Oğuz Metiner

Son nefese ne hazırladın?…





Ömür takvimimizde kaç yaprak kaldığını bilmiyoruz… Lâkin her gün dünyadaki ömrümüzden bir gün eksilirken, âhirete bir gün daha yaklaşıyoruz…

Aklı başında bir insana yakışan odur ki, başkaları onun düştüğü durumdan ibret almasından evvel, o başkalarının uğradığı musîbetten ibret alsın.

Peygamberler ve onların zamanlara yayılmış zirve temsilcileri olan Hak dostları da insanlığa, bu dünya yolculuğunun Cennet’te neticelenmesi için dikkat edilmesi gereken hususları ve girilmemesi gereken çıkmaz sokakları haber vermişlerdir…

Dünya, iki kapılı bir kervansaray. Ebediyet yolculuğunda sadece bir durak. Bu sebeple de gönüldeki muhabbet sermayesinin harcanacağı bir mekân değil… Yalnızca ahiret azığının tedarik edileceği bir yer.

Nitekim Ahmed Yesevî Hazretleri şöyle ikaz ediyor:

“Akıllı ve uyanık bir kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felâketten felâkete sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.”

Zira Şeyh Sâdî’nin dediği gibi;

“İnsan dünyaya meyledince, bala düşmüş sinek gibi olur.”

Şâir Ziyâ Paşa da şöyle der:

Dehrin, ne safâ var acabâ sîm ü zerinde;

İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde…

“Şu fânî dünyanın altın ve gümüşünde hiçbir safâ yoktur. Çünkü insan, ebedî âleme yolculuk esnâsında bunların hepsini geride bırakır, yalnız başına sefere çıkar!”

Dünya’ya hâkim olan Zülkarneyn -aleyhisselâm- da, bu hakikatin insanlar tarafından daha iyi idrâk edilmesi için ölmeden evvel şöyle vasiyet etmiştir:

“–Beni yıkayın, kefenleyin! Sonra bir tabuta koyun! Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın! Hizmetkârlarım arkamdan gelsin! Hazinelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişamlı bir saltanat ve dünya mülküne sahip olmama rağmen, kabre eli boş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazinelerimin de bu dünyada kalarak benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyaya aldanmasın!..”

Bir bez kundakta gözlerimizi açtığımız dünyada takdir olunduğu kadar yaşadıktan sonra, bir tahta kundakla ahirete uğurlanacağımızı düşünüp faniliği unutmamak; kalbimizi, nefsânî arzuların işgâlinden korumak için en tesirli ilâçtır.

İnsan son nefesine kadar, nefs ve şeytan ile bir savaşın içinde. Son nefesten sonra bu mücâdele bitecek. Bir daha geriye dönme imkânı da kalmayacak.

Diğer taraftan insan, kendini en iyi son nefeste tanıyacak.

Necip Fâzıl şöyle der:

O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,

Azrâil’e “hoş geldin” diyebilmekte hüner.

Âyet-i kerîmede Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (el-Hicr, 99)

Yani son nefese kadar, diri bir kalbe sahip olabilmek için gayret gerekli. Hiçbir zaman “Ben kalbimi düzelttim, benim kalbim temiz, ben kurtuldum.” diyemeyiz. Rabbimiz, ibret alalım diye; Bel’am bin Baûrâ ve Kârûn’u bize misal veriyor. Onlar başlangıçta sâlih, müttakî, iyi kalpli, istikâmet sahibi kimselerdi. Fakat sonradan nefse uydukları için ayakları kaydı.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, hayatı İslâm’a hizmetle geçmiş olmasına rağmen, bir talebesine yazdığı mektupta son nefesi için duâ istiyor ve ekliyor;

“Hiçbir amelime güvenmiyorum, sadece Allâh’ın rahmetine sığınıyorum.”

İnsanoğlu için dünya hayatının gâyesi, âhiret saâdetini elde edebilmektir. Bu sebeple Rabbimiz, biz kullarını şöyle îkaz buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allah’tan (O’nun azamet-i ilâhiyyesine) yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

Çünkü insan bu dünyada girdiği birinci imtihanı kaybetse, ikincisine hattâ üçüncüsüne girebilir. Fakat son nefesten sonra ikinci bir kulluk imtihanı olmayacak. Bu hayattan sonra ebedî, bitmeyen bir âhiret hayatı başlayacak.

