Çocuklarda üstün zekâ ve yetenek eğitimi alanında öne çıkan; eğitimci, yazar, akademisyen, konuşmacı, MomTalks’un fikir annesi Dr. Bahar Eriş:
“Gerçek gelişim zorlanmadan gelmez. Beyin zorlanmadan gelişmez, karakter zorlanmadan gelişmez. Fiziksel gelişim bile zorlanmayla olur. Bu nedenle zorlanma başlı başına bir avantajdır. Ancak burada sadece çocuğun içsel motivasyonu değil, dışarıdan nasıl desteklendiği de çok önemli. Zorlanmanın sürecin doğal bir parçası olduğunu ve bu aşamadan sonra yeni kapıların açılabileceğini anlatabilecek yetişkinlerin varlığı belirleyici oluyor. Bugün ebeveynler çocukları zorlansın istemiyor. “Sıkıldıysa bırak” yaklaşımı çok yaygın. Yaşadığımız çağ, kolay yoldan başarıya ulaşma arzusu üzerine kurulu. Ama kolay elde edilen şeyler sürdürülebilir olmuyor. Gerçek başarı, bedel ödenerek gelen ve kalıcı olandır.
Her çocuğun görülmeye, değerli hissetmeye ve kabul edilmeye ihtiyacı var. Bu ihtiyaç karşılanmadığında, öz saygı ve öz değer duygusu ciddi şekilde zedeleniyor. Aile içinde bu duyguyu yaşamayan çocuklar için en tehlikeli durumlardan biri şu oluyor: Kendini değerli hissettiren ilk kişiye, sorgulamadan bağlanabilmek. Oysa ailesinde sevginin ne olduğunu, kabulün ne demek olduğunu görmüş bir çocuk; ileride neyin sevgi olduğunu, neyin sevgi olmadığını ayırt etmekte daha güçlü olur.”
Pınar SAVUN- İstanbul
Dr. Bahar Eriş, Türkiye’de çocuklarda üstün zekâ ve yetenek eğitimi alanında öne çıkan; eğitimci, yazar, akademisyen, konuşmacı, MomTalks’un fikir annesi ve kurucu ortağı. Ama Dr. Bahar Eriş’i benim için asıl ayırt eden şey unvanları değil; bilgiyi insanın kalbine yerleştirerek bırakan güzel dili.
Dr. Bahar Eriş, akademik bir mesafeyle konuşanlardan değil. Durup dinleyen, anlayan, incitmeden temas edenlerden. Tüm gerçekliği ve samimiyetiyle hayranlık uyandıran bir isim.
Onu dinlerken bende oluşan his hep aynı: “Beni anlıyor.” Yargılayan, etiketleyen, reçete sunan bir ses değil onunki; sakin, berrak ve güven veren bir ses.
İstanbul’da, Zorlu Center’daki Raffles Otel’de; Dr. Bahar Eriş ve Zeynep İşman’la birlikte yaptığımız bu buluşma da tam olarak böyleydi. Röportajdan çok, derin bir sohbetti. O kadar uzun ve yoğun aktı ki söyleşiyi iki bölüm hâlinde yayımlamak zorunda kaldım.
Zeynep İşman’la olan kısmı geçtiğimiz haftalarda okurla buluşturmuştum. Bugün ise Bahar Eriş’in çocukluğa, aileye, zorlanmaya ve değerler dünyamıza dair söylediklerine Kıbrıs gazetesi sayfalarında yer veriyoruz.
Bu söyleşi, sadece bir röportaj değil; çocukluk, ebeveynlik ve insan olma hâline dair derin bir sohbet.
MomTalks da tam olarak bu yerden doğuyor. Ebeveynliği, yalnızlık ve kişiselleştirilmiş deneyimlerin yükünden çıkarıp daha sağlıklı bir zemine taşıyan bir alan açıyor. Alanında gerçekten yetkin isimlerin konuştuğu, sahneden öğüt verilen değil; deneyimin, bilginin ve duygunun yan yana durabildiği bir buluşma alanı.
Ben de Ankara’daki MomTalks etkinliğine katılmıştım. Orada konuşulanlar kadar, salondaki atmosfer de çok kıymetliydi. Samimiyet, gerçeklik ve dürüstlük hâkimdi. İnsan bir noktada içinden gerçekten “Oh be!” diyor. “Yalnız değilim” duygusu, salonda dalga dalga yayılıyor. Ve bu duygu, ebeveynlik yolculuğunda paha biçilemez bir değere sahip.
