Bir forumun ardındaki büyük resmi okumak
Geçtiğimiz Salı günü TESPAM ve Yakın Doğu Üniversitesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen IV. Uluslararası Doğu Akdeniz Enerji Forumu’nda sunduğum “Doğu Akdeniz’de Bölgesel Perspektifler ve Gelecek Beklentisi” başlıklı tebliğ, bölgedeki mücadelenin sadece teknik bir enerji tartışması olmadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bugün Doğu Akdeniz’i konuşmak; sadece hidrokarbon yataklarını veya sondaj gemilerinin rotalarını konuşmak değil, değişen küresel güç dengelerinin coğrafyamızdaki izdüşümünü okumak demektir. Meseleyi sadece bugünün sıcak başlıklarına, yani günlük siyasi polemiklere hapsetmek, büyük resmi ıskalamak olur. Enerji jeopolitiğinin hafızasını tazelemek, bugünkü enerji mücadelesinin köklerine inmekle mümkündür. Zira Akdeniz’in suları altında yatan sadece doğalgaz değil, son iki yüzyılın tüm hesaplaşmalarıdır.
Tarihsel hafıza: 1854’ten günümüze petrolün kanlı mirası
Enerji mücadelesinin genetik kodlarını anlamak için 19. yüzyıla bakmak zorundayız. Yale Üniversitesi’nden Profesör Silliman’ın 1854 yılında petrolün kullanım alanlarının artırılabileceğine dair sunduğu raporlar, tarihin akışını değiştiren gerçek bir milattır. Bu raporla birlikte petrol, basit bir aydınlatma aracı olmaktan çıkıp küresel hegemonyanın ana yakıtı haline gelmiştir. O tarihten itibaren İngiltere, Almanya ve Fransa gibi küresel aktörler, gözlerini en başta Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’e dikmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sürecinde İngiliz Donanma Bakanı Lord Fisher’in; “Petrol, üstünlük stratejisinin bölünmez bir parçasıdır ve bu yakında ispatlanacaktır” tespiti, 20. yüzyılın kanlı tarihinin en net habercisiydi. 1870 Endüstri Devrimi ile başlayan sömürgecilik, liberal ekonomik sistem kılıfıyla küreselleşmiş ve dünya paylaşım savaşlarına dönüşmüştür. Bugün bölgemizde; Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Gazze’ye, Lübnan’dan İran’a kadar yaşanan iç karışıklıklar ve vekâlet savaşları, aslında 100 yıl önceki o büyük paylaşım kavgasının modern, dijitalleşmiş ve çok daha karmaşık bir versiyonundan başka bir şey değildir. 1900’lü yıllardan itibaren Batı hegemonyası altında sömürülen Arap halklarının emperyalizme karşı başlattığı direniş, zamanla Arap Baharı gibi kaotik ve sosyolojik patlamaları da beraberinde getirmiştir. Bu tarihsel sürekliliği görmeden bugünkü Doğu Akdeniz krizlerini sadece birer “yetki alanı” sorunu olarak görmek, stratejik bir körlüktür.
Küresel sistemin çöküşü: BM ve BMGK’nın miadı dolmuştur
İkinci Dünya Savaşı sonrası barışı ve güveni tesis etmek amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler (BM) sistemi, bugün dünyanın sorunlarına çözüm üretme kapasitesini tamamen yitirmiştir. Tek kutuplu uluslararası düzen, zamanla sadece belirli güçlü devletlerin çıkarlarını önceleyen bir yapıya dönüşmüş ve adil bir sistem olmaktan uzaklaşmıştır. Uluslararası camianın BM’den beklentisi; krizleri anında önlemesi, mağdur devletlere sahip çıkabilmesiydi. Ancak BM Güvenlik Konseyi (BMGK), süreç içerisinde modası geçmiş, adil olmayan ve etkisiz bir mekanizma haline dönüşmüştür. BM Genel Kurul kararlarının bağlayıcılığının olmaması, dünyanın kaderinin BMGK’nin 5 Daimî Üyesi’nin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) eline terk edilmesi anlamına gelmiştir. Binlerce masum insanın hayatını kaybettiği bölgesel krizlerde BMGK’nin görevini yerine getirememesi, kurumsal güveni zayıflatmıştır. Tek kutuplu düzenden, Asya ve Doğu merkezli çok kutuplu bir yapıya evrilen bu sancılı geçişte, “kurallara dayalı düzen” söylemi çökmüş, yerini ne yazık ki yeniden “güçlünün hukuku” almıştır. Bu sistemsel iflas, Doğu Akdeniz gibi hassas bölgelerde uluslararası hukukun değil, kaba kuvvetin ve oldu-bittilerin önünü açmıştır.