Bazen dünyevî endişelere kapılıyoruz. İmkânlarımızdan birini kaybetsek uykumuz kaçıyor, huzursuz oluyoruz. Peki ya, son nefes ve âhiret endişesi ne kadar uykumuzu kaçırıyor? Bu endişe sebebiyle ne kadar uykularımızı bölüp secdelerde gözyaşı dökebiliyoruz?..

Muhammed bin Kâ’b el-Kurazî şöyle anlatıyor:

Bir zamanlar Ömer bin Abdülaziz ile Medîne-i Münevvere’de karşılaşmıştım. O vakit gâyet yakışıklı, ter ü tâze bir gençti ve bolluk içinde yaşıyordu. Daha sonra halife olduğunda yanına gittim, izin isteyip içeri girdim. Onu görünce şaşırdım ve yüzüne şaşkın şaşkın bakmaya başladım. Bana:

“–Ey Muhammed, niçin öyle hayretle bakıyorsun?” dedi.

“–Ey Mü’minlerin Emîri, renginiz uçmuş, bedeniniz yıpranmış, saçlarınız ağarmış ve dökülmüş! Sizi bu hâlde görünce hayretimi gizleyemedim.” dedim.

Bunun üzerine Ömer bin Abdülaziz bana şöyle dedi:

“–Ey Muhammed, beni kabre konulduğumdan üç gün sonra görsen kim bilir ne kadar şaşıracaksın? O zaman karıncalar gözlerimi çıkarmış, gözlerim yanaklarımın üzerine akmış, ağzım burnum kan ve irinle dolmuş olur. İşte o zaman beni hiç tanıyamaz ve daha çok şaşırırsın. Şimdi bunları bırak da sen bana İbn-i Abbâs’ın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet ettiği hadîsi tekrar et…” (Hâkim, IV, 300/7706)

Mühim olan, şu fânî hayatı kısa veya uzun yaşamak değil! Mühim olan, rızâ-yı ilâhîyi kazanarak son nefesi verebilmek. Mühim olan, mü’min gönüllerden âdeta bir “hüsn-i hâl kâğıdı” alarak, güzel şâhitliklerle ilâhî huzûra yüz sürebilmek…

Zaman, kalbi ve gönlü uyandırma zamanı. Bu fânî hayat, son nefesle bitecek. Lâkin rûha ölüm yok! Bu sebeple kalbi inkişâf ettirmek zarurî. En ağır ve mühim dersimiz de bu! İbadetle, muâmelatla, güzel ahlâkla, sâlih ve sâdıklarla beraber olarak, bu dersi geçmemiz şart!

Unutmayalım ki, ölümden korkmanın bir faydası olmadığı gibi, ondan kaçanların kurtulduğuna dair bir haber de yok. Dolayısıyla mühim olan, ölümden korkmak veya kaçmak değil, îman ve sâlih amellerle güzelce hazırlanarak ölümü bir “şeb-i arûs” yani “düğün gecesi” güzelliğine dönüştürebilmek.

Zira Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

“Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allâh’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüme dost olanların karşısına da dost gibi çıkar.”

“Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun.”

“Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir…”

Nasıl ki bardağa düşen son damla, önceki damlalara göre farklı bir iş görüp bardağın taşmasına sebep oluyorsa, son nefesten önceki nefeslerimiz de böyledir. Yani son nefesimiz, evvelki nefeslerimize göre bir netice hâsıl eder. Onun için, son nefese hazırlık, şu an aldığımız nefesleri nasıl kullandığımıza bağlıdır.

Bu sebeple dâimâ muhâsebe hâlinde olacağız:

* Ömrümüzün ne kadarı hayır hasenatla geçti?

* Hayatımızı ne kadar Allah yolunda sarf ettik?

* Veya -Allah muhafaza buyursun- ne kadar nefsimiz için harcadık kıymetli dakikalarımızı.

En fecî ölüm, Hak’tan gâfil olmak ve Oʼnun rızâsını kaybetmektir… Onun için bir mü’min, nasıl yaşayıp nasıl ölmesi îcâb ettiğini iyi idrâk etmeli ve îmandan ihsâna ulaşabilmenin eğitimine girmelidir. Zira peygamberler ve onların müjdelediklerinin dışında hiç kimsenin ne hâl üzere öleceği ve ne şekilde dirileceği hususunda bir teminâtı bulunmuyor.

Cenâb-ı Hak cümlemizi, rızâsına muvâfık bir kulluk hayatı yaşayıp îman selâmetiyle can emânetini teslim edebilen bahtiyar kullarından eylesin. Bu fânî dünyadaki son nefesimizi, ebedî vuslatımızın ilk nefesi eylesin!..

Âmîn…

Son nefese ne hazırladın?…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.