Bütün canlı varlıklarda olduğu gibi, insan da beslenerek büyür, gelişir ve hayatiyetini devam ettirir. Bir farkla ki, diğer canlılar için alınan gıdaların haram veya helal olması bir mana ifade etmezken, akıl ile mücehhez kılınmış, peygamberler ve ilâhî kitaplarla irşat edilmiş insanoğlu için, boğazından geçen lokmaların haram veya helal oluşu önem arz etmektedir. Dinin en mühim vazifesi neyin haram neyin helal olduğunu vaz etmektir. Zira, tartışmalı olmakla birlikte, insan aklı bunu tespit etmekten acizdir. Kur’an-ı Kerim’in bir ismi “Furkân”dır. Yani o, hakkı batıldan, doğruyu eğriden ve helali haramdan ayıran bir kitaptır. Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- de, hayatını ciddi bir haram helale dikkat hassasiyeti içinde geçirerek bizlere örnek olmuştur.
Mü’minlerin ihtimamla üzerinde durmaları gereken hususlardan biri de helal yiyip Allah’a şükretmektir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların helal ve temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” (el-Bakara 2/172)
Âyet-i kerime, mü’minlere hitapla başladığı için, ihtivâ ettiği emirler, özellikle mü’minleri alakadar etmektedir. Burada iki emir yer almaktadır:
Bizlere ihsan edilen rızıkların temiz ve helal olanlarından yemek; kötü ve haram olanlarından kaçınmak,
sâdece Allah Teâlâ’ya kulluk şuuru ile yine O’na şükretmek.
Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinden biri de “er-Rezzâk”tır. Bu isim, her bir varlığa hakiki manada rızık verenin Yüce Allah olduğunu bildirir. Nitekim âyet-i kerimelerde, “Yeryüzünde rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur.” (Hûd 11/6), “Nice hayvanlar var ki, rızkını (biriktirip yanında) taşımıyor. Onların da, sizin de rızkınızı Allah veriyor.” (el-Ankebût 29/60) buyrularak Hak Teâlâ’nın bu sıfatına dikkat çekilir.
İhsan edilen rızıkların maddi ve manevi yönden temiz olanlarından yemek zarûreti vardır. Zira bunların helali olduğu gibi haramı da, temizi olduğu gibi temiz olmayanı da mevcuttur. Rızıkların temizlerinden ve kimsenin hakkı geçmeden, meşrû şekilde kazanılan helallerinden insana yakışır tarzda yemelidir. Yemede ölçülü olmak gerektiği gibi helal, hoş ve temiz şeyleri de haram tanımamak lazımdır.
Habîb-i Ekrem Efendimiz, bir insanın duâsının kabul edilebilmesi için, harâm ve helâle dikkat etmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle buyurur:
“Allâh Teâlâ temizdir, ancak temiz olanları kabul eder. O, peygamberlerine emrettiği şeyi mü’minlere de emretmiştir. Cenâb-ı Hak peygamberlere:
«Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin ve sâlih ameller işleyin!» (el-Mü’minûn 23/51) buyurmuştur. Mü’minlere de aynı şekilde:
«Ey îmân edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin!» (el-Bakara 2/172) buyurmuştur. Bir kimse Allâh yolunda uzun seferler yapıyor. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: Yâ Rabbî! Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Halbuki onun yediği harâm, içtiği harâm, gıdası da harâmdır. Böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir!” (Müslim, Zekât, 65)
Mü’min, temiz ve helâl olan rızıklardan geçimini temin edecek, kendisine bu nimetleri ikram eden Allah Teâlâ’ya şükredecektir. Helal ve temiz rızıklarla beslenen vücudunu, görünen ve görünmeyen azalarını, yaratılış gayelerine uygun kullanacaktır. Çünkü şükrün gerçek bir şekilde yerine getirilmesi, nimeti ihsan edene bu suretle karşılık vererek saygı göstermektir. Meselâ, mânevî hakikatleri keşfedebilmek, hayrı şerden ayırmak ve Allah Teâlâ’yı tanımak için verilmiş olan aklı o istikamette kullanmalı, aksine yeryüzünde fesat çıkarmak ve insanların haklarına saldırmak için kullanmamalıdır. Yine neslin devamı için verilmiş olan bir azayı, meşru yollarla nesli çoğaltmak için istimal etmek onun şükrü sayılacağı gibi, onu nesli yok etmek için kullanmak en büyük nankörlüktür. Temiz ve helal olan şeylerden yemek de, insan olmanın bir şükrüdür. İnsanlığın kıymetini bilmeyerek necis ve haram şeyler yiyenler, nimete karşı nankörlüğe düşecekleri gibi, nimete nankörlük edenler de maddî ve manevi pislikten kurtulamazlar.
