Oğuz Metiner

1 NİSAN CUMARTESİ





——————

İftar    : 19:16

İmsak : 05:03

Teravih: 20.30

——————

İftar duası

   Allah’ım, ancak Senin rızan için oruç tuttum ve yalnız Sana iman ettim.

   Orucumu Senin rızkın ile açtım. Şükürler olsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete.

   Allah’ım, inananları bağışla, ülkemize birlik, dirlik ve bolluk ver. Vatanımızı ve bizi her türlü felâket ve musibetlerden koru.

AYET KÖŞESİ

Yazıklar olsun o Allah huzurunda duranlara ki namazlarını yanlış olarak kılarlar – onlar aslında gösteriş yapıyorlar, zira zekâta (hayra) mani oluyorlar (El-Maun: 4, 5, 6, 7)

HADİS KÖŞESİ

Bir kul mümin kardeşine yardımda bulundukça Allah da o kula yardımda bulunur.

   Günün Duası: Allah’ım! Bu günün seherlerinin bereketlerinden yararlanmak için beni uyandır; nurların ışığıyla kalbimi aydınlat ve bütün uzuvlarımı bu günün eserlerinden, bereketlerinden yararlandır; nurun ile ey ariflerin gönüllerini aydınlatan!

                                                                           

Kendini bilen, Rabbini bilir

   Dostlar hep beraberdir, ayrılmazlar. Bedensel beraberlikten ziyade gönül beraberliği daha önemlidir. Hangi diyara giderseniz gidin, gönül diyarınızdaki dostlar hep sizinle beraberdir. Uzaklıklar sevgileri azaltmaz, aksine çoğaltır.

   Yanmak zaman ister

   Zaman, yanacak insan ister.

   İnsan, koklayacak gül ister.

   Gül, ötecek bülbül ister.

   Bülbül, İbrahim gibi ateş ister.

   Ve ateş de uğrunda yanacak sevdalı bir yürek ister.

   Öyle bir yürek ki, davası uğruna her şeyini feda edebilen sevdalı bir yürek ve bu yolda seninle birlikte olan sevdalı dostlar bul ki, Rabbini yolun yolcuları olarak, dostun seni Dost’a götürsün. Nasıl bir dost olmalı ki bu? Bir Ebubekir, bir Ömer, bir Osman, bir Ali (r.a.) gibi.

   Ömür ne kadar uzun olursa olsun, eğer yakınlarınızın ve dostlarınızın kalbinde değilseniz, ömrünüz çok kısadır demektir. Uzun ömürlü olmak için kalplerde olmak lazımdır. Kalpleri fethetmek, bir yeri fethetmekten daha zordur.

   Madem dünya denilen aleme misafir olarak geldik, kiriyle, pasıyla, sevinciyle, üzüntüsüyle sevmeliyiz hayatı. Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine tam iman eden insan sevmenin güzelliğini keşfeder iyi ile kötünün aslında bir olduğunun farkına varır ne çok sevinir, ne de yerinir. Mümin olan gerçekçidir, zan üzere bulunmaz, yaptığını Allah rızası için yapar, yapmadığını da Allah rızası için terk eder. Mümine yakışan, ümidini hiç yitirmemesidir. Aydınlık günler yakındır. Aydınlık, karanlığın en koyu anından sonradır hep. Mümin önce kendisiyle barışık olmayanın, başkalarıyla dost olması zordur. Her mümin kendisini gözden geçirmeli özeleştiri yapmalı, içindeki karanlıkları yine kendisi aydınlığa çıkarmalıdır. Bu da ancak Rahmani yoldan geçer. “Kendini bilen Rabbini bilir” denmemiş midir?

   Evet, gerçek dost sırt çevirmez, iyi günde de, kötü günde de bizimle olandır.

                                                             

Misâfirsin bu hânede ey gönül!

   Hazreti Mevlâna gönül diliyle, çoraklaşan gönüllere şöyle sesleniyor:

Misafirsin bu hânede ey gönül,

Umduğunla değil bulduğunla gül,

Hâne sahibi ne derse o olur,

Ne kimseye sitem eyle, ne de üzül…

   Ey Gönül, misafirsin şu dünyada. Nereden geldin, nereye gidiyorsun? Bu soru seni sarsmıyor mu? Bir daha soralım; Nereye gidiyorsun?

   Eğer sen nereden geldiğini biliyorsan, nereye gideceğini de bilirsin. Herkes bir yol çizer kendine. Bir ize takılır. Koşar beyhude ve biçare. Sen şu âlemde misafirsin. Bir misafir gibi bak etrafına. Bir misafir gibi tat sana sunulan ikramlardan. Bir yolcu gibi hazır ol sefere. Seferin uzun, menzilin uzak. Arkanda bıraktıkların sen yoksun diye ah etmiyorlar. O yüzden bu seferde arkana bakma. Varacağın menzile ne götürüyorsun? Heybende ne var, onun derdine düş. İçindeki duvarları yık, perdeleri kaldır, bir yolcunun bağlandığı kadar bağlan dünyaya. Bil ki, bu dünya kâğıttan sarayların geçici lezzetleri ile doludur. Vuslatını bir misafir gibi tamamla.

