Sözcükbilim
Sözcükbilim dilin sözvarlığını, türetmede görev alan biçimbirimlerini, bileşik sözcük, deyim, atasözü ve kalıplaşmış söz gibi öğelerini incelemeye yönelen, bu öğelerin kökenlerini araştırarak biçim ve anlam açısından gelişmelerini saptamaya çalışan dilbilim dalıdır. Eğer çok kısa bir tanımını yapmak istersek, “sözcükbilim, dilin sözvarlığını inceleyen bilimdir” diyebiliriz.
Bu incelemeler değişik dillerin gereçlerine dayanılarak gerçekleştirilirse ve bu çalışmalardan bütün diller için geçerli birtakım sonuçlar çıkarılırsa, bu bilim dalı genel bir nitelik kazanarak ‘Genel Sözcükbilim’ adını alır. Eğer belli bir dilin sözvarlığı içinde ya da ilişkili olduğu dillerdeki karşılıklarıyla birlikte ele alınırsa bu ‘filolojik’ bir çalışma olur. Böylece belli bir dil ailesi, örneğin Ural-Altay dilleri temel alınacak olursa ‘karşılaştırmalı sözcükbilim’ incelemesine girişilmiş olunur.
Sözcüklerin temeline inebilmek için genel olarak geçirdikleri tarihsel gelişmelere uzanmak eski ve en eski biçimlerine (edgü>eygü>eyü>eyi>> iyi) ulaşmak gerektiği için, bu çalışmalar çoğunlukla artzamanlı yöntemle yürütülür. Belli bir dönemin sözvarlığının incelenmesinde ise eşzamanlı yöntemin uygulanması gerekir.
Sözvarlığına eğilen sözcükbilim, dilbilimin başka alanlarıyla ilişkili ve bunlardan bazılarıyla iç içedir. Kimi dilbilimciler sözcükbilimin çerçevesini çok geniş tutarak onu, adbilim ve anlambilimi de kapsayan bir araştırma alanı olarak sayarlar. Örneğin Rus dilbilimci V. A. Zvegintsev bu görüştedir. St. Ullmann ise daha değişik bir anlayışa sahip bulunmakta, bu bilim dalının ‘sözcüksel biçimbilim’ ve ‘sözcüksel anlambilim’ adı verilebilecek iki ayrı alanı bulunduğunu ileri sürmektedir.
Ancak bize göre anlambilim öteden beri sözcüklerden hareket ederek anlama yönelen, adbilim ise kavramlardan yola çıkarak bu kavramların değişik dillerdeki adlandırılış biçimini inceleyen birer alan olduklarından, temelde her ikisi de sözvarlığını işleyen dilbilim dallarıdır. Bu bakımdan sözcükbilimle yakınlıkları göz önünde tutularak kimi dilbilimcilerin yaptığı gibi geniş bir çerçeve içinde, bir arada düşünülmeleri gerekir.
Sözvarlığı
Sözcükbilim dilin sözvarlığını inceleyen bir dilbilim dalı olduğuna göre, önce sözvarlığı konusu üzerinde durmak ve bu varlığı oluşturan öğeleri teker teker belirtmek zorundayız. Bilindiği gibi insan yaşamında birinci derecede önemli olan, çok kullanılan ve tarihsel süreç içerisinde en az değişikliğe uğrayan sözcüklerin tümüne sözvarlığı diyoruz. Ana dil ve yabancı dil öğretimi yönünden temel sözvarlığının belirlenmesi çok önemlidir. Yapılan son araştırmalar, konuşma ve yazı dilinde ortalama sözcük sayısının 4500 – 5000 dolaylarında olduğunu göstermektedir. Temel sözvarlığına giren sözcük sayısının 2000 dolayında olduğu kabul edilmektedir.
Sözcükler
Sözvarlığı denince akla ilk gelen elbette sözcük olacaktır. Ancak hemen belirtelim ki dilbilimciler sözcük yerine daha çok ‘gösterge’ terimini kullanırlar. Dilin öteki öğeleriyle çeşitli ve sıkı ilişkiler içinde bulunan sözcük, özellikle somut kavramları yansıttığında zihinde tek başına belli bir tasarım uyandırabilecek niteliktedir. Örneğin Türkçedeki at, elma ve güneş gibi sözcükler bir Türk’e söylendiğinde, onun zihninde tek tek belirli tasarımlar uyanır. Soyut kavramlardan saydığımız korku, arkadaşlık, acıma, pişmanlık gibi sözcükler de her dilde belli bir duygu ya da düşünceyi yansıtabilen birimlerdir.
