Akay Cemal

Ortadoğu kazanı kaynarken, mücadelemizden bir örnek…





Yeni yıla nice umutlarla girilmişti… Gel gör ki, 2020’nin daha ilk günlerinden itibaren savaş tamtamları çalmaya başladı. Irak’ta 2019 yılı sonlarında başlayan sokak gösterileri, bir patlama olacağının işaretiydi. Çünkü ipler Irak yönetiminin elinden çıkmıştı. Ülkede, İran’ın etkisinde bulunan grupların da sokak gösterilerindeki provokesi dikkatlerden kaçmıyordu. Provokelerin Amerikan aleyhtarlığına dönüşmesi ve başkent Bağdat’taki Amerikan Büyükelçiliği’ne sadırı bardağı taşıran damlaydı.

Olaylar bu denli hızlı gelişirken, aralarında İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi örgütünün Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’in de bulunduğu konvoyu füzeyle vurması, savaş olasılığını dünya gündeminin en üst sırasına oturttu. İpler öyle bir gerildi ki, en uzak ülkeler bile gelişmeleri büyük bir dikkat ve yakından takip ediyor.

Zaten Ortadoğu öteden beri kaynayan bir kazan… Küresel güçler bölgede at oynatıyor. Hem bölgedeki petrol yataklarını denetimlerinde tutmak, hem de çıkarları gereği bölgede egemen olabilmek! İslam dünyasındaki mezhep kavgaları boşuna mı körükleniyor? İngiliz’in ‘Böl ve yönet’ taktiği boşuna mı uygulanıyor? Irak’ın, Suriye’nin bu hallere düşmesinin nedenleri bilinmiyor mu? Filistin’in durumu, Libya ve Yemen’de iç savaşın körüklenmesinin amaçları bilinmiyor mu?

Müslüman ülkeler arasında birlik ve dayanışma olabilse, küresel güçler dünyanın hiçbir yerinde kendi çıkarları uğruna halkları bölemez ve çatıştıramazlar. Nitekim emperyal güçlerin bazı ülkelerde bu yönde attıkları adımlar daha ileri gidemedi ve kendi çıkarları ayarında iktidar oluşturma çabaları sonuçsuz kaldı. Nice örnekler vardır bu konuda. Mesela demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, barıştan söz eden Batı ülkelerinin, demokratik seçimle işbaşına gelen Muhammed Mursi’yi değil de, darbe ile iktidara gelen Sisi rejimini tanımaları ve desteklemeleri tuhaf değil midir?

Demek oluyor ki, ülke menfaati söz konusu oldu mu, demokrasi, hukuk, barış gibi kavramlar sözde kalmakta, hiçbir değer taşımamaktadır. Doğu Akdeniz’de doğalgaz olayında BM’nin akılcı tavrına rağmen, AB’nin EastMed projesine ilişkin tavrı çelişki arz etmiyor mu? Anastasiadis’in inatla ve ısrarla Türkiye karşıtı güçlerle el ele vermesi, kendi ifadesiyle Türkiye etrafında bir yay oluşturma çabaları, Kıbrıs sorunu ile ilgili müzakere masasına dinamit yerleştirmek değil midir?

Doğal olarak dünyadaki endişe verici gelişmeleri izlerken,”Bizim etimiz ne, budumuz ne?” sorusunu da sormadan edemeyiz. Allah rahmet eylesin, Filistinli Lider Yaser Arafat, her karşılaştığında ve konu açıldığında KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a ne derdi?: “Bizim de bir anavatanımız olsaydı, bu hallere düşer miydik?”

Ne de doğru söylemişti Arafat. Anavatanımız Türkiye olmasaydı, biz bu günleri görebilir miydik? Türk milletinin uzantısı olan bir Türk topluluğu barınabilir miydi? Ancak Kıbrıs Türkü olarak biz de, Türkiye’den hiç umudu kesmedik, çok zor da olsa bağlarımızı her yönden güçlendirmenin yollarını arayıp bulduk. Bu konuda 50 yıl öncesinden, 1974 Barış Harekatı’ndan evvel, 1970 yılında Liderimiz Dr. Fazıl Küçük ve dönemin Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş’ın, Mücahit birlikleri ve Polis mensuplarına yeni yıl ziyareti nedeniyle yaptıkları konuşmalardan bir özeti aktararak, yazımıza son vermek isteriz:

“Gelinen nokta, Kıbrıs Türkleri için geriye ve kötü günlere gidilmesine imkân olmayan olumlu bir noktadır. Bundan böyle daha iyi, daha güzel günlere gidilebilir. Bunu başarmak bize kalmıştır. Yeni yılda (1970) birbirimize daha sıkı bir şekilde destek olmak, davamıza sımsıkı sarılmak, sosyal, idari ve ekonomik problemlerimizi birbirimize inanarak halletme mücadelesine girmiş olacağız. Bu mücadelede bize lazım olan şey iman ve inançtır. Nemelazımcılıktan ve “gün gitsin maaş gelsin’, bakalım ne olacak?“ ortamı içinde tutmak isteyenlerden yana olamayız.

Toplumumuz, büyük bir ölüm-kalım, haysiyet ve hürriyet savaşını akla gelmedik müşküller ve kısıtlamalara rağmen, şerefli bir şekilde ve başarıyla vermiştir. Bundan sonraki mücadele elde edilenleri değerlendirme mücadelesidir. Bunu mücahit ruhu ve en kötü günlerde toplumumuzun göstermiş olduğu iman birliği ile muhakkak yapacağız, başaracağız. Cephemizi bozmak, zayıflatmak ve bizi ‘her şey kötüdür, kötüye gidiyor’ propagandaları ile yıkmak isteyenlere bu fırsatı vermeyeceğiz.

Daha iyi çalışacağız ve daha imanlı bir şekilde tarihi mücadelemize devam edeceğiz. Anavatandan almakta olduğumuz yardımları da daha iyi bir şekilde kıymetlendireceğiz. Kalkınma savaşımıza kendi kaynaklarımızdan ve tasarruflarımızdan katmak suretiyle hız vereceğiz. Mücadelemizi ideoloji mücadelesi haline getirmek isteyenler karşısında katıksız, milli şuurla ve Atatürk ilkeleriyle direneceğiz.”

Rumların, ENOSİS’i gerçekleştirmek için 1963’te başlattıkları kanlı mücadelenin sonuçsuz kaldığını ve Türklük ile Türkiye ayakta kaldığı sürece neticesiz kalmaya mahkûm olduğunu ifade eden Dr. Küçük ve Denktaş, bu günkü fiili durumun, Rumların Kıbrıs’ı Yunan adası haline getirme mücadelesinden doğduğunu hatırlatmışlardır.

Bundan 50 yıl önce mücahitlere ve polislere yapılan bu konuşmayı paylaşmak istedik. Başta siyasiler olmak üzere; herkesin bunu okuması ve geçmişte çok zor şartlar altında verilen mücadelenin bizleri bu günlere nasıl taşıdığını bir nebzecik de olsa bilmesi, anlaması ve anımsaması gerektiği inancındayız.

Ortadoğu kazanı kaynarken, mücadelemizden bir örnek…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.