Dün Türk tiyatrosu büyük bir ustasını kaybetti.
Ben ise bir sanatçının ötesinde; bir öğretmenin, bir yol açanın, bir umut taşıyıcısının aramızdan ayrılışını büyük bir hüzünle karşılıyorum.
Haldun Dormen’in vefatını derin bir üzüntüyle öğrendim.
Onunla tanışma ve uzun bir söyleşi yapma onuruna erişmiş biri olarak içimde derin bir minnet ve tarifsiz bir hüzün var.
Dormen, yalnızca sahnede var olan bir isim değildi. O, sahnenin ta kendisiydi.
Girdiği her mekânı, dokunduğu her insanı, baktığı her hayatı güzelleştiren nadir insanlardandı. Güler yüzüyle, inceliğiyle, disiplinle yoğrulmuş zarafetiyle… Hep şık, hep entelektüel, hep üretken, hep umutlu.
Gülen gözleri, neşeli ses tonu, bulunduğu ortamdan dalga dalga yayılan enerjisiyle daha kapıdan girer girmez insana iyi hissettiren çok özel bir insandı. Dormen Akademi’de onu ilk gördüğüm an, yaşın sadece bir sayı olduğuna bir kez daha inandım. 2024’te Haldun Dormen ile röportaj yaptığımızda 96 yaşındaydı ama hayata tutunuşu, üretme arzusu, merakı ve disipliniyle pek çok gençten daha gençti.
Hayatı dolu dolu yaşadı.
Ama “dolu dolu” demek bile yetmiyor.
Bir yaşama, yüz yaşama yetecek kadar emek, tutku, üretim ve insan sığdırdı.
Yüzlerce sanatçı yetiştirdi; binlercesinin hayatına dokundu. Kimi zaman sahnede, kimi zaman kuliste, kimi zaman bir prova arasında söylenen tek bir cümleyle…
“Yaparsın şekerim.”
Bu iki kelime, yalnızca bir motto değil; bir dünya görüşüydü.
İnsana, kendi içinde bile göremediği yeteneği gösteren bir bakıştı bu.
Haldun Dormen, insanların eksiklerine değil; potansiyellerine bakan bir ustaydı. Sertliği disiplinindeydi ama hitabı hep şefkatliydi. Sevgiyle öğreten, incitmeden yönlendiren, umut aşılayan bir hocaydı.
Söyleşimiz sırasında defalarca “umut” kelimesini vurguladı.
“Umut, umut, umut… Umudunuzu hiçbir zaman yitirmeyin” derken bunu sadece öğrencilerine değil, hayata seslenir gibi söylüyordu.
İnişlerin kaçınılmaz olduğunu ama her inişin bir çıkışı olduğunu bilerek yaşamayı öğütlüyordu. Kabullenmenin, hayata direnmemenin ve üretmeye devam etmenin bilgeliği vardı onda.
Kıbrıslı bir babanın oğlu olarak Kıbrıs’la kurduğu bağ da çok derindi.
“Çağırın, gelirim” derken bu bir nezaket cümlesi değil; içten bir aidiyetin ifadesiydi.
Babasıyla, kökleriyle ve onu bugünlere taşıyan değerlerle kurduğu bağ; onun karakterinin en güçlü parçalarından biriydi.
Bugün Türk tiyatrosu büyük ustasını kaybetti, evet.
Ama geriye çok şey bıraktı.
Sahneler, oyunlar, müzikaller, kitaplar, belgeseller…
Ama en çok da insan bıraktı.
Yetiştirdiği sanatçılarla, dokunduğu hayatlarla, ilham verdiği kuşaklarla yaşamaya devam edecek.
Hiç şüphem yok; gittiği yeri de güzelleştirecek.
Orada da bir sahne kuracak, birilerine “şekerim” diyecek, birilerinin içindeki ışığı yine herkesten önce fark edecek.
Türk tiyatrosu büyük bir ustasını kaybetti ama o, ardında çok güçlü bir miras bıraktı.
Umutla, zarafetle, disiplinle ve sevgiyle örülmüş bir miras…
Hoşça kal büyük usta.
Işıklar içinde uyu.
Pınar Savun
KIBRIS Gazetesi Genel Müdürü





Yorumlar kapalı.