   Bu hâne ne misafirler gördü! Hepsi geldiler ve gittiler. Hepsi faniydiler. Sen de fanisin ey gönül. Senin de günlerin sayılı. Öyle bir haneye gideceksin ki, ebediyet şerbetini içecek, gerçek Bâki olana kavuşacaksın. Bu âlem senin yerin değil. Sen gözlerini ufuktan yana çevir. Bak sonsuzluk güneşi doğmak üzere. Âlem-i dünyadan, âlem-i ukbaya kanatlan ey gönül.

                                                                   * * *

   Ey Gönül, başkalarından ne beklersin? Ne verebilirler sana acıdan ve kederden başka? Sen, senin payına düşen takdir çilesini çekmekle yükümlüsün. Senin hesabına düşen nimetlerin hesabını verebilecek misin ki, başkalarına umut bağlıyorsun? Dualarına karşılık veren Rabbinden başka kimseye umut bağlama!

   Kim senin acılarını dindirebilir? Kim sana saadet verebilir ebedi âleminin kurtuluşu için O’ndan başka. Sen ne beklersen Allah’tan bekle. Ona yönel, O’na sığın, O’nu iste. Zira dünya ve içindekilerin sana sunduğu pırlanta ile süslenmiş zehir dolu bir kâseden başka bir şey değildir.

   Şükür en büyük sermayen, hamd, sığındığın liman olsun. Kimileri dünyanın bin bir türlü gösterişli sefasında olurken, senin heybende sonsuzluğa hevesli dertlerin, çilelerin olsun.

                                                                 * * *

   Ey gönül, istediğin kadar telaşa kapıl. İstediğin kadar çırpın, didin. Sen, senin hakkında yazılanın bir harfini değiştirebilir misin? Misafir olduğunu unutma. Hane sahibi ne takdir etmişse o olur. Tedbirinle teslim ol. Tedbirin teslimiyetinin önüne geçmesin. Her tedbiri al ama takdiri ve tevekkülü sahibine bırak. Hazreti İbrahim gibi, “Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum’’de ve kurtul. ‘‘Senden gelen bana hoştur. Ne gelirse senden gelsin. Dert de gelse, sevinç de gelse hepsi başımın üstüne” de. De ki, sana merhamet yağmurları insin, teslimiyetini yeşertsin.

                                                                 * * *

   Ey gönül, sana bakanlar ferahlık bulsunlar yüreklerinde. Saf gönüllerin aynası ol. Sana gelenler sonsuz bir deryadaymış gibi olsunlar. Kimseye yüzünü asma. Kimseden incinme. Kimseye sitem etme. Sen kimsin ki sitemi diline getiriyorsun! Sana bu kadar nimet veren, senin işlediğin isyanlar karşısında bir defa bile sitem etti mi? Senin bunca gafletin karşısında sana mağfiret kapılarını kapadı mı? Hep tövbe kapılarını açık tutmadı mı?

   Ey gönül! Siteme hakkın yok. Üzülmeye de. Sitem gönlü kuruların işidir. Mümin gönül daima hamd halinde olmalı. Her dem yüreği şükran hisleri ile dolmalı. Gönüllerin iksiri, kendinden başka yüreklerin kurtuluşu için yanmadadır.

   Yan ey gönül yan! Yan da uykudan uyan. Elbet vardır seni bir duyan, Ahını işitip, halini anlayan.

   Ey gönül, yan gayri, Nar-ı aşka dayan gayri. Hem öyle bir yan ki nefesin katılaşmış yürekleri eritsin. Ayrılığa dert deyip üzülme, sebepsiz isyan edip küsme. Gayri hüzün dediğin gönle ilaçtır, Gönül aşka giden yolda derde muhtaçtır. Benliğinden sıyrıl artık.

   Ey Gönül, kırılma, darılma, incitme, incinme. Sana gelenlerin sonsuz deryası ol! Muhabbetinle çağlayan ol! Sen içine sığdırdığın dünya kadar olursun. Küçük hayallerin, beyhude heveslerin ardından koşarsan onlar seni yücelere değil, aşağılara çeker. Sen de süfli hislerle beraber yok olup gidersin.

Rabbimizi unutmadan yaşamak

   Ölüm yokluk değildir. Bir mekândan başka bir mekâna göçmek, yer değiştirmektir. Her iki mekân da Allah’ın mülküdür. Allah’ın mülkünden yine Allah’ın mülküne sefer edilir. Fakat ahretteki durum dünyada yapılanlara bağlıdır. Tövbenin önemi de bu yüzdendir. Ölümü bilen hazırlıklı olur. Ölüme hazırlıklı olan Allah’ı bilir. Ölümü ve Allah’ı bilen günahtan sakınır.