Burada hemen hatırlatmak gerekir ki bugün geleneksel dil çalışmalarında egemen olan tutumu benimseyemeyiz. Dili tek tek sözcüklerden oluşan bir bildirişme aracı olarak göremeyiz. Bunun tam tersine dil dediğimiz dizgenin birbiriyle çok sıkı ilişkili, birbiriyle değerlenen birimlerden oluştuğunu düşünmek zorundayız.
Demek ki dildeki sözcükler, cümle içindeki görev ve işlevlerine göre farklı anlamlar kazanabilir. İşte, dilin birimleri böylesine karmaşık yapılardır; dizge içindeki görevlerini, çeşitli zihin işlemlerinin gerçekleşmesiyle yerine getirirler.
Her dilin sözvarlığını oluşturan sözcükleri, yerli sözcükler ve yabancı sözcükler olmak üzere ikiye ayırabiliriz.
Yerli sözcükler
Bir ulusa atalarından kalmış olan, en eski metinlerde görülen ve önemli sayılan sözcüklere denir.
Bunlar organ adları, yiyecek-içecekle, tarım araçlarıyla, insanlarla yakın ilişkili bulunan hayvanlarla ilgili adlar, akrabalık adları ve sayı gösteren sözcüklerdir. Türkçeden örnek verecek olursak en eski metinlerimizde geçen baş, ayak, kol, göz, kulak, boğaz, tarla, yemiş, su, koyun, boğa, bir, iki, üç, tümen (onbin) gibi sayı adları verilebilir.
Yabancı sözcükler
Her dilde bulunan yabancı sözcükleri iki bölüme ayırabiliriz.
Yerleşmiş Yabancı Sözcükler: Bunlar, girdikleri dilde uzun süre kullanılan ve o dilin ses ve yapı özelliklerine uyan, geniş bir kullanım alanı olan sözcüklerdir. Örneğin Türkçedeki tarçın, Farsçadaki dârû-yi Çin (Çin ilacı) tamlamasının değişik biçimidir. Aynı yoldan, Far. Câr-ı şeb (gece örtüsü) çarşafa dönüşmüş, yine Farsçadan dilimize geçen dîvâr, Türkçenin ünlü uyumu kuralına uyarak, uzun ünlüleri kısalarak duvar olmuş, Farsça hâste sözcüğü ise ünlü uyumuna uyarak hasta şekline dönüşmüştür. Latince kökenli mensa Türkçede masa olarak kullanılmış, tegula ise tuğla şekline dönüşerek yerlileşmiştir. Ayrıca Türkçenin yapısına uymayan Arapça kâlib kalıp’a, hamir ise hamur’a dönüştürülmüştür.
Her dilde yabancı öğelerden bir bölümünün de kulakta bıraktıkları ses izlenimi aracıyla, sesçe kendisine benzeyen yerli sözcüklere dönüştürüldüğü görülür. Birçok özel adları da içeren bu olaya halk etimolojisi denilmektedir ki niteliği dolayısıyla yerlileştirme biçiminde adlandırılmasının daha doğru olduğunu sanıyoruz. Türkçede atlı karoça’nın atlı karıncaya çevrilmesi aynı olayın belirtilerindendir.
Bir ulusun konuştuğu dilin sözvarlığının incelenmesiyle bu ulusun tarih boyunca hangi toplumlarla ilişkide bulunduğu hususunda sağlam ipuçları elde edilebilir. Örnek olarak 8.yüzyıldan bu yana Türkçenin sözvarlığını incelediğimizde tarih sırasına göre Çin, Sanskrit, Arap, Fars, Rum, İtalyan, İspanyol, Fransız, Alman, İngiliz dilleriyle, dolayısıyla uluslarıyla olan ilişkileri ortaya koyabiliriz. Eğer yapma, türetme değilse, dilde bir sözcüğün hangi tarihte ilk olarak kullanıldığı çoğu kez bilinmez. Ancak kimi sözcüklerin dilde kullanımlarının bir zaman sonra sona erdiği, bunların küçük bir alanda, belli dil gruplarınca kullanıldıktan sonra yavaş yavaş unutularak öldükleri görülmektedir. Biz bu olaya sözcük ölümü diyoruz.
Yerlileştirilmiş Yabancı Sözcükler: Bu öğeler dilde yaratıcılıklarını belli eden, alındığı dildeki ses özelliklerini koruyan sözcüklerdir. Türkçede çok kullanıldığı halde ünlü uyumuna uymayan istasyon, devalüasyon, prefabrike, televizyon, telefon, konsültasyon… bunlara örnek gösterilebilir.
