Halûk Kabaalioğlu

Kıbrıs’ta federasyon söz konusu olamaz





Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 1995-1996 yıllarında Lefke Avrupa Üniversitesi rektörü olduğum dönemde AB Komisyonu’nun Rum Yönetimi nezdinde akredite büyükelçisi Giles Anouil, hemen hemen her gün kuzeye geliyor ve çeşitli dernek ve kuruluşlarda konuşmalar yapıyordu. Burada amaç Kıbrıs Türklerini AB üyeliğine ikna etmekti. Ancak bunu yaparken gerçekleri çarpıtıyor tamamen yalan beyanlarda bulunuyordu. Son derece aşağılayıcı sözler söylüyor ve tam anlamıyla Kıbrıslı soydaşlarımızın moralini bozmak için faaliyet gösteriyordu: “Türkiye Gümrük Birliği anlaşması ile Rum Yönetimi’ni tanımıştır. Türkiye, Kıbrıslı Türkleri terk ettiği için artık başınızın çaresine bakmalısınız. AB ye girdiğinizde Türkiye’nin garantörlüğüne ihtiyacınız kalmayacak, AB Adalet Divanı en büyük güvenceniz olacaktır. Kıbrıs Türkü artık AB’nin en önemli kurumlarında temsil edilecektir.”

Bu söylemler Kıbrıslı soydaşlarımızın moralini bozuyordu. O kadar güvendikleri Türkiye, gerçekten Rum Yönetimi’ni tanıyacak mıydı? GB nedeniyle Türkiye KKTC ürünlerine ambargo mu uygulayacaktı? O tarihte KKTC muhalefet partileri de bu savları öne sürmekte ve başta Anouil ve diğer diplomatlar, ayrıca adaya özel olarak havayı bulandırmak için gönderilen kişiler, yoğun bir psikolojik harekât uyguluyordu. “Önemli kurumlarda temsil edileceksiniz sözü” de “tanınmamış ülke” vatandaşı olan soydaşlarımızın kulağına müzik gibi geliyordu.

Yeşil hat üzerinde Ledra Palas’da düzenlenen bir toplantıda “Avrupa Birliği: Kıbrıslı Türkler için Fırsat(lar) penceresi” başlıklı bir tebliğ sunan Avrupa Birliği büyükelçisi Anouil, Kıbrıs Türklerine hitaben “Unite or Perish” yani “Birleş yahut Mahvol” başlığını seçmişti. Lefke Avrupa Üniversitesinde AB hukuku yüksek lisans programı başlattığım için ziyaretime gelen büyükelçiyi bu sözlerden ötürü eleştirerek uyardım. “Aceleye geldi. Üzerinde çok düşünmedim” gibi sözlerle geçiştirdi.

GKRY de AB Temsilciliği düzenli olarak “European Union News-European Commission Newsletter of the Delegation to Cyprus” adını verdikleri bir haber bülteni yayınlıyordu. Bu yayında Kıbrıs Türklerine hitaben “Unite or Perish” “Birleş yahut Mahvol” başlığında şunlar yazılıydı : “By joining the EU a future will open for the Turkish Cypriots. Not only in the way of their identity being recognised, having access to European markets, having the support of European various funds. It will give them an aim and a perspective.” (November 1995, No.10/95). “AB’ye girmekle Kıbrıslı Türkler için bir gelecek açılacak. Sadece kimliklerinin tanınması yoluyla değil Avrupa pazarlarına girebilmekle, çeşitli Avrupa fonlarının desteğini alarak. Bu onlara bir hedef ve perspektif verecektir.”

İngilizler de yoğun çaba harcıyor ve Cambridge Üniversitesi ünlü AB Hukuku profesörü ve dönemin AB Konseyi, Hukuk Müşaviri olan Prof. Dr. Alan Dashwood’u kuzeye getirip KKTC nin tüm siyaset adamları ve üst düzey bürokratları önünde konferans verdiriyordu. Ne var ki bu bilim adamı dahi gerçekleri çarpıtıyordu. Konuşmasından sonra söz aldım ve yanımda getirdiğim, Dashwood’un kendisinin yazdığı EU Law-AB Hukuku kitabından ilgili bölümleri okuyup, toplantıda söylediklerinin gerçek olmadığını belirttiğimde hiç yüzü kızarmıyordu. “Kıbrıs Türkleri AB’nin önemli kurumlarında temsil edilecek” dediğinde bunun “Bölgeler Komitesi” olduğunu vurguluyordu. “Kitabınızda bunun önemsiz bir kurum olduğunu ve sadece bölgesel politikalar, tarım gibi konularda ve tamamen istişari mahiyette karar alabildiğini yazmışsınız” dediğimde, gülümsemekle yetiniyordu.