   Tövbesiz kul olmaz. Peygamberler dahi sürekli tövbe ederlerdi. Bu isyandan değil, azamet-i ilâhiyeye layık olan tazimden, haşyetten, Allah’a olan muhabbetten dolayıdır. Allah’ı bilmek Allah’a itaati, Allah’a itaat Allah’ı sevmeyi gerektirir. Allah sevilince de Allah’tan korkulur. Sevgi ile korku müşterektir. Ben Rabbimi çok seviyorsam O’ndan korkarım ki emrine asi olmayayım ve Rabbimin fermanından bir lahza dışarıya çıkmayayım.

   Allah’tan korkmak aslandan korkmak gibi midir? Hayır… Aslan maddi hayatımıza son verir. Bizi sakat bırakabilir ya da öldürebilir. Allah’tan korkmak haşyettir, O’na saygısızlık etmemeye titizlik göstermektir.

   Allah’ı bilmek ilim ister. İlim de amel ister. İlmi olup amel etmeyenlerin ahrette karşılaşacakları şey hesap ve azaptır. “Niçin bildiğinle amel etmedin?” suali ile karşılaşırlar. Allah’ı bilmemek günaha ve isyana götürür. Ya Hakk’a giden yola girilir, ya nefse ve şeytana itaat eden yola… Üçüncü bir yol ve ahrette de üçüncü bir mekân yoktur. Ya cennet ve cemal veya cehennem ve azap…

   Bu yüzden sırf dünya için çalışıp ahreti bırakmak olmaz. Asıl gaye ebedi saadetin yaşanacağı bir ahret hayatına erişmektir. Bu sebeple dünyada yapılacak her şeyin ahrette iyi bir karşılığı olmalıdır. Dünyada ne için bulunduğunu bilmek, Rabbinden gafil olmamak şarttır.

   Manevi ilimlere önem vermek, iç alemi daima kontrol edip kalplerin günahla, isyanla dolmasını engellemek ve yapılan her işin amel-i salih olmasına çalışmak, alimlerimizin, maneviyat büyüklerimizin şiarı olmuştur. Allah Tealâ da onların yardımcısıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Bizim uğrumuzda çalışanlara elbette yollarımızı açarız.” (Ankebût, 69).

   Rasulullah s.a.v. Efendimiz de: “Bir kimse öğrendiği ile amel ederse Allah Tealâ ona bilmediklerini de öğretir”. buyurmuşlardı. Bildiklerini hayatlarına tatbik eden kimseler tövbeyi de hakkıyla yapmış olurlar. Zira tövbeden maksat bugün günah işleyip yarın tövbe etmek değil, Allah’ın rızasına uygun olmayan hallerden vazgeçmektir. Böylece “Eğer Allah’tan korkarsanız, Allah size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir”. (Enfal, 29) mealindeki ayete muhatap olunur. Bu anlayışı ele geçirmek çok önemlidir. Çünkü anlayış sahibi olan kişi, her hakkın gereğini yerine getirir. Allah Tealâ’nın, aile, akraba ve komşu gibi her tür hakkın gereğini yerine getirerek rahmete, merhamete mazhar olur.

   Muhammed Parisa Hazretleri “Faslu’l-Hitab” isimli eserinde Ebu Said Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin şöyle buyurduğunu naklediyor:

   “Cüz’î aklımızla yaptığımız küçük bir işe kıymet verip onu büyük görüyoruz. Cenab-ı Hakk’ın bunca fazl u keremini, nihayetsiz rahmetini görmezlikten geliyoruz. Bu gaflet halinin, bu unutkanlığın büyük bir perde, kalın bir hicap olduğunu anlamamız, kötü huyların, kötü düşüncelerin, insanın gözüne perde olduğunu bilip bu hallerden kurtulmaya çalışmamız lazım geliyor. Biz hesabı kendimize göre yapıyoruz. Oysa Allah’ın kitabına göre olması gerekir. İşlerimizi Allah’ın emrine göre yapmamız gerekiyor. İki cihan derdinden kurtulmadıkça, yaratılmışların cümlesinden gözümüzü kesip Allah’a dönmedikçe hakiki hürriyete ve hayra kavuşmaya imkan yoktur. Çünkü bizim düşüncemiz ya nefsimizin hesabı ya şeytanın, kötü arkadaşın iğvası ya da dünyanın muktezasıdır. Bunlarla Allah Tealâ Hazretleri’ni unutup, kulların köleliğini kabul etmiş oluyoruz”.

   Ebu’l-Hayr Hazretleri’nin sözünü ettiği köleliğe düşmeden yaşamanın yolu belli. Hayatımızın her anını Allah Tealâ’yı unutmadan yaşamak… O zaman yaptığımız bütün işlerimiz hayra döner, dünyada yaptıklarımız da ahirette kurtuluşumuza vesile olur.

1 NİSAN CUMARTESİ
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.