Gökhan Güler

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres: Sistem iflas etti!





Yıllardır bu köşede, uluslararası sistemin can çekiştiğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) mevcut yapısıyla dünyayı huzura değil, bir kaos sarmalına sürüklediğini ısrarla dile getiriyorum. Savaşlar, düzensiz göç dalgaları, ekonomik sömürgecilik ve “güçlü olanın haklı sayıldığı” bu çarpık düzenin sürdürülemez olduğunu savunurken, aslında insanlığın ortak vicdanının sesini duyurmaya çalışıyordum.
Bugün geldiğimiz noktada, bu haykırışların ne kadar yerinde olduğu, bizzat sistemin en tepesindeki isim tarafından, adeta bir “kurumsal iflas beyanı” niteliğinde tescillendi.

Guterres’in “içeriden” isyanı

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, geçtiğimiz günlerde BBC’ye yaptığı açıklamalarda, kelimenin tam anlamıyla bir “günah çıkarma” gerçekleştirdi. Guterres’in sözleri, uluslararası hukukun nasıl bir kağıt parçasına dönüştüğünün resmi kanıtıdır.
Genel Sekreter açıkça; BM’nin yaptırım gücünün olmadığını, BMGK’nın dünyayı temsil etmediğini ve daimi üyelerin veto yetkisini sadece kendi ulusal çıkarları için kullandığını itiraf etti. Özellikle ABD’nin “hesap verme kaygısı taşımadan” hareket etmesi ve mevcut politikasında “çok taraflı çözümlerin” geçerli olmadığının görüldüğü tespiti, sistemin artık meşruiyetini yitirdiğinin en net göstergesidir. Guterres’in bu “isyanı”, aslında küresel bir sistemin kendi ölüm ilanını imzalamasıdır.

Kuralsız kaosa evrilen yeni dünya düzeni

Görünen o ki; çok kutupluluğa doğru evrilen küresel sistem, son derece dengesiz bir yapıya bürünüyor. Tek kutuplu konfor alanını kaybeden küresel aktörler, artık kuralları hiçe sayarak tamamen “sonuç odaklı” hareket ediyor. Yenidünya düzeni artık “kural temelli” bir evrensellikten ziyade, “seçici ve keyfi” işliyor. Büyük aktörler, meşruiyeti müzakere masasında değil, sahada ürettikleri “oldu-bittilerle” kuruyor. Bu da gidişatın “kurallı bir denge”ye değil, “kuralsız bir kaosa” evrildiğini gösteriyor.
Bu tehlikeli gidişatın somut bir örneğini geçtiğimiz hafta tüm dünya ibretle izledi.

Venezuela vakası: Hukukun iflası ve “paketleme” operasyonu

İki hafta önceki yazımda; ABD’nin yeni güvenlik doktrininin, küresel jandarmalıktan vazgeçip “Batı Yarım Küre”yi, yani kendi evini öncelikleyen, daha içe kapalı ve Atlantik merkezli bir yapıya döndüğünü belirtmiştim. Bu tespitimin ne kadar acı bir gerçeğe dönüştüğünü geçtiğimiz hafta tüm dünya izledi. Amerikan ordusu, yaklaşık 150 hava aracının katıldığı birkaç saatlik bir operasyonla, egemen bir devletin başkanı olan Nicolas Maduro ve eşini evlerinden kaçırarak New York’a götürdü.
Onlarca insanın hayatını kaybettiği bu operasyon ve Maduro’nun ABD topraklarında yargılanmak istenmesi, uluslararası hukukun açıkça “rafa kaldırılması”dır. Washington, Maduro’yu “uyuşturucu çetesi lideri” ilan edip başına 50 milyon dolar ödül koymuştu. Ancak uzmanlar, BM Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrasını işaret ederek, bu eylemin açık bir ihlal olduğunu haykırıyor. Çünkü o madde, bir ülkenin “siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını” yasaklar.
ABD, bu operasyon için ne BMGK’den ne de kendi Kongresi’nden yetki aldı. “Meşru müdafaa” tezi ise ABD’nin Venezuela’ya karşı ezici askeri üstünlüğü karşısında gerçekçi değil. Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) Arrest Warrant kararında açıkça ortaya koyduğu üzere; görevdeki bir devlet başkanının yabancı bir devlet tarafından zorla tutuklanması, uluslararası hukukun en ağır ihlallerinden biridir.
Başta Rusya ve Çin olmak üzere birçok ülke, ABD’nin bu eylemini BM Güvenlik Konseyi’nde sert dille eleştirdi. Çin Daimi Temsilcisi Fu Cong’un; “Hiçbir ülke dünyanın polisi, hiçbir devlet uluslararası yargıç olamaz” çıkışı, diplomatik bir tepkiden öte, tarihe düşülen bir nottu.

