Sevgili dostlar, deprem haberini duyduğumuz 6 Şubat Pazartesi sabahından beri sizlerden pek çok mesaj ve telefon geldi. Gelmeye devam ediyor. Ülkemizdeki depremzede yakınlarına ve Türkiye’mizdeki deprem bölgelerine pek çoğumuz gibi ben de elimden geleni yaptım. Mesaimi acil durumlar dışında, onlar için yaptım ve yapmaya devam edeceğim.
Ancak, uzaktan ve yakından gelen pek çok mesaj ve telefon; kayıpların yakınlarının yakınlarındandır. Evladını, eşini, dostunu kaybeden kişilere yönelik ziyaretlerimde de aynı konu dikkatimi çekmiştir. Yas tutana nasıl yaklaşacağımız konusu, acıların bir araya getirdiği bizler için önem taşıyan bir konudur.
“Asrın felaketi” dediğimiz bu depremde, can kayıplarının yanında, bir daha eskisi gibi olmayacak yaralı bedenler ve duygusal bütünlükler hepimizden destek beklemektedir.
Acı çok. Ancak, acının yaşanma biçimi çok farklı.
Bana gelen mesajları burada tek tek paylaşmayı uygun görmedim. Hepsi, bu küçük toplumun ve Türkiye’mizin yüreği büyük insanlarının, sevdiklerine ve tanımadıkları depremzedelere yardım etme, destek çıkma çabasına yöneliktir. Acı olsa da bu, insanlık adına gurur vericidir.
Bu nedenle bugün, depremin ardından bana gelen mesajlara, şahsen sorulan sorulara, topluca yanıt vermeyi uygun gördüm.
Yaşadığımız deprem felaketi; insanın duygusal bütünlüğünün taşıyamayacağı kadar ağır bir yüktür. Travmadan söz ettiğiniz zaman, kişiyi aşırı korkutan, güvensiz, çaresiz, acı içinde hissettiren ve çözümsüzlük duygusu ile sarsan her şey akla gelmektedir.
Her duyumsadığımız acı, yaşadığımız her stres ya da kayıp; travma yaratmaz. Yaşlı büyüğümüzün yaşama doğal vedası da yas tutmamıza neden olur. Ama travma yaşamayız. Anılarımızla yola devam etmeyi başarırız. Veya iş değiştirme, borçlanma gibi stres yaratan faktörler; illa ki bizi depresyona düşürmez. Etkilenir, çabalar ve yola devam ederiz.
Yaşanılan olayın, durumun sürekliliği ve duygusal-bedensel bütünlük üzerinde yaptığı tahribat travmaya neden olur. Özellikle kaybetme korkusu, ölüm, yalnız ve çaresiz hissetme; insanı derinden sarsan duygu durumları ve yaşantılardır.
Felaketin çok uzun sürmesi gerekmez. Yaşamın uzunca bir bölümü devam eden ihmal ve istismar, savaş, işkence, tecavüz, açlık gibi zehirler yanında, deprem, ölümcül akut hastalık, kaza gibi kısa süreli yaşantılar da kişinin derin acılara gömülmesine neden olabilir.
Beklenmedik olay ve yaşantılar; tıpkı deprem gibi, tek başına kişileri can evinden vuracak güç taşır.
Şu an ateş düşen yürekler ve onların yakınları olarak yastayız. İnsan olmanın gereği elbette ama yaşanılan acılar, kayıplar; taşınamayacak kadar ağırdır. Bu yük, her yaşanılan anda artar. İnsanın insana zulmünü fark edersiniz, biraz daha artar. Gidenin dönmeyeceğini anlarsınız daha da artar. “Şunu yapsaydım, kurtarır mıydım, neden gönderdim, neden engel olamadım, neden kurtulan ben oldum…” gibi iç hesaplaşmalar ise, karanlık çıkmazlara savurur.
Yani, doğal olmayan, beklenmedik kayıplar, yaralanmalar, yıkımlar; insanın duygusal bütünlüğünü yerle bir edecek güçtedir. Deprem gibi. Kayıplarının ve yaşadıklarının ardından, duygusal enkazlarının altından kalkmayı istemeyen, yüz binlerce acı çeken var.
Deprem felaketinin ateş düşürdüğü yüreklere baktığınızda; ilk fark edecekleriniz çaresizlik, korku, yaşamaya yönelik isteksizlik, ölme arzusu ve güvensizliktir. Uykunun bozulduğunu görürsünüz. Uyur gibidir veya hiç uyumaz. Gözü açıktır veya kapalı; “o” ana takılmıştır. Evladının cansız bedenine dokunduğu ana belki, ya da haberini aldığı noktada kalmıştır. Veya, hâlâ bütün hücrelerinde deprem devam etmektedir, belki artık bu anda bile değildir. Ayrı bir dünyaya çekilmiş ve sizden kopmuştur. Siz elini tutmak istersiniz, teselli etmek, bir şeyler yedirmek… O her şey yolundaymış gibi gülümser ve ana karnına döner gibi içine kapanır.
Saatler geçer, yemek istemez, su içmez. Kâbuslarının yarattığı ateş çemberinden size geçit vermez.