Sevgili Bahar ve Zeynep ile sohbetimiz sonrasında yeniden buluşmak üzere sözleştik. Kıbrıs’ta da bir MomTalks etkinliği yapılması düşüncesinin tohumunu da attık.
Hangi şehirde olursanız olun, MomTalks etkinliği sizin bulunduğunuz yere gelirse sakın kaçırmayın. Bu, kendinize ve ebeveynlik yolculuğunuza verebileceğiniz çok kıymetli bir hediye.

Pınar Savun: Çocukluğunuzu nasıl bir çocuk olarak hatırlıyorsunuz?
Dr. Bahar Eriş: Tam anlamıyla “sokak çocuğu” gibiydim. Sabahtan akşama kadar dışarıda oynar, akşam yemeği saatinde eve dönerdim. O dönem zaten telefon yoktu; çocuklar sokağa salınırdı, biz de gün boyu koştururduk. Bu yüzden bir gün hastalanıp dışarı çıkamadığımda nasıl sıkıştığımı, içimin nasıl daraldığını anlatamam. Sokağın özgürlüğü benim için büyük bir şeydi.
Pınar Savun: Ev hayatınız nasıldı? Nasıl bir düzenin içinde büyüdünüz?
Dr. Bahar Eriş: Anneannem, kardeşim ve ben aynı odayı paylaşırdık. Kendime ait bir odam yoktu; bu, çocuk aklıyla bazen zorlayıcı olabiliyor. Ama bir yandan da kalabalık ev hâli, birlikte olma duygusu, evin içindeki “biz” hissi bana çocukken çok tanıdık geldi. Bugün tek başıma yaşıyor olsam bile, o dönem aile duygusunu yaşayabilmiş bir çocuktum.
Pınar Savun: Odanızın olmamasının size kattığı bir şeyler oldu mu?
Dr. Bahar Eriş: Bence oldu. Anneannem geceleri klasikler okurdu; okuma sevgimi ondan aldığımı düşünüyorum. Kardeşimle ranzada yatırdık; paylaşmayı da, bir başkasıyla alanı bölüşmeyi de böyle öğrenmiş olabilirim. Yani “kısıt” gibi görünen şeylerin, zamanla “kazanım”a dönüştüğünü fark etim.
Pınar Savun: Ailenizin sosyal-ekonomik koşulları nasıldı?
Dr. Bahar Eriş: Mütevazı bir ailenin, iki devlet memurunun çocuğuydum. Çok kolay koşullarda yaşadığımız söylenemez. Ama evin içinde her zaman anne-baba sıcaklığını, sevgiyi ve güveni hissederek büyüdüm. Bence en önemli zenginlik de budur.
Pınar Savun: “Zenginlik” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Dr. Bahar Eriş: Gerçek zenginlik, evin içinde hissedilen o güven duygusu. Sevildiğini bilmek, korunacağını bilmek, ait hissetmek… Bunu gerçekten yaşadığım için söylüyorum. Bazı insanların bu duyguyu hiç yaşamadığını görmek beni üzüyor; çünkü o zaman insan gerçek zenginliği başka yerlerde arayabiliyor.
Pınar Savun: “Aile” sizin için ne ifade ediyor?
Dr. Bahar Eriş: Aile dediğimiz şey bence önce “görülmek” ve “anlaşılmak”. İnsanın olduğu hâliyle kabul edilmesi, kendini güvende hissetmesi… Aile bir soyadı ya da aynı evde yaşamak değil; duygunun kendisi. Seni “sen” olarak gören, duyguna alan açan bir yer.
Pınar Savun: Yani güven ve kabul çok önemli değil mi?
Dr. Bahar Eriş: Ben içe dönük bir çocuktum ama dışa dönük olmaya zorlanmadım. Bugün kendim olma cesaretim varsa bunun temelinde bu kabul hali var. Ben “olduğum gibi” kabul edildim. Bu çok kıymetli bir şey.
Pınar Savun: Bugün kendiniz olma cesaretinizle bu çocukluk deneyimi arasında bir bağ kuruyor musunuz?