Bu durumda ne yapabilirdim? “Kıbrıs” gazetesinde uzun makaleler yazıp AB kurumlarını, AB Hukuku’nun özelliklerini ayrıntıları ile anlatmaya çalıştım. Yazdıklarımdan hoşlanmayan muhalif çevreler beni TC Dışişlerinin özel olarak adaya gönderdiğini dahi iddia ettiler! Türkiye’den gelenlerin söylediklerine pek önem vermedikleri için çok tanınmış, gerçek otorite olan yabancı AB uzmanlarını davet etmem gerekti.

Lefke Avrupa Üniversitesi’nde başlattığım yüksek lisans programı çerçevesinde ünlü AB Hukuku profesörlerini davet ederek sürdürülen psikolojik harekata karşı gerçeklerin ortaya konmasını sağlamak üzere daha sonra Bruges’da AB kurumlarına eleman yetiştirmek üzere kurulan, College of Europe rektörü olan Prof.Dr. Jörg Monar, Londra İktisat Okulu ünlü London School of Economics Avrupa Enstitüsü Müdürü Prof.Dr. Paul Taylor, Exeter Üniversitesi Avrupa Hukuku Merkezi Müdürü Prof.Dr. Dominik Lasok, Liverpool ve Leicester Üniversiteleri AB Hukuku Profesörü Dr. Nanette Neuwahl, Brüksel’de CERIS Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Etüdler Merkezi Müdürü Prof. Dr. George Delcoigne, İngiltere’de Keele Üniversitesinden Prof.Dr. Christopher Brewin gibi isimleri davet ediyor, GİAD Genç İşadamları Derneği Başkanı Engin Arı işbirliği ile Ticaret Odası salonlarında konferanslar vermelerini sağlıyordum.

Ancak karşı tarafta başta AB Komisyonu ve sözde Sivil Toplum Örgütleri aracılığıyla büyük paralar harcanıyordu. Ali Erel ve Mustafa Damdelen yönetimindeki Kıbrıs Türk Ticaret Odası’na 1,5 milyon avro tahsis edildiği resmen açıklanmıştı. Bu parayla Kıbrıslı Türklere İngilizce öğretilecekti. Kıbrıslıların çoğu zaten çok iyi İngilizce biliyordu. Bunlar dışında AB’nin resmi kayıtlarında görülmeyen büyük meblağlarda fon transferi yapıldığını Komisyon’daki arkadaşlarım kabul ediyordu.

O tarihlerde olduğu gibi aradan 30 yıl geçmesine rağmen bugün de başta ABD ve AB olmak üzere bir çok Devlet ve sözde sivil toplum örgütleri, Kıbrıs Türklerine yönelik yoğun propaganda çalışmalarını sürdürüyor.

Amerika’nın gönderdiği çok sayıda kişi o tarihlerde “Fulbright profesörü” kisvesi altında Kıbrıs’ta idi. Ben de yıllar önce Virginia Üniversitesi’nde Fulbright profesörü olmama rağmen “Dünya üzerinde kilometre kareye en çok Fulbright profesörü düşen ülke Kıbrıs” oldu diyordum.

 

Panel Tartışmaları

Ocak 1996 da Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nda düzenlenen “Gümrük Birliğinin Kıbrıs Üzerindeki Etkileri” konulu bir panele davet edilmiştim. Panelde diğer konuşmacılar üst düzey diplomatlardı: Birleşik Krallık Yüksek Komiseri Collin Jennings, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Temsilcisi Gustav Feissel, Avrupa Komisyonu GKRY nezdindeki temsilcisi Büyükelçi Giles Anouil ve öğretim üyeleri Mehmet Cevaz ve Şule Aker.

