Yaşam öyküsü
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, 1929 yılında Elazığ’ın Ağın ilçesinde doğdu. Ladik-Akpınar Köy Enstitüsünde başladığı öğrenimini Akçadağ Köy Enstitüsü’nde (1947) tamamladı. Elazığ’ın çeşitli köylerinde öğretmenlik yaptı; ilköğretim müfettişi oldu. Daha sonra İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı genel sekreterliğine atandı, bir süre sonra bu görevinden emekliye ayrıldı.
İlk şiirleri yerel dergi ve gazetelerde çıktı. Defne, Devlet, Töre, Türk edebiyatı gibi dergilerde yer alan tarihsel kahramanlıkları ve milliyetçi duyguları işlediği şiirlerinde, Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp, Yahya Kemal Beyatlı ve A. Nihat Asya’nın açık etkileri görülür. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu “destan şairi” olarak tanınmıştır.
Türk milletinin tarihine kültürüne vakıf olan Gençosmanoğlu, İslâm dininin ve Türkçülüğün en güzel motifleriyle işlediği destanlarıyla Türk Edebiyatı’na çok şeyler kazandırdı. Üst üste 3 kez beyin ameliyatı oldu. “Aylardan Ağustos, günlerden Cuma” diye başlayan Malazgirt Marşında belirttiği gibi, 1992 yılı Ağustos ayının 21’inde Cuma günü vefat etti ve Karacaahmet mezarlığına defnedildi.
Sanat anlayışı
Gençosmanoğlu çağımızın en büyük destan şairlerinden biridir. Türk tarihinin değişik dönemlerini, önemli olayları şiirleştirmekte ustadır. Dede Korkut anlatımını, çağımızda taklide ve yavanlığa düşmeden yansıtmış bir şairdir. Kimi sosyal olaylar, çağımızın kültür ve kimlik erozyonu onun şiirlerinde yerini alır. Bu bakımdan hiciv yönü de ağır basar. Zengin dili, özgün imgeleri ve bir destana dönüştürdüğü sesi ile hamasi şiirimizin burcunda yerini almıştır.
Gençosmanoğlu şiirlerinde hece ölçüsünü, koşma, mesnevi (ikili) nazım şekillerini kullandı. Serbest nazımla da şiirler yazdı. Türk tarihine bir bütün olarak bakan şair, sadece İslamiyet öncesinin olay ya da figürlerini değil Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin de kahramanlarını, milleti sarsan olayları da şiirlerine konu edinmiştir. Bu bakımdan Kürşad’dan Kara Kağan’a, Alparslan’dan Afşın Bey’e, Hacı Bayram’dan Yunus Emre’ye, Osman Gazi’den Fatih’e, Atatürk’ten Sütçü İmam’a kadar millete büyük hizmetler etmiş figürler üzerinde durur. Tarih bilinci, milletin potansiyel gücünün harekete geçirilmesi, kahramanlık ve İslam dininin güzellikleri, onun şiir vitrinini oluşturan temalardır.
Cumhuriyet dönemi bir barış dönemi olmakla beraber, milliyetçilik akımının başlıca kaynaklarından birisi olan tarih bilinci, Kurtuluş Savaşı’nın hatıraları, Atatürk’ün destansı kişiliği, fakat bilhassa bu dönemde de Türk milletinin dış tehlikelere maruz kalması, kahramanlık duygusunu devam ettirmiştir.
Gençosmanoğlu’nun Asım’ın Nesli Adlı Şiirinin Çözümlemesi
ASIM’IN NESLİ
Sakarya’nın kan fışkıran toprağından yoğrulup
Unutulmuş pınarlardan doldurulan testiler…
Azgın kuzey yellerinin ateşinde kavrulup
Bağırlardan, dudaklardan susuzluğu kestiler.
Her birinden bölük bölük yumaklanan bulutlar
Şol ebabil kuşlarınca kanatlanıp, estiler…
Haykırdılar, can bölünmez, et tırnaktan ayrılmaz!.
Bozkurt olup çakalları inlerinde bastılar.
En kudurgan namlulardan boşaltılan ölüm
Döşleriyle göğüsleyip başlarıyla süstüler.
İtildiler, kakıldılar, dövüldüler, öldüler…
Lakin düşen bayrakları burçlarına astılar.