Sinirsel çöküntü deriz, alışacak, geçecek deriz ama Travma Sonrası Stres Bozukluğuna (TSSB) eşlik eden bir Depresif çöküntüye teslim olmak üzeredir veya olmuştur. O toparlayamadıkça, bazılarınız, “aklını mı kaybetti” diye korkuya düşersiniz. Yok, aklını kaybetmemiştir ama tüm hücreleriyle, nöronlarıyla ve duygusal bütünlüğüyle acı çekmektedir.
İnsanın kontrolünün, aklının, duygularının girmek zorunda kaldığı bu sınavda, başarılı olması çok da kolay değildir.
Tedirgin bir yaşam, stres, gerilim, çaresizlik, yapacak bir şeyin kalmadığı duygusu; ateş düşen yüreklere uğramaz sadece. Onların kurtarılma sürecinde çalışan her profesyonel ve gönüllü kurtarma ekibi üyeleri de TSSB ve depresyon tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Doktorlar, hemşireler, psikologlar, itfaiyeciler, madenciler, askerler, polisler ve işi gücü bırakıp, iş aletleriyle o bölgeye akın akın giden bütün gönüllüler. Kurtarabildiklerinden ziyade, ulaşamadıkları çığlıklar, çok uzun zaman kulaklarında ve yüreklerinde takılı kalacak.
Bilmemiz gereken, depremin yarattığı çöküntü devam ediyor ve doğru müdahaleler olmazsa, kalıcı hasarlara neden olabilir.
Kişi, Depresyon, TSSB, Anksiyete Bozukluğu gibi bir geçmişe sahipse; depremin onun üzerinde daha ağır sonuçlara neden olma olasılığı oldukça yüksektir. Ancak, bu tarz duygusal acılar yaşamamış kişiler de benzer tehdit altındadırlar.
Depremzedelerin, evlatlarını, ailelerini kaybedenlerin ve kurtarma sürecinde çalışanların yakınlarına düşen; bu kişilerin gündelik yaşamsal akışlarını dikkatle takip etmektir. Uykuları, beslenmeleri, tepkileri, tepkisizlikleri, her şey yolundaymış gibi davranmaları, böyle bir felaket yaşanmamış gibi
görünmeleri; dikkat çekicidir. Onar, “kolay” atlatanlar değildir. Onlar, şok ve acı ile yüzleşemeyenlerdir. Çok önemli bir şeyler yolunda gitmemektedir ve profesyonellere gerek vardır.
Acının, travmanın ifadesi her bir insanda farklıdır. Sakın, “her şey yolunda” gafletine düşmeyelim. Acıyı ifade edebilmek ile yansıtamamak, inkâr etmek duygusal bütünlüğün parçalandığını gösteren ortak tepkilerdir.
Depremden doğrudan etkilenmeyen kişiler de bu süreçte, bir sınavdan geçer. Acıyı paylaşmak, elinden geleni yapmak, sahip çıkmak gibi olumlu davranışlara rağmen; pek çok insan, geleceğe yönelik umutsuzluk ve anlamsızlık duygularının etkisi altındadır. Empatik yaklaşımın diz boyu yaşandığı bu günlerde, gergin, umutsuz ve dünyevi görevlerine ilgisiz kişilerde artış vardır. Akılları ve duyguları bu felakete esir düşmüş durumdadır. Depremden doğrudan etkilenmeyen pek çok kişi endişelerinin ıstırabını yaşamaktadır.
Dost ve akrabalar, bu süreçte yanlış teselli verme yoluna gitmemeye dikkat etmelidirler. Evet, acıyı hafifletme gayretleri anlaşılabilirdir ama öncelik acıyı beraber yaşamak, paylaşmaktır. Diğer çocuklarını hatırlatarak kaybettiğinin yasını unutturmaya çalışmak, yastaki kişiye daha çok zarar verir. Veya “herkes ölür” önermesinin ne yeri ne de zamanıdır. Veya “artık toparlanmalısın, hayat devam ediyor” kalıp cümlesi için de çok erkendir. Kaybedilen her can yaşadı da. Kaybettik diye artık onlar “yok” gibi davranmaya kalkışmak; acı içindeki kişiye yapılmaması gereken bir yanlıştır.
Öncelikle yakınların, sosyal ve duygusal desteği çok değerlidir. Yalnız bırakmayın, kendi kabuğuna çekilmek istediğinde bile, denetleyin. Yıkıcı duygusal deneyimlerin, bedensel bütünlük üzerinde hasar yapma olasılığı vardır. Bunu dikkate alın ve tıp doktorlarının müdahalesine izin verin.
Deprem kâbusunun içinde olanlar; bu kaostan çıkmak için tıbbi, psikolojik ve sosyal desteğe ihtiyaç duymaktadırlar. Zamanla geçecek diyemeyiz ama yaralı olsa da yaşam yolunda yürümeye devam etmeleri için, yanlarında olmalıyız. Zaman iyi bir merhemdir ancak, doğru kullanılırsa. Unutturmaz ama yolda yürümeye devamı sağlar.





Yorumlar kapalı.