Toplantıda sıra bana geldiğinde Avrupa Komisyonu temsilcisi büyükelçi Giles Anouil’in söylediklerinin gerçek olmadığını, birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti içinde federe devlet olarak AB üyesi olursa, Kıbrıs Türk Devleti’nin Adalet Divanı’nda dava açma yetkisi olmayacağını, çok önemli kurum olarak belirtilen Bölgeler Komitesi’nin hiçbir icrai yetkisi olmadığını, sadece üç konuda danışılan istişari bir kurum olduğunu, Gümrük Birliği uygulamasının 1963 Ortaklık Anlaşması ve 1970 Katma Protokolü uyarınca öngörülen tarihte yürürlüğe girdiğini, Ortaklık Konseyi kararının sadece uygulama usullerini belirlediğini ve yeni bir unsur getirmediğini, GKRY’i tanımamız gibi bir zorunluk olmadığını, söylediklerinin tamamının gerçek dışı olduğunu söylediğimde Giles Anouil, “Bu bir skandaldır, beni yalan söylemekle itham ediyor.” diyerek masadan kalktı ve salonu terk etti.

“Ekselans, nereye gidiyorsunuz? Kabul etmediğiniz noktalar varsa gelin bunlara cevap verin.” dememe rağmen çıktı, gitti. Tabii tartışmalar hararetlenirken izleyiciler ve basın mensupları Anouil’in ne cevap vereceğini merak ediyordu. AB Büyükelçisi’nin tartışmaya gerek görmeden salonu terk etmesi, şaşkınlığa yol açtı.

Bir gün sonra Halkın Sesi gazetesi, 31 Ocak 1996 tarihinde “Rum dostu AB Büyükelçisi Anouil KKTC’den darın kaçtı”, aynı gün Yeni Demokrat gazetesi, “Türkiye-AB Gümrük Birliği panelinde Anouil darın kaçtı” yazıyordu. Kıbrıs gazetesi ise “Anouil eleştiriye dayanamadı”. Halkın Sesi gazetesi “Anouil çizmeyi aştı” diyordu. 15 Şubat 1996 tarihli Çengel dergisi, “Dikkatle izlendiğinde KKTC kamuoyuna yönelik bir dezenformasyon çabası olduğu görülecektir.” sözümü başlık yapmıştı.

Kıbrıs gazetesi 8 Şubat 1996 günü yayınlanan “Bilimsel gerçekçiliğin tartışılmaz gücü” başlıklı başyazısında, “AB Büyükelçisi Anouil’in bilimsel gerçeklerle mat edilmesine tahammül göstermeyerek KKTC’de panel salonunu hışımla terk etmesinin yankılarının daha uzun müddet süreceği”ni belirttikten sonra “Türk bilim adamının kendi görüşlerini çürütücü açıklamalarını dinlerken renkten renge giren, yerinde oturamayan Anouil, savunmaya geçecek yerde paneli ve KKTC’yi terk etmeyi yeğledi.” diyordu.

Otuz yıl önce yer alan bu tartışmalara değinmemin nedeni bugün dahi aynı konuların gündemde olması ve iki toplumlu, iki bölgeli federasyonu öneren çevreler olmasıdır.

Bu arada yıllar önce alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarına atıf yapılmaktadır. O kararlar alındığında bi-communal bi-zonal federation-iki toplumlu iki bölgeli federasyon önerilirken adanın AB üyesi olması söz konusu değildi. (AB üyesi olmayan bir Kıbrıs’ta, sağlam güvenceler ve anayasal denge ve denetim mekanizmaları ile Kıbrıs Türklerinin haklarının korunabileceği, teorik olarak doğru olabilir. Ancak 1960 Anayasası’nı, Klerides’in tabiri ile ilga eden Rumlar olmuştu.)

AB üyesi olan Kıbrıs’ta tüm parametreler değişmiştir. Değinilen BM Güvenlik Konseyi kararlarında öngörülen esaslar yeni koşullarda hiç bir şekilde uygulanamaz. Kararların alındığı tarihlerdeki koşullar temelden değişmiş (GKRY kendi anayasası ve kurucu anlaşmalarda öngörülen temel kuralları ihlal ederek) supra national yani uluslar üstü yetkileri olan bir örgüte üye olmuştur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde iki bölgeli, iki toplumlu federasyonu öneren siyasi parti temsilcileri mutlaka iyi niyetle bir çözüm bulunmasını arzu ediyorlar. Türkiye’de de bazı siyasi çevrelerin bu görüşlere meylettikleri anlaşılıyor. Bu son derece yanlış tutum, AB kurumlarının ve AB hukuk düzeninin karmaşık yapısının bilinmemesinden kaynaklanıyor.