Dr. Bahar Eriş: Evet, kuruyorum. Bugün kendim olma konusunda cesaret bulabiliyorsam, bunun arkasında çocukken “kendim olmama izin verilmiş” olması var. İnsanın kendini saklamadan var olabilmesi, hayatta çok şeyin başlangıcı gibi. Bu nedenle o kabul hâlinin, bugüne taşan bir gücü olduğuna inanıyorum.

Pınar Savun: Çocukken karşılanmamış bir ihtiyacınız var mıydı?
Dr. Bahar Eriş: Klasik anlamda karşılanmamış bir ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Ancak ev içinde sorumluluk alma konusunda eksik kaldığımı söyleyebilirim. Anneannem ve annem ev işlerinde çok mükemmel insanlardı. Bir şeyi yapmaya çalıştığımda genellikle müdahale ederlerdi. Bu da deneme ve hata yaparak öğrenme fırsatımı kısıtladı. Bugün çocuklara “hata yapmalarına izin verin” derken, kendi deneyimimi de düşünüyorum. İnsan deneyerek öğreniyor. Mükemmeliyetçilik, bir noktadan sonra insanı tamamen vazgeçmeye itebiliyor. Bu arada yurt dışında tek başıma yaşamak benim için büyük bir kazanım oldu. Çünkü hayatı idame ettirebilmek için ev işi, düzen ve sorumluluk almayı orada öğrenmek zorunda kaldım. Akademik ya da entelektüel başarı kadar, günlük yaşam becerilerinin de önemli olduğunu o zaman fark ettim. Bunu kimseyi suçlamak için söylemiyorum. Herkes elinden gelenin en iyisini yapıyor. Ancak belli bir yaştan sonra insanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine inanıyorum.
Pınar Savun: Büyümek sizce ne demektir?
Dr. Bahar Eriş: Büyümek; belli bir yaşa gelip hâlâ “Annem babam böyle yaptığı için ben böyleyim” noktasında kalmamak demektir. Kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmektir. Bağışlamadan hareket etmek çok zor. Öfkeyle yaşamak, sürekli birilerini suçlamak ve sorumluluk almamak, ne kendin için ne de çocuk yetiştirmek açısından sağlıklı bir yer değil. Elbette insanlığın neye kadir olduğunu bilmiyoruz. Çok zor bir ülkede yaşıyoruz; haberlerde anne-baba dediğimiz insanların neler yapabildiğini görüyoruz. Böyle istisnai ve ağır durumlar dışında, insanın kendi hikâyesinde sorumluluğu üstlenmesi gerektiğine inanıyorum.
Pınar Savun: Akademik çalışmalarınızda ve kitaplarınızda çocukların etiketlenmeden görülme ihtiyacına odaklanıyorsunuz. Bir çocuk erken yaşta anlaşılmadığında bunun psikolojik bedelini en çok hangi alanlarda ödüyor?
Dr. Bahar Eriş: Burada kastettiğimiz, duygusal olarak görülmemek ve anlaşılmamak. Her çocuğun görülmeye, değerli hissetmeye ve kabul edilmeye ihtiyacı var. Bu ihtiyaç karşılanmadığında, öz saygı ve öz değer duygusu ciddi şekilde zedeleniyor. Aile içinde bu duyguyu yaşamayan çocuklar için en tehlikeli durumlardan biri şu oluyor: Kendini değerli hissettiren ilk kişiye, sorgulamadan bağlanabilmek. Oysa ailesinde sevginin ve kabulün ne demek olduğunu görmüş bir çocuk; ileride neyin sevgi olduğunu, neyin sevgi olmadığını ayırt etmekte daha güçlü oluyor. Eğer bunu yaşamamışsa, onu kurnazca değerli hissettiren ama aslında değer vermeyen ilişkilere çekilebiliyor ve çok daha derin bir mutsuzluğa sürüklenebiliyor. Bu nedenle çocuklukta koşulsuz sevgi çok önemli. Koşulsuz sevginin olmadığı yerde, başarı bile mutsuz bir başarıya dönüşebiliyor. O boşluk kolay kolay dolmuyor.
Pınar Savun: Üstün yetenek, zeka ve öğrenme farklılıkları üzerine yazılarınızda “gizli güçler” vurgusu dikkat çekiyor. Bir çocuğun zorlandığı alan hangi koşullarda en güçlü tarafına dönüşebilir?
