Mehmet Şükrü Rona

Bir oyundan bir endüstriye…





“Sporun amatör ruhu, paranın baskısı altında hayatta kalma mücadelesi veriyor.” Bu cümle, bugün sahalarda yaşanan dönüşümün en sade ama en çarpıcı özetidir. Çünkü artık spor, sadece rekabetin, emeğin ve centilmenliğin alanı değil; aynı zamanda büyük bir ekonomik sektör, devasa bir pazar ve bir endüstridir. Reklam gelirleri, yayın hakları, sponsorlar ve astronomik transfer ücretleri, sporu bir “oyun” olmaktan çıkarıp dev bir “sektör”e dönüştürdü.
2025 yılı Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) raporuna göre spor ekonomisinin toplam yıllık geliri yaklaşık 2,3 trilyon ABD doları olarak hesaplandı. Bu rakam; profesyonel spor, spor turizmi, spor malzemeleri, katılım sporları gibi çekirdek sektörleri ve bunlarla bağlantılı diğer gelirleri kapsamaktadır. Artık kulüpler sportif başarıdan çok finansal sürdürülebilirliği, sporcular performanstan çok marka değerini, yöneticiler ise en çok bilançoyu düşünür hâle geldi. Bu durum, etik değerleri doğal olarak ikinci plana itmektedir.
Bir zamanlar spor, kazanmanın yanında kaybetmeyi de öğretirdi. Rakibe saygı, kurallara bağlılık ve emeğin kutsallığı temel ilkelerdi. Bugün ise “kazanmak” yetmiyor; kazanırken daha çok izlenmek, daha çok konuşulmak ve daha çok para kazanmak gerekiyor. Skor tabelası artık tek başına başarıyı ölçmüyor. Sosyal medya etkileşimi, forma satışları, sponsor sayısı ve yayın gelirleri de en az şampiyonluk kadar önemli hâle geldi. Böyle bir ortamda etik, romantik bir ayrıntı gibi algılanıyor.
Kulüpler açısından bakıldığında durum daha da çarpıcıdır. Birçok kulüp artık sportif bir organizasyondan çok bir şirket gibi yönetilmektedir. Oyuncu transferleri, altyapı planlamasından çok piyasa değerine göre yapılmaktadır. Genç yetenek yetiştirmek uzun vadeli bir yatırım olduğu için geri plana itilmekte, hazır yıldızlar kısa vadeli başarı ve kazanç umuduyla tercih edilmektedir. Bu yaklaşım, sporu bir gelişim alanı olmaktan çıkarıp hızla tüketilen bir ürüne dönüştürmektedir.
Sporcular da bu dönüşümün merkezindedir. Günümüz sporcusu yalnızca sahadaki performansıyla değil; sosyal medyadaki popülerliği, reklam yüzü olması ve marka anlaşmalarıyla değerlendirilmektedir. Artık bir futbolcu, basketbolcu ya da atlet sadece sporcu değil, aynı zamanda bir “marka”dır. Bu durum, etik duruşu ve örnek olma sorumluluğunu geri plana itebilmektedir. Çünkü marka değeri, karakter değerinin önüne geçtiğinde doğru olan değil, “satılabilir” olan önem kazanmaktadır.
Hakemler, yöneticiler ve medya da bu sistemin baskısı altındadır. Bir hakem kararı yalnızca bir maçın sonucunu değil, milyonlarca dolarlık ekonomik dengeleri de etkileyebilmektedir. Bu da adalet duygusunu zedeleyen büyük bir baskı yaratmaktadır. Medya ise çoğu zaman sporu anlatmak yerine sporu pazarlamayı tercih etmektedir. Fair-play örnekleri birkaç satırla geçiştirilirken, skandallar manşet olmaktadır. Çünkü skandal daha çok tıklanır, daha çok izlenir ve daha çok kazandırır.
Ancak bütün bu tabloya rağmen sporun ruhu tamamen yok olmuş değildir. Hâlâ rakibine yardım eden sporcular, haksız kazancı reddeden takımlar, kupadan önce onuru seçen insanlar vardır. Ne yazık ki onlar artık sistemin normali değil, istisnası gibi görülmektedir. Asıl tehlike de burada başlamaktadır. Etik davranış olağan olmaktan çıkıp “özel” bir duruma dönüştüğünde, spor yavaş yavaş kimliğini kaybedecektir.
Elbette sporun ekonomik olarak büyümesi kaçınılmaz ve belirli ölçüde gereklidir. Ancak sorun büyümenin kendisi değil, yönüdür. Sporu büyüten para değildir; paranın nasıl kullanıldığıdır. Reklam, yayın gelirleri ve sponsorlar sporu daha geniş kitlelere ulaştırabilir, imkânlarını artırabilir. Ancak etik değerlerle desteklenmeyen bu büyüme, kassal bir gelişme değil, bir şişkinliktir.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Daha zengin bir spor mu istiyoruz, yoksa daha adil ve daha onurlu bir spor mu? Asıl başarı, bilançolarda değil vicdanlarda kazanılandır. Çünkü sporun gerçek şampiyonluğu, kupalarla değil, değerlerle ölçülmelidir.

Bir oyundan bir endüstriye…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.