Temel sözvarlığı
Yerli sözcüklerin bir bölümü çekirdek sözcükler veya temel sözvarlığı olarak adlandırılır. Her dilde kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşayan bu öğeler insan yaşamında birinci derecede önemli olan, insana ve çevresine ilişkin önemli kavramları yansıtan sözcüklerdir. Bunlara örnek olarak, baş, burun, kol, omuz gibi organ adlarıyla, balık, et, su, buğday, bulgur gibi nesnelerle insanın yakın ilişki içinde bulunduğu at, inek, köpek, keçi, kedi gibi hayvanlar ile en çok kullanılan ve soyut eylem gösteren almak, satmak, vermek, gitmek, koşmak, yürümek gibi sözcüklerle, bir, iki, on, yetmiş, doksan gibi sayı adları gösterilebilir.
Temel sözvarlığı adı verilen bu sözler dilde en az değişen öğelerdir. Bin yılda bu varlığın ancak aşağı yukarı %20’si değişikliğe uğrar.
Dildeki herhangi bir sözcüğün temel sözvarlığının bir üyesi olup olmadığı konusunda karar verebilmek için elde birtakım ölçütler vardır. Bu ölçütlerden biri, sözcüğün insanoğlunun yaşamında birinci derece önemli kavramları yansıtmakta olmasıdır. İkinci bir ölçüt olarak kimi dilbilimciler, bir sözcüğün yeni öğeleri, bileşik sözcükleri türetme değeri üzerinde durmaktadırlar.
Türkçedeki ‘dış’ ve ‘alt’ sözcüklerini bu açıdan ele alacak olursak, bunların dışsatım, dışişleri, dış ülke, dış merkez; altgeçit, altyapı, altçene, altyazı gibi bağdaştırmalarla bu özelliği gösterdiğini görürüz. Üçüncü bir ölçüt olarak, bir sözcüğün çeşitli anlam aktarmalarıyla kullanım alanını geliştirme gücü söz konusu edilmektedir. Burada sözcük anlamlarının sayısı ne kadar çoksa, sözcüğün konuşmadaki sıklığının o ölçüde fazla olduğuna dikkat çekilmektedir. Ayrıca bir sözcüğün temel sözvarlığından sayılması için onun çeşitli deyimler arasında, bu deyimlere temel olarak kullanılması da gösterilir. Türkçedeki göz, el, yüz, iç, ekmek gibi öğeler, kanımızca her iki ölçüt için de yeterli örnekler sayılabilir.
Dilde kullanılan sözcük sayısı
Bir dildeki sözcük sayısı ne kadar büyük olursa osun, günlük konuşmalarda kullandığımız sözcüklerin sayısı, sanıldığından çok daha küçük, yaklaşık birkaç bin sözcüktür. Yapılan incelemelere göre kimi ünlü yazarların bile söz dağarcıkları 5.000 sözcük dolayındadır. Verlee adlı bilgin, basit kimselerin 2.000’den biraz çok, eğitim görmüşlerin ise en az 4.000-5.000 dolayında sözcük kullandığını ileri sürer.
Ancak hemen ekleyelim ki sözcük sayısı, yazarların niteliklerine ve işledikleri konulara göre değişir. Çeşitli konu ve kavramlara değinen, sözvarlığı geniş olan bazı yazarlarda bu sayının çok yükselmesi doğaldır. Elimizde sayımlara dayanan kesin sonuçlar olmamakla birlikte, ünlü Türk yazarı H. Rahmi Gürpınar’ın sözvarlığı oldukça zengindir. Genel olarak konuşma sırasında sözcüklerin seçilişinde gerek konuşmanın içinde bulunduğu durum ve koşullar, gerekse onun çeşitli bakımlardan meslek, yaş gibi taşıdığı nitelikler ve hitap ettiği kimsenin nitelikleri etkili olur.
Böylece sözvarlığı içinden belli öğeler değil, duruma ve niteliklere uygun olanlar seçilir. Örneğin kültürlü bir kimse, kültürsüz bir kişi ile konuşurken bazı kavramları karşısındakinin anlayabileceği şekilde basitleştirerek kullanmaya, hatta bunlardan bazılarını da hiç kullanmamaya özen gösterir.