Dr. Bahar Eriş: Bir çocuğun zorlandığı alan, ancak doğru şekilde görülüp desteklendiğinde güçlü bir alana dönüşebilir. Örneğin matematikte zorlanan ama resimde güçlü olan bir çocuk düşünelim. Eğer sürekli zorlandığı alan üzerinden etiketlenirse, potansiyelini geliştiremez. Ama güçlü olduğu alan fark edilir, desteklenir ve değerli hissettirilirse, çocuk kendine güven geliştirir. Bu güven zamanla diğer alanlara da yayılır
Pınar Savun: Bir çocuğun zorlandığı alan ne zaman başarıya dönüşebilir?
Dr. Bahar Eriş: Yetenek gelişimi belirli bir aşamaya kadar hızlı ilerler. Örneğin gitar öğrenirken ilk başlarda ilerleme daha kolaydır. Yaklaşık 40–50 saatlik bir çalışmayla belli bir noktaya gelinir. Ancak sonrasında ilerleme yavaşlar; detaylar, nüanslar ve eleştirel düşünme devreye girer. İşte bu nokta çok kritiktir. Bu aşamada bazıları pes eder, bazıları ise sebat eder. Yetenekli olanla olmayanı ayıran temel fark da burada ortaya çıkar. Zorlanma anında hangi yolu seçtiğiniz belirleyici olur. Aslında bu, kişinin içsel motivasyonunu ve tutkusunu da gösterir. Eğer o beceriye dair gerçek bir ilgi ve içsel motivasyon varsa, zorlanmaya rağmen yola devam edilir. Ancak bu istek dışarıdan dayatılmışsa, örneğin yalnızca anne-baba istediği için başlanmışsa, o noktada bırakma ihtimali artar. Bu nedenle zorlanma, sadece bir engel değil; aynı zamanda kişinin kendini tanıması için önemli bir fırsattır. Zorlanmaya rağmen devam etmeyi seçiyorsanız, bu o alanda gerçek bir kapasite ve potansiyel olduğunun göstergesidir.
Pınar Savun: Bu zorlanma anı aslında bir dönüm noktası mı? Bu her disiplin için geçerli mi?
Dr. Bahar Eriş: Evet, kesinlikle bir dönüm noktası. Bu durum yalnızca bir alana değil, tüm disiplinlere yayılan bir süreç. Eğer bir çocukta çalışma alışkanlığı gelişmişse, sebat etme becerisi varsa ve zorlanma yaşamasına izin verilmişse bu çok kıymetli. En önemlisi de her zorlandığında yalnız bırakılmamış olması. Gerçek gelişim zorlanmadan gelmez. Beyin zorlanmadan gelişmez, karakter zorlanmadan gelişmez. Fiziksel gelişim bile zorlanmayla olur. Bu nedenle zorlanma başlı başına bir avantajdır. Ancak burada sadece çocuğun içsel motivasyonu değil, dışarıdan nasıl desteklendiği de çok önemli. Zorlanmanın sürecin doğal bir parçası olduğunu ve bu aşamadan sonra yeni kapıların açılabileceğini anlatabilecek yetişkinlerin varlığı belirleyici oluyor. Bugün ebeveynler çocukları zorlansın istemiyor. “Sıkıldıysa bırak” yaklaşımı çok yaygın. Oysa eğer ortada gerçek bir kapasite ve motivasyon varsa, bu noktada çocuğa destek olmak gerekir. Bunu somut örneklerle anlatmak çok etkili oluyor. Örneğin milli kadın voleybol takımı. Biz onların sadece başarılarını, kupalarını, zaferlerini görüyoruz. Ama kaç saat çalıştıklarını, nelerden vazgeçtiklerini, hangi bedelleri ödediklerini görmüyoruz. Oysa birilerinin çıkıp “Sabah kaçta kalktılar, nelerden feragat ettiler” diye bu süreci anlatması çok önemli. Çünkü içinde yaşadığımız çağ, kolay yoldan başarıya ulaşma arzusu üzerine kurulu. Ama kolay elde edilen şeyler sürdürülebilir olmuyor. Gerçek başarı, bedel ödenerek gelen ve kalıcı olandır.