Hukuki gasp ve Rum kurnazlığı: Lübnan, Mısır ve İsrail örnekleri
Bu küresel kaos ortamında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), uluslararası deniz hukukunun oluşumunu henüz tamamlamamış olmasını Doğu Akdeniz’de fırsata çevirerek tek taraflı girişimlerde bulunmaktadır.
GKRY, MEB anlaşması imzaladığı ülkeler ile deniz yetki alanlarının tespit edilmesi hususunda EŞİT UZAKLIK METODUNA göre belirlenmesi şartını ileri sürmüştür.
1985 Libya – Malta Davası kararında, AKDENİZ GİBİ YARI KAPALI DENİZLERDE sınırlandırmanın ‘hakkaniyet ilkeleri’ çerçevesinde ve tüm coğrafi faktörler (kıyı uzunlukları vb.) dikkate alınarak yapılması gerektiği hükme bağlanmıştır.
Kıbrıs Rum Yönetimi; uluslararası deniz hukukunun işaret ettiği şekilde ‘hakkaniyet ilkeleri’ çerçevesinde ve tüm coğrafi faktörler (kıyı uzunlukları vb.) dikkate alarak deniz yetki alanlarını belirlemek yerine EŞİT UZAKLIK METODUNU MEB anlaşması imzaladığı ülkelere mecbur etmektedir! Böyle bir mecburiyet yoktur. Kıbrıs Rum Yönetimi, görüldüğü üzere AB üyeliğinin sağladığı avantajı kullanarak maksimalist bir strateji izlemektedir.
GKRY’nin Mısır, Lübnan ve İsrail ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları, tam anlamıyla bir “hukuk gaspı” belgesidir. Özellikle Lübnan örneği üzerinde durulması gereken bir skandaldır. 18 yıl rafta bekletilen anlaşma, yoğun siyasi baskılarla 23 Ekim 2025’te Lübnan Bakanlar Kurulu’na onaylatılmıştır. Ancak Lübnan Anayasası’nın 52. Maddesi, uluslararası anlaşmaların Lübnan Meclisi tarafından onaylanmasını şart koşar. Meclis onayı olmadığı için bu anlaşma hukuken kadüktür. Rum tarafının dayattığı eşit uzaklık metodu nedeniyle Lübnan 2.640 km², Mısır 21.500 km², İsrail ise 4.600 km² deniz alanını kaybetmiştir. Oysa 1985 Libya–Malta Davası kararında, Akdeniz gibi yarı kapalı denizlerde sınırlandırmanın “hakkaniyet ilkeleri” çerçevesinde ve tüm coğrafi faktörler dikkate alınarak yapılması gerektiği hükme bağlanmıştır. Rum Yönetimi, Avrupa Birliği üyeliğini bir “hukuk sopası” gibi kullanarak, mahkeme kararlarını ve hakkaniyet ilkesini kasten yok saymaktadır.
Türkiye: Tribünden sahaya inen küresel aktör
Türkiye, bu adaletsiz tablo karşısında olayları tribünden izleyen değil, sahada bizzat şekillendiren bir “küresel aktör” olarak öne çıkmaktadır. Orta Koridor’un etkin kullanımı, Zengezur koridorunun açılmasına yönelik destek, Karabağ’daki 30 yıllık işgalin bitirilmesi ve Libya’daki dengelerin Türkiye lehine değişmesi, bu vizyoner devlet aklı ve askeri-diplomatik gücün sonucudur. Türkiye, sadece bölgesel değil, küresel bir denge unsuru haline gelmiştir. Bu durum, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin haklarının korunmasının da en büyük teminatıdır. Türkiye, geleneksel diplomasi kalıplarının ötesine geçerek mevcut küresel zorluklar karşısında daha kapsayıcı, etkin ve adil bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bugün Türkiye, görüşü alınan, nasıl hareket edeceği merak edilen ve uygulamalarıyla dengeleri değiştiren bir ülke konumundadır. BM Genel Kurulu’nun 1962 tarihli ‘Doğal Kaynaklar Üzerinde Daimi Egemenlik’ kararı uyarınca, bu kaynakların asıl sahibi olan Kıbrıs Türk halkının haklarını savunmak, Türkiye için sadece bir dış politika tercihi değil, tarihsel ve hukuki bir zorunluluktur.





Yorumlar kapalı.