dizi yazıyı da içeren kendi köşemden şimdi Birinci’nin anlattıklarının da arşivlere geçmesi adına yapıyorum bugünkü yayını… Anılarının 29 Mayıs 2021 tarihli o bölümünde Tekke Bahçesi’nin Lefkoşa’daki konumunun detaylı ve nostaljik bir tasvirini yaptıktan sonra, Kufi Birinci toplumsal hafızamıza şunları gönderdi:
“…Evkaf bahçenin tam orta yerine, şimdiki Vakıflar Çarşısı’nın ilk bölümü inşa edilmeye başlanmıştı. Yarım inşaat halindeydi, ama savaşta bizi orda tutmak için yeteri kadar emniyetliydi… 20 ve 21 Temmuz gecelerini orada geçirdik. Gündüzleri ise mezar kazmakla meşguldük. Tümü benim yaşlarımda (15 – 16 yaşları) 20 kişi kadardık. Yalnız sağlık nedeniyle askere gidemeyen berber bir abimiz bizden 5-6 yaş büyüktü. Mümkün olduğu kadar çok ve derin mezar kazmamız gerekti. O Temmuz sıcağında yapılabilecek en zor iş…
22 Temmuz sabahı saat 10 civarında şehitliğin büyük gancellisi (bahçe kapısı) açıldı. İçeri bir kamyon girdi. Kamyonun arkasındaki yükün ne olduğu görülmüyordu. Yükün üstü çamura bulanmış pis bir çarşafla örtülüydü. Çarşafın üstünde, birkaç yıl önce vefat etmiş olan sandviççi Hamis bağdaş kurmuş oturuyordu. Yüzü bir mendille örtülmüş, iki elinde birer sigara, bir birinden, bir diğerinden çekip üflüyordu. Aslında temiz adamdı, ama yaşadığı müddet bir daha ondan sandviç almadım.
Kamyon durur durmaz Hamis aşağı atladı… Bir hızınan o kirli çarşafı çekip attı. Manzarayı görmek istemezdiniz. Çarşafla birlikte kalabalık bir oğul kara sinek havalandı. Ortalığı dayanılmaz bir koku sardı. Kamyon şehitleri getirmişti. En az 30-35 ceset vardı. Kamyon damperini kaldırdı. Kum boşaltır gibi şehitleri yere döktü. Görüntüyü anlatmak istemem. Belli ki bunlar Hamitköy ovasına havadan inen paraşütçülerdi…
Ürkmemek elde değil… ‘Korkmamak’ demiyorum. Çünkü bu gördüklerinizden sonra dünyada korkacağınız daha bir şey olamaz. Görüntü ürkütücü ve iğrençti. Bir arkadaşın dayanamayıp kustuğunu hatırlarım. Şehitliğin Abdi Çavuş tarafına bakan bir yükseltinin üstüne çekilip, ne olacağını beklemeye koyulduk.
Hamis, yığının başına oturmuş, evvela ayaklardaki botları kasatura ile kesip çıkartıyor, boyunlarından künyelerini alıyor, sonra da bunları ceplerinden çıkan zati eşyaları ile birlikte küçük bir naylona ayrı ayrı koyup muhafaza altına alıyordu. İşlemi tamamlanan şehit defnedilmeye hazırdı. Ama kim gömecek?
Biz o yaşta gördüğümüz bu korkunç manzaradan şok olmuş psikolojik travma geçiriyorduk. Kimse yerinden kımıldamıyordu. Şivesinden Türkiyeli olduğunu anladığım bir çavuş, şehitleri gömmemizi emretti. Kimsede hareket yok… Çavuş hiddetlendi… Bağırıp çağırmaya başladı. Baktı olmaz… Çareyi sıra dayağında buldu. Tokadı yiyen iş başına… Berber abim bana ‘çaresi yok yapacağız, hiç olmazsa dayağı yemeden gidelim’ dedi. Koşarak gittik.
Hamis işini yaparken art arda 2 kamyon daha geldi… Kokudan durulmaz oldu. 3 günlük şehitler hem kokmuş hem de şişmişti. Herkesin burnunda kolonyalı mendiller, biz gömü işçileri ise mendilsiz bu kokuya dayanmak zorundaydık. Hocanın biri de arkada çömelmiş Kur’an okuyordu. Berberle birlikte bir şehidi zar zor kaldırıp en yakın çukura attık. ‘Zar zor’ dedim, çünkü iğrenerek yaptığımız bir iş olduğu için mümkün olduğunca en temiz yerlerinden tutmaya çalışmıştık. Cesetlerin durumu çok kötü idi. Kan çamura karışmış, mosmor yüzleri, kır pas içinde. Tutacak yerleri yok. Elbiseleri ile gömdüğümüz için ben ilk şehidin pantolon paçalarından tutarak, berberin de yardımı ile mezara attım.
Tam bu sırada hoca yerinden fırladı. Koşarak geldi… ‘Olmadı, yüzü Kıble’ye dönük olacak’ dedi. Peki şimdi napacayık? Ben hocaya, ‘şimdi mi aklına geldi be mübarek adam’ diye söylenince çavuş bana doğru yürümeye başladı. Dayak korkusu baskın çıktı. Mezara atladım. Üstüne değmeyi bile istemediğim o şehidi kucağıma aldım. Hocanın gösterdiği yöne yüzünü çevirip mezara yerleştirdim.
Biz iki günde 30-35 mezar kazabilmiştik. Yeterli değildi. Daha başka kamyonlar da gelmişti. Hoca cevaz verdi. Önce üçer, sonra beşer ve en nihayet her mezara 8 kişi gömdük. O geceyi de şehitlikte geçirdik.
Ertesi gün Kaymaklı’da ele geçirilen bir dozer getirdiler. Artık rahatlamıştık. Dozer kazıyor, biz gömüyorduk. Bu arada şehitliğin ön tarafına başka şehitler getirdiklerini gördüm. Kıbrıslı şehitlermiş. Onları ayrı bir bölüme teker teker gömeceklermiş. Maalesef onları da toplu gömdükleri geçen yıl ortaya çıktı. Kayıp bilinen Şehit Hüseyin Ruso ve Şehit Ecvet Yusuf’tan kalanlar da oradaki toplu mezarlardan çıktı.
Biz yavaş yavaş kolaylamıştık. Hamis’e niye botları ayaklarından çıkardığını sordum. Adet böyleymiş. Ayakları rahat ettirilir, yıkanıp kefenlemeden, öyle elbiseleriyle gömerlermiş.
Bu arada çavuş ile de ahbaplığı ilerlettim. O temmuz sıcağında içecek soğuk suyumuz yoktu. Çavuşa “çevrede herkes tanıdığımdır, gidip soğuk su alayım da geleyim” dedim. Sevindi… İzin verdi. Rasiha nenemin evinden suyu getirdim.
O zaman pet şişelerde şu satılmıyordu. Herkes evinin çeşmesinden şişelere doldurur buzlukta soğuturdu. Şişeyi geri götürme bahanesiyle nenemin evine geri döndüm. Hava kararmak üzereydi. Kimse farkında değildi. Nenemin ön kapıdan bizim eve yollandım…”

 

Şehit definleri nasıl yapılabildi? Kufi Birinci’den…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.