Müfessirlerin açıklamalarına göre âyet-i kerimedeki “yiyiniz” emri mutlak olup “mübahlık” ifade eder. Yeme ve içme gibi sırf kulların iyiliğine meşru bir şekilde yararlanma imkânı bahşeden emirler, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir vazife değil, birer hak teşkil ederler. Bunlar vazife gibi vacib kabul edilecek olursa, yapılmadığında ceza lazım gelir. Bu ise lehte olduğu açık olan bir emrin aleyhe dönmesini gerektirir. Buna göre helalinden yemek bir hak, fakat haramdan kaçınıp Allah’a şükretmek bir vazifedir. Bununla birlikte “yiyiniz” emrinin mübahlık ifade etmesi, bir kısım “yeme”lerin vacip olmasını engellemez. Zira yemenin farz olan kısmı da vardır. Mesela bir insanın ölmeyecek kadar yemesi farzdır. Bir kimse, imkânı olduğu halde yemez de açlıktan ölürse intihar etmiş sayılır ve günahkar olur. Sonra zarûret miktarından fazla olarak ibadete kuvvet kazanmak için yemek mensuptur. Doyacak kadar yemek mübah, ondan fazlası ise haramdır. İşte “yiyiniz” emri mübah derecesine kadar yeme şekillerinin tümünü içine almaktadır.
“Şükrediniz” emri ise vücûb fade eder. Yani kullar, verdiği nimetlere karşılık Cenâb-ı Hakk’a şükretmekle mükelleftirler. Şükür, verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalb ile gösterilen saygı ve karşılık, iyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sahibini övmek demektir. Türkçede kullanılan “teşekkür” ve “şükran” kelimeleri de aynı manadadır. “Hamd” ve “medih” kelimeleri de mana itibarıyla şükür kelimesine yakındır.
Mü’min, Rabbine olan şükür borcunu üç yolla ifa eder:
Dili ile nimet vereni zikreder ve onu över. “Rabbinin nimetine (ihsanına) gelince, onu minnet ve şükranla yâd et!” (ed-Duha 93/11) âyeti bunu bildirir.
Kalbi ile nimeti vereni tanır ve onu tasdik eder.
Fiilleri yani vücudun bütün azalarıyla Rabbine şükreder. Her çeşit nimeti veren Allah Teâlâ’nın emir ve yasakları, vücudun hangi azasını ilgilendiriyorsa, o azanın, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmesini sağlar. “Ey Davud ailesi şükür için çalışın!” (Sebe’ 34/13) hitâbı, “Allah’a ibâdet edin, fiil ve hareketlerinizle şükür vazifenizi yerine getirin” demektir.
“Allah, sizi analarınızın karnından, hiç bir şey bilmez halde çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (en-Nahl, 16/78) beyanıyla, ihsan ettiği nimetler mukâbilinde bizden teşekkür isteyen Yüce Rabbimiz, şükür ve nankörlük hususunda beşerî iradeyi hür bırakmış, ancak nankörlüğün kötülüğünü ve şükrün faziletini bildirmiştir:
“Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah müstağnidir, her türlü övgüye layıktır.” (Lokman, 31/12) Nankörlük edenin kötülüğü kendine ait olduğu gibi şükredenin faydası da yine kendine aittir. Küfrün de şükrün de karşılığı sahibine dönecektir. Daha mühimi, şükür nimetlerin ziyadeleşmesine vesile iken, nankörlük nimetlerin elden gitmesine sebep olacaktır:
“…Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırır da artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azâbım pek şiddetlidir.” (İbrâhîm 14/7)
Hadis-i kudside şöyle buyurulur:
“Ben’im ile insanlar ve cinler arasındaki durum son derece câlib-i dikkattir: Onları Ben yaratıyorum fakat Ben’den başkasına kulluk ediyorlar; onları Ben rızıklandırıyorum fakat Ben’den başkasına şükrediyorlar.” (Rûhu’l-Beyân, I, 276)
Bu sebeple Resulüllah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, tam manasıyla imân eden müminlerin, diğer insanlara benzemediklerini, varlıkta da yoklukta da küfürden uzak olduklarını, sabır ve şükür ile hareket ettiklerini haber vererek: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa şâyandır. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sâdece mü’minde vardır. Sevinecek olsa şükreder, bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)
Hasılı, Allah’ın emrini dinleyen, ona gönülden boyun eğen, hal ve seciyeleri sadece Allah’a kulluk olan mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ın helal kıldığı ve temiz olduğunu beyan buyurduğu nimetlerden itidal üzere istifade edecek, şeytanın adımlarına tabi olarak Allah’ın helal kıldığı şeyleri haram kılma hatasına düşmeyecek, bu nimetlere karşı Yüce Allah’a şükredeceklerdir.





Yorumlar kapalı.