Yaz yağmuru sağnaklardan kırk ikindi gürleyip
Şom ağızlı baykuşların seslerini kıstılar.
Ne dünyalık istediler, ne aferin umdular.
Ne kavgadan vazgeçtiler, ne gücenip küstüler.
Vatan, millet, din ve devlet, al sancaklar hakkına
Dar günlerin erkek aslan sesiydiler… Sustular!
Bir şiir alanı olarak milletin tarihini, hayatını seçen şairler, bireysel değil toplumsal bir dil kullanırlar. Onlar milli hayatta tamamlanmamış sahneleri şiirle, romanla, tiyatroyla yeniden yorumlayarak kültür mirasına armağan ederler. Bu bakımdan tarih bir millete mensup şairlerin ortak şiir alanıdır. İşte bu şiir de Mehmet Akif’in bir şiir kahramanından ilhamını alır. Gençliğin sembolü olarak gördüğü Asım karakteri, o dönemin Türk karakterini temsil eder. Safahat’ta Akif’in:
Asım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek
Çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek
dizeleriyle karşılaştığımız Asım karakteri bu kez Gençosmanoğlu’nun dizelerinde hayat bulur. Akif’in eksik bıraktığını bu kez o tamamlar. Asım’ın neslinin yazılmamış destanı yıllar sonra yazılır. Şair Akif’ten farklı olarak içinde dramın da olduğu bir epik dil kullanır. Asım’ın Çanakkale’de şehit olan nesli hem maddi hem de manevi motiflerle süslenerek ifade edilir. Şair, vatan ve namus için canlarını veren bu yiğitleri bir efsane söylemiyle tanıtır:
Sakarya’nın kan fışkıran toprağından yoğrulup
Unutulmuş pınarlardan doldurulan testiler…
Azgın kuzey yellerinin ateşinden kavrulup
Bağırlardan, dudaklardan susuzluğu kestiler.
Bundan sonra bu kahramanların yaptıkları bir bir anlatılır. Fakat şiire özgünlük katan bu çeşit yiğitliklerin sıralanması değildir. Türklerin öteki milletlerden farkları, vatanlarını sevme konusundaki özel duyarlılıktır. Şair özellikle bunu vurgulamak ister. Bu bakımdan son birkaç dizeye kadar olan kısım bu ifadenin dile getirilmesine hizmet etmek üzere vardır:
Ne dünyalık istediler, ne aferin umdular,
Ne kavgadan vazgeçtiler, ne gücenip küstüler.
Vatan, millet, din ve devlet, al sancaklar hakkına
Dar günlerin erkek aslan sesiydiler… Sustular!.
dizeleri işte bu duyguyu dile getirir. Bu karşılıksız sevmenin adıdır.
Bu bakımdan bu dizeler, birtakım tesadüflerin sonucu oluşmuş bir metin değil bir milli bilincin ve yaşama şeklinin ifadesidir. İşte bu yüzdendir ki bu şiiri örneğin Ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan hikâyesiyle birlikte okumak gerekir. Devletin bir şekilde İran sarayına elçi olarak göndermek istediği Muhsin Çelebi, görevi kabul etmekle kalmaz, İran Şahı’na verilecek pahalı hediyeler başta olmak üzere bütün masrafı kendi üzerine alarak görevini tamamlar. İşte vatanını karşılıksız sevmenin şekli budur. Bu bakımdan Cumhuriyet dönemi Türk Şiiri her türlü zenginlikleri içinde barındıran bir edebiyatın adıdır.
Türk tarih ve kültüründe savaş ve kahramanlık duygusu önemli bir yer tutar. İslamlıktan önceki “alp tipi”, İslamlıktan sonra “gazi tipi” haline girerek, Cumhuriyet dönemine kadar gelir. Kurtuluş Savaşı’nın büyük kahramanı Atatürk’e de Türk milleti “gazi” unvanını vermiştir. Tarih bilinci ile milliyetçilik arasındaki münasebeti çok iyi bilen Atatürk, Türk tarihinin kaynaklarının araştırılması ve incelemesi için Türk Tarih Kurumu’nu kurmuş ve okullarda, en eski çağlara giden tarih tezine büyük önem vermiştir. Son yıllarda Türk tarihini bilimsel ve edebi şekillerde ele alan eserler, edebiyatımızda büyük bir yer tutmaktadır.





Yorumlar kapalı.