Yarım yüzyılı aşan sürede yapılan müzakerelerde Rum tarafının kesinlikle Türklerle ortak bir federasyon kurmak istemedikleri, en son Crans Montana’da masayı devirmeleri ile tekrar ortaya çıkmış bulunuyor. Hatta dönemin GKRY Başkanı’nın, “en iyi çözümün, iki Devletli çözüm olduğunu” söylediği de Başpiskopos dahil muhtelif kişilerce doğrulanmıştır.

AB üyesi olacak böyle iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayanan bir federasyonda Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin AB kurumlarında nasıl temsil edilebileceğini incelemek gerekir.

“İki bölgeli, iki toplumlu federasyon” ilkesi 1977’de kabul edilmiş bir esastı. O tarihte Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olmadığı gibi “Kıbrıs”ın AB üyesi olabileceği kimsenin aklından dahi geçmiyordu. Zaten 1960 Anayasası ve kurucu antlaşmalar, Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir uluslararası örgüte, Kıbrıs’ın katılamayacağını hükme bağlamıştı.

Başka bir deyişle, 1960 Anayasası’na göre, Kıbrıs Türklerinin de tam katılımıyla oluşturulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”, Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın veto yetkisi olduğu, Kıbrıs Türklerinin parlamentoda, 60/40 oranında temsil edildiği, on bakandan oluşan kabinede, üç Türk bakanın olduğu -Dışişleri ve Savunma Bakanı buna dahil-, orduda ve güvenlik güçlerinde aynı oranlarda Türklerin temsil edildiği, beş kentte ayrı Türk belediyelerin kurulacağı, bir Rum ve bir Türk ile Alman Profesör Forstoff’un başkanı olduğu Supreme Constitutional Court – Yüksek Anayasa Mahkemesi’nin güvencesinin de olduğu ortamda dahi, o 1960 tarihinde kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”, kurucu anlaşmalara göre herhangi bir uluslararası siyasi veya ekonomik teşkilata üye olamazdı.

Burada kastedilen hiç kuşkusuz AET idi. Zira, Zürich ve sonra Londra Antlaşmaları’nın Temmuz 1959 da Lancaster House’da imzalanmasından iki hafta önce Yunanistan, arkasından Türkiye AET’ye başvurmuştu.

Rumlar bu anayasal sistemi ilga ettiler. Eski Cumhurbaşkanı Klerides, “My Deposition” adını verdiği anılarında, “Biz, kurucu antlaşmaları ihlal ve Anayasayı ilga ettik.” diyor.

Daha sonra çözüm aranırken, “iki bölgeli, iki toplumlu federasyon” söz konusu olduğunda -yani 1977 de- “Avrupa Birliği üyeliği” hiçbir şekilde gündemde değildi. Kimsenin aklından dahi geçmiyordu.

Avrupa Birliği üyeliği, yani uluslar üstü yetkilerle teçhiz edilmiş, supranational yetkileri olan Avrupa Birliği gündeme geldiğinde tüm parametreler değişmiş oldu.

KKTC nin, (iki toplumlu, iki bölgeli federasyon esasına dayanan) AB üyesi “Kıbrıs Cumhuriyeti” içine girmesi halinde Türk Federe Devleti, hiçbir şekilde Avrupa birliği kurumlarında etkili olabilecek şekilde temsil edilmeyecektir.

Federe Devlet’in, AB’nin icra organı Avrupa Komisyonu’nda temsil edilmesine imkân yoktur. AB’nin çıkardığı yasa (Regulation, Directive vs) tasarılarını hazırlama yetkisi münhasıran Komisyon’dadır.

Tüm üye devletler, Komisyon’da temsil edilir. Brexit’den sonra 27 üyeli Komisyon’da Kıbrıs’ın atayacağı üye “commissioner” -ki Fransızlar “komiser”de demektedir- Kıbrıslı Türk olsa bile-ki olmayacaktır- 26 kişiye karşı tek oydur.

Esasen Yunanistan’ın da AB üyesi olarak tüm yetkilere sahip olması nedeniyle, Kıbrıs temsilcisinin oy verip vermemesi önemli değildir.

European Council adı verilen kurum, üye Devletlerin Devlet ve Hükümet Başkanları’nın bir araya gelip karar aldığı bir organdır.