12 yıllık öngörü: “Dünya beşten büyüktür”

Maduro olayı akıllara Panama’da Noriega’nın yakalanması, Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi ve Libya’da Kaddafi rejiminin sona erdirilmesini hatırlatmaktadır. Ancak bu olay; Panama (1989), Haiti (1994), Irak (2003) ve Libya (2011) müdahalelerinden çok daha farklı ve tehlikeli bir kırılmadır. Çünkü burada, “demokrasi ihracı” kılıfına bile ihtiyaç duyulmadan, doğrudan devlet başkanının şahsına yönelik bir “paketleme” operasyonu yapılmıştır. Egemenlik ilkesi, yerini “güçlünün hukuku”na bırakmıştır.
Guterres’in bugün “bir çözüm bulunmalı” diye sunduğu bu acı tablo, aslında bizler için yeni değil. Bu tabloyu, henüz küresel krizler bu kadar derinleşmemişken, tam 12 yıl önce New York kürsüsünden dünya kamuoyuna haykıran bir isim vardı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2014 yılında BM 69. Genel Kurulu’nda o tarihi tespiti yapmıştı: “Dünya beşten büyüktür.”
O gün bu sözlere kulak tıkayanlar, bugün Guterres’in çaresizliğini paylaşıyor. Erdoğan’ın 12 yıl önce işaret ettiği “BM’ye olan güvenin zedelenmesi” ve “imtiyazlı 5 ülkenin dünyayı etkisiz hale getirmesi” uyarısı, bugün bir kehanet değil, Venezuela vakası gibi somut bir realite olarak karşımızda duruyor. Nitekim Cumhurbaşkanı, 2024’teki BM 79. Genel Kurulu’nda bu uyarıyı bir doz daha artırarak; BM’nin artık “hantal, atıl ve işlevsiz” bir yapıya dönüştüğünü, küresel güvenliğin beş ülkenin keyfine bırakılamayacağını bir kez daha tarihe not düştü.

Sonuç: Reform mu, kaos mu?

Görünen o ki; Guterres’in “itirafları” ile Erdoğan’ın “vizyonu” aynı hakikatte birleşmiştir: Mevcut sistem bitmiştir.
Uluslararası sistem, ya radikal bir reformla kendini yenileyerek “üye devletlerin eşitliği” ilkesine dönecek ya da bu hantal yapının altında kalan tüm insanlık olacaktır. Artık mızrak çuvala sığmıyor; dünyanın bir yarısı sömürgeci bir zihniyetle zayıf ülkelerin kaynaklarına çökerken, diğer yarısının buna “adalet” demesini beklemek beyhudedir.
Zaman, Erdoğan’ın yıllar önce başlattığı o büyük itirazın ne kadar hayati olduğunu kanıtlamıştır. Şimdi soru şudur: Dünya, bu beşli imtiyazın keyfiyetinden kurtulup gerçek bir adaleti inşa edebilecek mi, yoksa “gücün hukuku” altında ezilmeye devam mı edecek?
Unutulmasın ki; geç gelen adalet, adalet değildir. Ve artık beklemeye tahammülü olan bir dünya da kalmamıştır.
***
Kıbrıs için “BM sonrası” endişesi: Barış Kurulu mu, yeni bir dayatma mı?

Uluslararası sistemdeki bu köklü sarsıntı ve BM’nin işlevsizleşmesi, kuşkusuz en çok “BM Kararları” arkasına sığınarak statükoyu korumaya çalışan yapıları tedirgin ediyor. Bunun son örneğini, ABD Başkanı Donald Trump’ın devletleri “Barış Kurulu”na davet etmesi sonrasında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde (GKRY) baş gösteren panikte görüyoruz.
Rum tarafında, BM’ye alternatif olabilecek bu tür oluşumların “KKTC’nin tanınmasının yolunu açabileceği” endişesi doruğa ulaşmış durumda. Rum gazeteci Marina Economidou’nun şu tespiti aslında sistemin iflasının Rumlar için ne anlama geldiğini açıkça özetliyor: “Kıbrıs (Rum tarafı), tüm dış politika anlatısını uluslararası hukukun uygulanmasına dayandırmıştır. Eğer BM döngüsü bu şekilde kapatılırsa, KKTC’nin tanınmaması için sığındığımız müzakere çerçevesi ve kararlar da çöker. Bu bir felakettir.”
Bu “felaket” senaryosu, aslında yıllardır savunduğumuz gerçeğin tersten itirafıdır: BM artık ne adaleti sağlayabiliyor ne de mülkiyetini elinde tuttuğu krizleri yönetebiliyor. Rumların “uluslararası hukuk” dediği şey, aslında çökmüş bir sistemin imtiyazlarını kalkan olarak kullanmaktan ibarettir.
Sonuç: eğer BM Genel Sekreteri bile sistemin bittiğini söylüyorsa ve ABD “Barış Kurulu” gibi yapılarla BM’yi tamamen devre dışı bırakacak hamleler yapıyorsa; Kıbrıs’ta da “eski kararların” gölgesinde bir çözüm beklemek artık hayalciliktir. Guterres’in itirafları ve Trump’ın hamleleri göstermektedir ki; Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve KKTC’nin tescili, artık sadece bir hak değil, bu yeni dünya düzeninin kaçınılmaz bir gerçeğidir.
Zaman, statükonun koruyucularını değil, “Dünya beşten büyüktür” diyerek yeni ve adil bir düzeni öngörenleri haklı çıkarmaya devam ediyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres: Sistem iflas etti!
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.