Pınar Savun: Bugün ebeveynler yoğun bilgiye rağmen çok kaygılı. Sizce ebeveynlerin en çok neye ihtiyacı var? Bilgiye mi, güvene mi, yoksa sezgilerine yeniden bağlanmaya mı?
Dr. Bahar Eriş: Buna “ya, ya da” diye cevap vermek mümkün değil. Çok ilginç bir çağda yaşıyoruz. Bilgi çok değerli ama tek başına yeterli değil. Annemin döneminde bugün bildiklerimizin çoğu yoktu. O yüzden bazı yanlışlar bilgi eksikliğinden yapıldı; ama aynı annem, doktorların fark edemediği bir sağlık sorunumu sezgisiyle fark etti ve peşine düştü. Belki bugün onun sayesinde yürüyorum. Bu yüzden hem bilgiye hem sezgiye ihtiyaç var. Asıl mesele, bilgi seline kapılmadan sağduyuyu koruyabilmek ve sezginin gücünü küçümsememek. Çünkü bilgi çağındayız ama aynı zamanda bilgi kirliliği çağındayız. On kişiye soruyorsunuz, on farklı cevap alıyorsunuz. Uzmanlar için bile bu böyle. Bence ebeveynlerin kendilerine sorması gereken temel soru şu: Bu bilgiyi doğru bir kaynaktan mı alıyorum ve kendi hayatıma ne kadar uyarlayabilirim? Kitaplar, yöntemler birer kılavuzdur. Ama asıl olan, ebeveynin kendi çocuğuyla kurduğu ilişkidir. Hiçbir kitap o ilişkiyi birebir tarif edemez. Önemli olan, bilgiyi alıp süzebilmek ve kendi gerçekliğine harmanlayabilmektir.
Pınar Savun: Ebeveynlere yönelik eğitimler veriyor, bu alanlarda kitaplar yazıyorsunuz. Zaman zaman “Anne olmayan biri olarak bunları söylemek kolay” gibi tepkilerle karşılaşıyor musunuz? Böyle geri bildirimler aldığınızda ne hissediyorsunuz?
Dr. Bahar Eriş: Evet, zaman zaman çok sert ve kırıcı geri bildirimler de alıyorum. “Anne değilsin, bunu nasıl söylüyorsun?” diyenler oluyor. Orada şunu düşünüyorum: Anne olmakla annelik yapmak aynı şey değil. Annelik yapmak; şefkatli olmak, empati kurabilmek, kucaklayıcı olabilmek demek. Çocuk sahibi olamayan ama son derece şefkatli, destekleyici ve çevresine katkı sunan pek çok kadın var. Benim de uzun yıllar öğretmenlik yapmış olmam, yüzlerce küçük çocukla birebir çalışmam büyük bir deneyim alanı oldu. Çok zorlandığın, çok yetersiz hissettiğim, çok ağladığım zamanlar oldu. Bu yüzden empati kurabildiğimi düşünüyorum. Elbette bir çocuğa sahip olmanın nasıl bir deneyim olduğunu birebir yaşamadım; bunun insanı nasıl dönüştürdüğünü de tam olarak bilemem. Bu nedenle hiçbir zaman “anneler şöyle hisseder” gibi genelleyici cümleler kurmam. Bilimsel araştırmalar, gözlemler ve annelerin kendi deneyimleri üzerinden konuşurum. Bu alanda söz söylemek için anne olmanın bir şart olduğunu da düşünmüyorum. Eğer öyle olsaydı, öğretmenlik ya da bu alanlarda akademik çalışma yapmak için böyle bir kriter konulurdu. Asıl önemli olan, bilgiyle empatiyi ve insanî duyarlılığı bir arada tutabilmektir
Pınar Savun: Annelik deneyimi üzerinden konuşmanın bazen tek bir çocuğun yaşantısını genel bir doğruya dönüştürme riski taşıdığını söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Dr. Bahar Eriş: Sadece annelik deneyimi üzerinden konuşulduğunda, bazen tek bir çocuğun yaşantısı genel bir doğru gibi aktarılabiliyor. Bu da kendi içinde bir risk barındırıyor. Çocuk sahibi olmamak ise insana belli bir mesafe, daha objektif bir bakış açısı kazandırabiliyor. Ben bunu kendim için bir eksiklik olarak görmüyorum. Aksine, farklı bir yerden katkı sunduğumu düşünüyorum. Örneğin Zeynep, annelik deneyimi üzerinden anlatıyor; ben bunu bilimsel araştırmalarla destekliyorum ve ortak bir zeminde buluşuyoruz.