Sıklık
Sözcükbilimde sıklık, bir dilin sözcüklerinin öteki sözcüklere oranla daha çok ya da daha seyrek kullanılması anlamına gelir. Her dilde bazı sözcükler öteki öğelerden daha sık kullanılır. İlkokulun ilk sınıflarındaki öğrencilere ya da yabancı bir dili öğrenmeye başlayanlara ilk aşamada öğretilmesi gereken sözcüklerin hangileri olduğu, dilin sözcüklerinin hangi sıraya göre tanıtılması saptanırken değişik gereksinmeleri karşılayan anadili ve yabancı dil sözcükleri hazırlanırken dildeki öğelerin sıklıklarının bilinmesi gerekmektedir.
Özellikle eğitim bilimcilerinin yararlandıkları sıklık dizelgeleri, belli metinlere dayanılarak oldukça geniş tutulan bu metinlerde, hangi sözcüklerin daha yüksek sayıda geçtiğinin saptanması yoluyla elde edilir. Kuşkusuz bu alınan sonuçlar dillerin yapılarına ve çeşitli niteliklerine, bu dilleri konuşan ulusların yaşam özelliklerine göre dilden dile değişecektir. Ancak kimi kavramlarda, diller arasındaki yakınlık ve koşutlukların belirmesi beklenmelidir.
Belirtme öğesinin bulunmadığı Türkçeye ait bir sayımda, Almancada olduğu gibi, bu öğelerin ön planda yer almaları söz konusu olamaz. Türkçede yapılan incelemelerde, dilimizde en çok yardımcı eylem, zamir ve bağlaç gibi unsurların en çok başvurulan öğeler olduğu saptanmıştır. J. E. Pierce’in Türkçe üzerindeki inceleme sonuçlarına göre, konuşma dilinde ve yazı dilinde en çok kullanılan üç sözcük şöyle saptanmıştır: Konuşma dilinde, 8742 kez ‘demek’ sözcüğü, 4673 kez ‘bir’ sözcüğü, 3278 kez ‘bu’ sözcüğü, yazı dilinde ise, 5589 kez ‘bir’ sözcüğü, 2170 kez ‘bu’ sözcüğü, 2053 kez de ‘olmak’ sözcüğü yapılan bilimsel anket sonucu belirlenmiştir.
Bu dizelge içinde, konuşulan dille yazılan dil arasında ayrımlar bulunması doğaldır. Bunlar dilin çeşitli kesimleri arasındaki başlıklara ışık tutar. Örneğin ‘ve’ bağlacının konuşma dilinde, ilk 5. sıra içinde yer almazken yazı dilinde 5. Sırada bulunması, yazı dili ile konuşma dili arasındaki ayrımdan kaynaklanır.
Sözcük ölümü
Her dilin sözvarlığını oluşturan sözcüklerden büyük bir bölümünün, zamanla dil içi ve dil dışı çeşitli etkenlerle unutulduğu görülür. Ancak bu unutulan ve ölen sözcükler, lehçe ile ağızlarda daha uzun bir süre yaşamlarını sürdürür. Bu nedenle yazı dili, ortak dille lehçe ve ağızlar arasında, sözvarlığı açısından her zaman ayrımlar bulunur. Dilde “sözcük ölümü” adını verdiğimiz bu olayın en başta gelen nedeni sözcüğün gösterdiği nesnenin, toplumun ve bireyin yaşamında artık yeri kalmaması, tanınmaz olmasıdır.
Toplum yaşamındaki siyasal değişmeler de sözcük ölümüne neden olur. Osmanlı sarayı, ordu ve yönetim düzeniyle ilgili enderun (devlet adamlarının eğitim gördüğü yer), çorbacı (yeniçerilerde takım komutanı, yüzbaşı), mirliva (tuğgeneral), bostancı başı (şehrin zabıta işlerine bakan askerlerin komutanı) gibi kavramlar, sözcük ölümlerine örnektir.
Ayrıca eski giyim kuşamları yansıtan yaşmak (kadınların ferace giydikleri zaman başlarını ve yüzlerini sardıkları beyaz örtü), setre (düz yakalı ve önü ilikli çuha elbise) gibi sözcükler hep böyle eskiyen, dolayısıyla unutulan kavramlardır.
İşin en acı tarafı şu ki, yabancı dillere karşı duyulan aşırı ilgi nedeniyle Eski Türkçe sözcüklerin çoğu yerlerini zaman içinde yabancı sözcüklere bırakmıştır. Örneğin Türkçe od sözcüğü yerini Farsça ateş sözcüğüne, yazuk sözcüğü yine yerini Farsça günah sözcüğüne, sü sözcüğü yerini Arapça asker sözcüğüne ve us sözcüğü de yerini Arapça akıl sözcüğüne bırakmıştır.





Yorumlar kapalı.