Semay Yücemöz

Düşünmek adımdır, düşünürken hissetmek yolculuk





Bilgimiz arttıkça çoğalıyor, anlamdan uzaklaştıkça eksiliyoruz.
Günümüzde hissedebilmek, insan kalabilmenin en büyük belirleyicisi haline gelmiştir.
Yaşam yoğunluğunun devinimi içerisinde zihnimiz sürekli çalışıyor, birçok şeyi analiz ediyor, ancak çoğu zaman hissetmeyi ihmal ediyoruz. Zihnimiz dolup taşarken, duygularımız susmayı öğrenmiş, modern insan, düşüncenin içinde kaybolmuş, katılaşmış kalpler taşıyor.
   Bilgiyi çoğalttık, ancak duygulara ilişkin anlamlandırmada büyük bir erozyona uğradık. Bu erozyon, bedenimizde yorgunluk, zihnimizde kayboluş, hislerimizde duyarsızlaşmaya neden olan bir gerçekliktir.
Nöropsikoloji biliminin ortaya çıkardığı bir bulgu, insan beyninin sürekli uyarana maruz kaldığı zamanlarda, dinleme ve buna bağlantılı olarak hissetme yetisini kaybettiğidir.
Beyin olarak bilinen sinirsel ağ sistemi, hayal kurmayı, sezgiyi, duygusal işlemlemeyi sağlayan bu bölge, bugün birçok insan bedeninde susturulmuş, durağan durumdadır.
   Stanford Üniversitesi’nden Marcus Raichle’in çalışmaları, beynin sürekli aktif olduğu durumlarda, stres hormonlarının epigenetik düzeyde bile değiştiğini, bir başka değiş ile zihinsel yorgunluğun hücresel belleğe kazındığını gösteriyor.
Duygu ve hislerdeki farkındalığı yüksek olan birçok öğretim üyesi, ders anlatırken öğrencilerin kendilerini dinlediklerini ancak çoğu zaman verilen mesajı hissedemedikleri gibi, öğrencilerin dersle duygusal bağı kuramadıklarını vurgularlar. Bu öğretim üyeleri, sınıf ortamında zaman zaman öğrencileri ile kendileri arasında etkili göz temaslarının da kurulmuş olmasına rağmen, derse ilişkin duygusal bağın oluşmamış olmasını büyük bir eksiklik olarak belirtmektedirler.
   Zihin, mesaj yoğunluğuyla beraber, bilgilerle dolu ancak içsel dünya durağan ve yüzeysel bir sis bulutu içerisinde kaybolmuş.
   Psikoloji bilimi bu durumu “duygusal uyuşma” olarak tanımlıyor, kişi duygularının farkındalığını kaybetmiş onları yaşayamaz durumdadır.
Nöropsikiyatrist Daniel Siegel, beynin duygusal merkezleri ile bilişsel merkezleri arasındaki iletişimin zayıflamasının “aşırı bilişselleşme”ye yol açtığını söylerken, bu durumu yaşayan insanların, yaşadıklarını analiz etmekten yaşamın kendisini ıskaladıklarını belirtmektedir.
Genç bir öğretmen adayı olan öğrencimin kendi ile ilgili analizi de aşırı bilişselleşmeye güzel bir örnektir. Öğrencim “Sürekli düşünüyorum; doğru mu yapıyorum, yeterince iyi miyim? Ancak hissedemiyorum?” demişti.
Bu cümle, çağımızın düşünen ancak hissedemeyen insanını tanımlamaktadır.
Epigenetik araştırmalar, uzun süreli stresin gen ifadesini bile değiştirebildiğini ortaya koyuyor (Meaney & Szyf, 2005, McGill University).
Zihinsel gürültü yalnızca ruhsal olarak değil, biyolojik bir yük olarak da ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda, sevgi, farkındalık ve dinginlik gibi duygular; beyinde oksitosin ve serotonin üretimini artırarak zihinde oluşabilecek yük etkisini tersine çevirebilir.
   Yaşam için ihtiyaç duyulabilecek bilgi kadar, anlam duygusunun canlandırılmasına da ihtiyaç vardır. Bilgimizi kalbimizle uyumlu hale getirmek yaşam bütünlüğü için elzem bir durumdur.
Öğretirken, yönetirken, yaşarken, kendimizi duyabilmeyi de öğrenmeliyiz.
Bilgelik hissedebilen bir kalbin varlığı ile doğar.

Düşünmek adımdır, düşünürken hissetmek yolculuk
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.