Pınar Savun: MomTalks ile yola çıkmaya karar verdiğiniz o “kırılma anı” neydi? “Artık bu konuyu konuşmalıyız” dediğiniz an nasıl ortaya çıktı?
Dr. Bahar Eriş: 2017 yılıydı. O dönem Bahçeşehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydim. Sosyal medyada anne hesaplarının hızla arttığını görüyorduk. Herkes kendi çocuğuyla yaşadığı deneyimleri paylaşıyor, diğer anneler de bunları takip edip kendilerini eksik hissetmeye başlıyordu. Özellikle Instagram, kıyaslama duygusunu çok besleyen bir alan hâline gelmişti. Şunu düşündüm: Bu kadar çok şey konuşuluyor ama ebeveynleri, eğitimcileri ve alanında gerçekten yetkin uzmanları bir araya getiren, derinlikli bir buluşma yok. “Neden böyle bir etkinlik yapmayalım?” fikri böyle doğdu. Üniversiteyle paylaştım, çok heyecanlandılar ve hemen destek verdiler.. Gönüllülük esaslı olduğu için çok güçlü ve değerli isimler destek verdi. İlk etkinlik beklediğimizden çok daha fazla ilgi gördü. Bahçeşehir Üniversitesi’nin desteğiyle basında da geniş yer aldı. Sonrasında “devam edelim” teklifleri geldi. Bugün dönüp baktığımda, dokuz yıl önce başlayan bu yolculuğun böyle büyüyeceğini hiç tahmin etmemiştim.
Pınar Savun: Annelik anlatısında hangi boşluğu doldurmak için yola çıktınız?
Dr. Bahar Eriş: Açıkçası burada sık sık bir yanlış anlaşılma oluyor. Bizim ismimiz “MomTalks” olduğu için de bazen sadece annelere hitap eden bir alanmış gibi algılanıyor. Oysa bu, tüm ebeveynleri kapsayan bir platform. Türkiye’de annelik fazlasıyla romantize ediliyor. Benim asıl derdim, bu romantizasyonun kadınların omuzlarına yüklediği ağır sorumluluğu görünür kılmak. Annelik kutsallık kılıfına sarıldığında, annelerin yaşadığı gerçek sorunlar konuşulamaz hâle geliyor. Biz tam da bunu konuşmak istedik. “Anneler yaşasın, annelik harika” gibi romantik bir yerden değil; bu toplumda annelikle ilgili hangi yapısal sorunlar var, kadınlar bu yükü nasıl tek başına taşımak zorunda bırakılıyor, bunları tartışabileceğimiz bir alan açmak istedik. Annelik konusunun konuşulmayan, bastırılan, zor taraflarını görünür kılmak temel amacımızdı.
Pınar Savun: Başladığınız noktayla bugünü karşılaştırdığınızda, hayal ettiğiniz süreçle geldiğiniz yer arasındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dr. Bahar Eriş: Açıkçası bu işin on yıl süreceğini hiç hayal etmemiştim. “Bir etkinlik yapalım, geliri şuraya gitsin” gibi daha anlık ve sınırlı bir fikirdi. Bugün geldiğimiz nokta benim için bile inanılmaz. Bu süreçte Zeynep’le ekip olmak da çok belirleyici oldu. Bunu özellikle söylemek isterim; belki Zeynep olmasaydı bu kadar büyüyemezdi. Birbirimizi gerçekten iyi tamamlayan bir ekip olduk.
Pınar Savun: Zeynep’le tanışıklığınız bu süreçten önceye mi dayanıyor?
Dr. Bahar Eriş: Hayır, aslında MomTalks sayesinde tanıştık. İlk başta katılımcıydı. Yaklaşık sekiz-dokuz yıldır tanışıyoruz. Zaman içinde bu birliktelik güçlü bir ortaklığa dönüştü.

Pınar Savun: MomTalks’un Türkiye dışına açılma fikri nasıl ortaya çıktı?