Ayrıca Bakanlar Konseyi’nde de Kıbrıslı tek bir bakan olacaktır. Federe Devlet bakanı ilke olarak bu toplantıda bulunamaz. (Burada Yunanistan, diğer üye devletleri, veto yetkisini kullanmak suretiyle şantaj yaparak Kıbrıs’ın üyeliğine ikna edebilmiştir. Aynı şekilde başka konularda da şantaj yapabilir.

Bakanlar Konseyi de denilen Council toplantılarına, konu tarım ise tarım bakanları katılır, mali konular ise maliye bakanları katılır, çevre ise çevre bakanları katılacaktır. Böylelikle aynı anda beş altı farklı Konsey toplantısı olabilmektedir. Bunlardan bir veya iki konudaki toplantılara Türk bakan katılacaktır hükmü konabilir. Ancak tüm Kıbrıs’ı temsil etse dahi “weighted majority” denen “ağırlıklı çoğunluk”ta üye devletlerin sahip oldukları oy farklıdır. Büyük devletlerin 27 ila 29 oyu vardır. Orta büyüklükteki ülkelerin oyları 7 ila 14 arasındadır. Küçük devletlerin ise 3 veya 4 oyu vardır.

Komisyon’dan veya AB Yüksek Temsilcisi’nden gelecek tasarının kabul edilebilmesi için üye Devletlerin 55’inin o yönde oy vermesi gerekir. 27 üye devletten 15’i o yönde oy vermelidir.

Ayrıca bu yönde oy veren devletlerin toplam AB nüfusunun % 65’ini teşkil etmesi gerekir. Buna “çifte çoğunluk koşulu” denmektedir. Bir kararı engellemek için en az 4 devletin olumsuz oy vermesi gerekir ki buna “blocking minority-engelleyebilecek azınlık denmektedir.

Konsey, Komisyon’dan bir tasarı gelmeden karar alacak ise Konsey üyelerinin % 72’sinin oy vermesi gerekir ki 27 üye devletten 20’sinin o yönde oy vermesini gerektirir. Bunların da AB toplam nüfusunun % 65’ini teşkil etmesi şarttır.

Avrupa Adalet Divanı’nda da (Court of Justice of the EU) sadece “üye devlet”, yargıç ve advocate general atayabilir. (Advocate General bizdeki bir tür Danıştay Kanun sözcüsü, AYM de raportör benzeri bir görev yapmaktadır.) Federe Devlet, yargıç ve advocate general atayamaz, böyle bir yetkisi yoktur.

Avrupa Adalet Divanı’nda sadece üye devletler dava açma yetkisine sahiptir. Üye devletler dışında federe devletlerin dava açma yetkisi yoktur. Halbuki, en büyük garantiniz AB Adalet Divanı olacaktır deniyordu.

Avrupa Parlamentosu’nda 720 civarında parlamenterden altısı Kıbrıs’dan seçilecektir. Bunlardan ikisinin Türk olabileceği düşünülmektedir. Parlamentoda ulusal gruplar değil, siyasi gruplar teşkil olmaktadır. Yunanistan’ın 25 parlamenteri vardı. Yeni üyeler geldikten sonra bu sayı 21’e düşmesine rağmen her siyasi grupta Yunan parlamenter olacağından Kıbrıs’dan seçilecek 2 Kıbrıslı Türk üyenin etkili olması mümkün değildir.

Üye devletlerin oybirliğiyle alınacak kararlar sadece kurucu antlaşmaların tadili ve yeni üye kabulüne ilişkindir. Yeni üye kabulü zaten kurucu antlaşmada değişiklik yapmakla mümkün olur. Bu konularda sadece üye devletin veto yetkisi vardır. (Kıbrıs konusunda “üzerinde mutabakata varılacak bir düzende” Türk ve Rumların anlaşmaya varamadıkları bir konuda “Kıbrıs”ın oy kullanmaması öngörülse dahi, Yunanistan tam üye olarak tüm gidişatı yönlendirebilecektir.)

Bunlar dışında hemen hemen tüm konularda bakanların yer aldığı Konsey’de kararlar nitelikli çoğunlukla (qualified majority) alınırBirlik Anlaşması’nın 16(4). maddesine göre o yasama işleminin çıkması için üye devletlerden 15’inin bu yönde oy vermesi gerektiği gibi bu üye devletlerin nüfusunun, AB’nin toplam nüfusunun % 65’ini temsil etmesi gerekir. Çok karmaşık bir oy sistemi vardır. TFEU Madde 239(2)’ye göre bazı durumlarda üye devletlerin %55’inin, bazı durumlarda % 72’sinin onay vermesi gerekir.

