Rahmetli dedem Mehmet Nazım Bey okumuş aydın biriydi. Amerikan Akademi’de öğretmenlik yaptı. 1920’li yıllarda sanat dergisi çıkardı. Larnaka Türk Belediyesi 1. Dönem (1958) Belediye Başkanlığı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde de Maliye Bakanlığı Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. 1971’de vefatından önce de Kıbrıs Türk Amme Komisyonu üyeliği yaptı. Rum ve Türk milliyetçiliği ile ilgili gözlemini özetlerken “Türk, milliyetçiliğini sahildeki kuma, Rum ise kayaya kazır” derdi diye annem aktarırdı.
Gelelim bugüne. Bizim çocuklarımız İstanbul’da doğup büyüdü.
Üniversite eğitimi sonrası oğlumuz Londra, kızımız da New York’ta çalışma hayatına atıldılar. Kıbrıs sorununu yaz aylarında adaya tatile gittiğimizde aile ve çevremizden duydukları ve benim anlattığım kadar biliyorlar.
1974’e giden tarihi süreci birkaç kez anlattım. 1974’te 9 yaşında bir çocuk olarak 20 Temmuz’u, 15 Temmuz sabahından başlayarak harekât sırasında yaşadıklarımızı, nereye sığındığımızı neler yaşadığımızı anlattım.1974 öncesini de Türkiye’de Türk olmak kolay, Kıbrıs’ta Türk olmanın zor olduğu uzunca bir dönem de oldu. Buna rağmen adadaki Kıbrıs Türkü hem “Türk” hem de “Kıbrıslı” olmanın aidiyetini bir arada barındırma inancını hiç kaybetmedi ve sabırla mücadele etti.
Kıbrıs sorununun geçmişini anlatırken bugününe de ışık tutan, rahmetli babam Osman Uzunoğlu’nun üniversite eğitimine gitmeden hemen önce bana söylediklerini de ekledim. Rahmetli babam, “Rum yeri gelir sofrasındaki ekmeğini, suyunu, içeceğini bizimle paylaşabilir. Üniversitede birlikte ders çalışıp, ödev yapıp, ortak proje de yapabilirsiniz ama bizden gasp ettiği ve kendinin diye gördüğü devleti bizimle paylaşmak istemiyor. Kafan karışmasın, aradaki farkın bilincinde ol”.
Babam Genel Sekreter olarak emekli olana kadar kuruluşundan itibaren yıllarca mecliste çalıştı. Bir özelliği de 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisi’nin ilk 2-3 Kıbrıslı Türk çalışanından birisi olmasıydı. Klerides’e varana kadar o dönemdeki Rum milletvekillerinin Meclis çatısı altında nasıl bir psikoloji ile mesai yaptığını, Kıbrıslı Türk meclis üyelerine nasıl baktığını gördü ve yaşadı. Babamın 1960-1963 arasında mecliste görüp duydukları ile ilgili dile getirdiği anekdotlara referans vererek oluşturduğu görüşleri hamaset dolu milliyetçilikten arınmıştı ama yine de derinde ve sağlamdı. Şaka yollu bile olsa “ortak devleti bir kez daha deneyelim belki olur” dediğimde de hiç fikrini değiştirmedi. Sinirlenmedi. Gülümsedi ve 1960-63 dönemindeki meclis koridorlarında kendinin birebir tanık olduğu anekdotlara yenilerini ekleyerek anlatmaya devam etti.
Bizim çocuklara dedelerinin bana üniversiteye gitmeden önce söylediklerini aktardıktan sonra yine babamın finalde söylediğini de aktardım. “Bundan dolayı içinde olduğumuz iklimden çıktıktan sonra gittiğin ortamda gaza gelip Rumlar kötü insanlardır yanılgısına sakın düşme. Böyle bir önyargı ne bireysel ilişkilerinde ne de ileride Kıbrıs’a gelirsen doğru bir davranış olmaz” dedi.
Bizim çocuklara dedemin ve babamın aktardıklarını mealen aktardıktan sonra ben de kendi tecrübemden yola çıkarak ekleme yaptım. Bireysel olarak nerede olduğunuz önemli değil, yeri geldiğinde ülkemiz için fark yaratacak ve iş birliği yapabileceğiniz alanları, yetkinliklerinizi ve dost çemberinizi Rum-Yunan demeden geliştirmeye odaklanın diye konuyu sadete getirdim.
Kendimden örnek verdim. 30 yılı aşkın iş hayatımdaki en büyük manevi miraslarımdanbiri KKTC’ye uygulanan ambargoyu deldirterek yatırım yapılmasına liderlik etmektir dedim. Çalıştığım şirket olan dünya devi “kırmızıların” hem merkezini hem de Rumları ve Yunanlıları ikna ederek kendine münhasır bir iş modeli ile KKTC’ye endirekt yatırım yapıp üretim yapmaya ikna eden ekibe liderlik ettiğimi anlattım. Olana kadar imkânsız gibi gözüken bir şeyi Kıbrıs Türküne özgü sabır ile mücadele ederek başardık dedim.
Anlattıklarımı sonlandıracaktım ki bizim çocuklar “Kıbrıs Türkü haksızlığa uğradıysa ve haklıysak, niye kabul görmüyor” diye sordular.
Hadi buyur! Bizim ergenlerin bir anda Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün sebeplerine olan iştahı arttı. Mutlu oldum. Araştırmak ve kendi görüşünüzü oluşturmak için merak iyi bir şey dedim.
Baktım bizim ergenlerden ses yok. Altını doldurmamı bekleyen bakış atıyorlar. Aile içinde nesilden nesile üstüne ekleyerek aktarılan manevi mirası aktarmış olmanın verdiği farkındalıkla duygusallaştım.
Rahmetli dedem ve babam ömür bırakmamış olsaydı torunlardan gelen bu soruya geçen süreyi de göz önüne alarak nasıl cevap verirdi, farklı bir şey söyler miydi diye duraksadım.
Gözlerim buğulandı.
Mesela “Rumlara göre biz Kıbrıslı; Türkiye’ye göre ise yalnızca Müslüman olduğunu ispatlamak durumunda olan Türk’üz…” diye sorulan soruya giriş yaparlar mıydı?
Devamında da “her iki görüşe göre de varlığımızı etnik, ulusal, kültürel aidiyetimizi terk edip varlığımızı ya yalnızca Kıbrıslılığa ya da yalnızca Müslüman Türklüğe armağan etmeliyiz” diye çerçevenin dışından bir yorum yaparlar mıydı?
Nüfusta ve tapudaki kayıtlarda olmayan en önemli varlığımız bu “inadımızdır”. Kıbrıs konusunun bir yerde uzamasındaki etkenlerden biri bizim bu inadımızdır derler miydi?





Yorumlar kapalı.