Dr. Bahar Eriş: Bu tamamen Zeynep’in fikriydi. Bana kalsa, ben yine daha kapalı bir yerde devam ederdim. Ayrı ülkelere, hatta Londra’ya kadar uzanan bu açılım onun vizyonu sayesinde oldu. Bugün bunu yapabiliyor olmamızda Zeynep’in payı çok büyük.
Pınar Savun: Önümüzdeki dönem için yeni hedefleriniz var mı? Farklı ülkeler, farklı şehirler gündemde mi?
Dr. Bahar Eriş: Evet, zaman zaman yeni yerler konuşuluyor. Görüşmeler oluyor, fikirler geliyor. Mesela Kıbrıs konusu da ara ara gündeme geliyor, biz MomTalks’u Kıbrıs’ta yapmayı çok istiyoruz. Türkiye merkezli devam ederken, farklı coğrafyalara temas etmek de heyecan verici.
Pınar Savun: Kendinizin annesi olsaydınız, en çok hangi yönünüzden şikâyet ederdiniz?
Dr. Bahar Eriş: Büyük ihtimalle şunu söylerdim: “Yavrum, şu sosyal medyadan biraz uzak dur.” (Gülüşmeler)
Pınar Savun: Kendinizin annesi olsaydınız, en çok hangi yönünüzden memnun olurdunuz?
Dr. Bahar Eriş: Beni başkalarının onayı, sevgisi ya da sosyal medyadaki hayatları çok etkilemez. Değer verdiğim şeyler için kendimi seviyorum. Annem olsaydım da değer odaklı yaşayan bir annem olduğu için mutlu olurdum.
Pınar Savun: Bugün çocuklar ve gençler neden bu kadar yoğun biçimde zorbalıkla ilişkilendiriliyor? Sizce bu meselenin asıl kaynağı nerede?
Dr. Bahar Eriş: Ben bunun bir çocuk ya da gençlik sorunu değil, açıkça bir ekosistem ve sistem sorunu olduğunu düşünüyorum. Çocuklar ve gençler bu toplumun içinde büyüyor; gördüklerini, yaşadıklarını ve maruz kaldıklarını taşıyorlar. Yoksulluk, toplumsal şiddet, medyanın dili, bilgisayar oyunları, denetimsizlik, ailelerin bilinç düzeyi ve ebeveyn tutumları… Çok sayıda faktörün kesişiminden söz ediyoruz. Bu kadar zor bir dünyada ve zor bir toplumda yaşarken, neden sürekli spot ışıklarının çocukların üzerinde olduğunu sorgulamak gerekiyor. Zorbalık yalnızca çocuklara özgü bir davranış değil. Örneğin “akran zorbalığı” kavramı var ama neden “ebeveyn zorbalığı” ya da “yetişkin zorbalığı” diye benzer bir kavramdan çok az söz ediyoruz? Neden sosyal medya zorbalığı çoğu zaman yetişkinler üzerinden tartışılmıyor?
Pınar Savun: Zorbalığı yalnızca davranış üzerinden değil, değerler üzerinden de okumak mümkün mü?
Dr. Bahar Eriş: Kesinlikle. Bence meselenin kalbi tam da burada. Yüz yıl önce yazılmış gelişim kitaplarına baktığında öne çıkan değerlerin; cesaret, alçakgönüllülük ve erdem olduğunu söylüyor. Bugünse gelişim kitaplarında en sık karşılaştığımız kelimeler karizma, popülerlik ve komiklik. Bu bize çok net bir şey söylüyor: Değerler değişti. Görünür olmak, ünlü olmak, güçlü görünmek; her şeyin önüne geçmiş durumda. Böyle bir dünyada çocuk, zorbalığı bile bir güç ve görünürlük aracı olarak kullanabiliyor. Utanmak bir durdurucu olmaktan çıkıyor. Bazı akademisyenler buna “erdem sonrası çağ” diyor. Yani artık erdemin, mahcubiyetin, yüz kızarmasının toplumsal bir karşılığı kalmadı. Biz yetişkinler olarak utanmayı, sınır koymayı, yüzümüzün kızarmasını kaybetmişsek; çocuklardan ne bekleyebiliriz? Bu yüzden önce yetişkinlerin yüzünün kızarması gerekiyor. Değerlerimizi yeniden konuşmadan, çocukların davranışlarını sağlıklı bir şekilde ele almamız mümkün değil.
















Yorumlar kapalı.