Sosyal mecrada popüler olan, Sura İskenderli’nin seslendirdiği şarkının sözleri bunlar. Sanırım şu an ki durumumuza tam oturuyor. Şarkı; “Ben geldim diye mi kasıldınız? Bu güne özel mi toplantınız? Cenazem mi var? Işıl ışılsınız?! Sen de gel! Sen de! Ziyafetim var bu gece” şeklinde devam ediyor. Nasıl ama? Tamda anlatıyor durumu öyle değil mi? Kim, kimin cenazesini kaldıracak onu da sizin hayal gücünüze bırakarak size soralım: E siz nasılsınız bakalım? Sizi bilmem ama, bizlerin nasıl olduğu belli. Çevremize bakınca hayalini yitiren bir çok genç görmüyor musunuz, sizde benim gibi? Hayalini yitiren bir gençlikten, ülkeden kime hayır gelir? Memleket yangın yeri. Eğitimden ekonomiye onca sorun arasında bizi en çok kaygılandırması gereken konu aslında umutlarımızın kırılmış olması. Umut kıtlığı, yoksunluğu içindeyiz. Hepimizin kendisine “Kendimiz için ne yapabiliriz?”, “Çocuklarımız, ülkemiz için ne yapabiliriz” sorularını sorması gereken noktadayız. Sorunun değil çözümün tarafında olmalıyız. Olmalıyız da nasıl?
Kıbrıs’ta toplum bir süredir her konuda kamplara ayrılmış durumda. Taraflar arasında uçurum gittikçe derinleşmekte. Uzlaşıdan uzaklaştıkça tarafların birbirine olan güveni de azalıyor. İşte buda bizi sorunun kaynağına götürüyor. Yaşadığımız sorunların kaynağı güvenimizi kaybetmiş olmamız. Umutlarımızın ellerimizden kayıp gitmesinin sebebi de güven. Bunu dışarıda bir yerlerde aramayalım. Bu güveni biz kendi ellerimizle yok ettik. Aynı yerde olmaya bile tahammül edemiyoruz. Covid 19 süreci bize aynı gemide olduğumuzu göstermişti. Ama hepimiz teker teker gemiyi terk ettik. Sanırım kaptanda sessizce ayrıldı gemiden. Bu geminin hangi limana varacağı ise meçhul.
Yaşadığımız sürece ve olaylara baktığımızda hepimizin aklında ki soru aynı “Bu sürece nasıl geldik?” Cevabını bildiğimiz sorular. Bu sürecin mimarları biziz. Bundan kaçışımız yok. Başkasına suç atmak kolay yolu. Ama hepimiz sorumluyuz bundan. Daha iyiyi, daha güzeli yapacak birikimli kadrolar yerlerini hepimizin kaderi olarak nitelediği ekiplere bıraktı. Hangimiz bu sistemden şikayetçi değil hangimiz ise bu sistemi gerçekten değiştirmek ister? Hepimiz dedim ya aynı gemideyiz. Hepimiz kaptan köşküne çıkmayı istiyoruz. Geminin gideceği yer ve gemidekiler önemli değil. Yeteneksizliği ödüllendiriyoruz. Siyasi rant, çıkar uğruna geleceğimizden çalmaya hepimiz razıyız. Ülke yararını hiçe sayan, rant kazanmayı önde tutanların topluma yerleştirdiği bu bulaşıcı hastalık bizim için Covid 19’dan daha tehlikelidir. Ama asıl tehlike bu değil. Bizi bekleyen tehlike çok daha büyük.
Bu siyasetçiler toplum oylarıyla değişir, işini düzgün yapmayan bürokratlar sorunu da bir şekilde çözülebilir. Bu ekonomik durumda geçecek. Bu ortamdan bazılarımız daha kötü bazılarımız daha iyi çıkacak. Tıpkı her krizin kaybedenleri kazananları olduğu gibi. Bu dönemlerde kendi zenginlerini kendi yoksullarını yaratacak. Kabul edelim veya kabullenmeyelim bu böyle olacak. Bunu ben değil tarih söylüyor.
Oktay Akbal’ın 1945’ in savaş ortamını anlattığı “Önce Ekmekler Değişti” adlı eserinde yazdığı gibi: “Şu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok insan yeniden gülmesini, ağlamasını öğrenecek…” evet her şey değişecek. Ama bir yer var ki orada ki yıkım kalıcı olacak. Bilim yuvalarındaki, okullardaki, üniversitelerdeki yıkım bizim için en büyük tehlike. Eğitimin her alanında kalite düştü. Eğitimde başarıyı belirleyen temel girdi öğretmen kalitesidir. Ne devasa binalar, ne teknolojik sınıflar başarıyı garanti eder. Başarı istiyorsak öğretmen kalitemizi artırmalıyız. Mesleğine tutkuyla bağlı olan öğretmenlerimizden oluşan yeni bir kadro kurmalıyız. Bugün açılan okullarımızın hiçbirinde çocuklarımızın dünya ile rekabet edebilecekleri becerileri kazandıklarını düşünmüyorum. Bu alanı da her alanda olduğu gibi siyasetin günlük kararlarına bırakmış gözüküyoruz.
Hep söylüyorum en önemli bakanlık Eğitim Bakanlığı. Her iki senede bir bakan değişirse ne oluyor sanıyorsunuz? İşte durum ortada. Hanginiz eski eğitmenlerini aramıyor. Her gelen bir reform yapıyor. Ama bu reformlar ne bir veriye ne bir ölçmeye dayanıyor. Çocuklarımıza bilgisayarlarını alınca teknolojik kalkınmayı sağladığımızı düşünüyoruz. Ama hangi öğrenci derste kullanabilir bir bilgisayar eğitimi alıyor? Hangi öğretmen bu teknolojiyi nasıl kullanacağının eğitimini aldı? Üniversiteler deseniz daha beter. Yurtdışından öğrenci alımını ekonomik destek olarak görüyoruz. Öğrenci alımlarını kolaylaştırıyoruz. Ama uluslararası arenada hangi üniversite mezunumuzun başarısı var? Akademik camia ise, Şükrü Özen hoca’nın dediği gibi; “Bilimsel görünen, nitelikli olmaktan uzak çöp niteliğindeki araştırmalarla dolu”. Akademisyenlerin bu çalışma şartlarında ve ortamında daha fazlasını yapmalarını beklememiz ise bir hayal olsa gerek. Daha özlük haklarını bile alamayan bir bilim adamının nasıl özgün yayın yapmasını bekleriz. Üniversitelerimizin niteliğini artırmalı, genç akademisyenleri geliştirmek için destekler, burslar sağlamalıyız. Mevcut yayınların önemli bir kesiminin ise nasıl yapıldığı akademik camiada bilinen ayrı bir tartışma konusu. Günümüzün yüksek öğretiminde çoğu öğretmen, öğrenciyle ilişki kurmadan boş duvarlar önünde konuşuyormuş gibi konuşmasını sürdürmektedir. Öğrenci, şayet derse gelmişse dinlemekte, anlayabildiği kadarıyla yetinmeye katlanmak zorunda kalmaktadır. Bunlar derin meseleler gibi gelebilirsize ama inanın hepimiz bayağı derinlerdeyiz. Bizi aşağıya batıracak veya çekecek olan ise ekonomi, siyaset değil eğitim kalitemiz ile bu sistemden çıkan gençlerimiz olacak.





Yorumlar kapalı.