Bir yasama işleminin çıkmasına engel olmak için Bakanların temsil edildiği Council yani Konsey’de en az 4 üyenin karşı çıkması şarttır ki buna blocking minority denmektedir.

AB’nin bu ve diğer kurumlarında (institutions) temsil edilmek bu nedenle fevkalade önemlidir. KKTC açısından ise bu hayati-yaşamsal niteliktedir.  Bu da sadece bağımsız bir “Üye Devlet” olarak katılmakla mümkün olur.

Ancak Yunanistan’ın tüm kurumlarda yer aldığı AB’ye tam üye olsa dahi Kıbrıs Türk Devleti’nin karar mekanizmalarında sözünü dinletmesi mümkün değildir.

Zaten ikinci bir Helen Devleti olan Rum Cumhuriyeti de üye olduğundan, bu iki devlet diğer ülkeleri parmaklarında oynatacaktır.

Onun içindir ki daha 1959-60 antlaşmalarında Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir kuruluşa Kıbrıs katılamaz hükmü konmuştur. Bu son derece ileri görüşlü ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerini korumak açısından isabetli bir düzenleme idi.

1959-1960’da AET için öngörüldüğü açık olan bu hüküm, bugün o Avrupa Ekonomik Topluluğu AET’ nin yetkilerin çok daha genişlediği Avrupa Birliği’ne dönüştüğü dikkate alındığında fevkalade büyük önem arz etmektedir.

AET daha altı üyeli, çok daha kısıtlı yetkileri olan kuruluş iken Kıbrıs’ın, Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadığı bir AET’ye girmesi sakıncalı bulunmuş, Kıbrıs Türklerinin 1960 Anayasası’nın öngördüğü o çok muhkem koruyucu “denge ve denetim” esasına dayanan sisteminde dahi tehlikeli görülmüş iken bugün 27 üye devletten oluşan ve yetkileri gittikçe artan AB içinde federe devlet statüsünde korumasız kalması düşünülemez.

AB’ye üye olan devlet, (o devlet içinde federe devletler de dahil olmak üzere), yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin önemli bir bölümünü AB kurumlarına devretmektedir.

Bir başka deyişle, AB üyesi devletler, egemenliklerinin bir bölümünü Avrupa Birliği’ne ve Birliğin yasama, yürütme ve yargı organlarına devretmekte, başka deyişle egemenlik haklarını diğer devletlerle birlikte kullanmaktadırlar. (Transfer of sovereignty). O nedenle egemen eşitlik mutlaka sağlanmalıdır. Politik eşitlik veya siyasi eşitlik, AB içinde hiçbir şey ifade etmez.

“Federasyon içinde AB üyesi olalım” diyenlerin bu konuların ayrıntılarını bilmedikleri anlaşılmaktadır. Ayrıntı olarak görülecek noktalara baktığınızda bu temel sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilindiği üzere AB konusu çok özel ihtisas gerektiren bir husustur. Hatta AB uzmanları da farklı branşlara göre ihtisaslaşırlar.

O nedenle, AB hukukunun ve kurumların özellikleri ve işleyişleri, özellikle uygulamalarda görülen gelişmeler bilinmeden federasyon istemek, Kıbrıs Türkü için adeta intihar etmek demektir.

 

AB’nin yetkileri nedir? 

AB, bir çok konuda o üye devlet karşı çıksa dahi -tüm üye devletlerde anında yürürlüğe girecek- yasama işlemi çıkarabilmektedir. Hele bazı konular vardır ki o konularda artık üye devletin hiçbir yetkisi yoktur. O konuda yetki. münhasıran AB kurumlarınındır.

AB’nin münhasır yetkili olduğu konular nelerdir? Başka deyişle üye devletlerin hiçbir şekilde karar alamayacakları, yetkisiz oldukları konular hangileridir?

Bu konulardaki yasama, yürütme ve yargı yetkilerini, yani bu alanlarda egemenliklerini AB kurumlarına devretmişlerdir. O nedenle de egemenlik ve kurumlarda temsil önemlidir.

AB’nin münhasır yetkileri (exclusive competences of the Union):

  • Gümrük Birliği
  • Rekabet Kuralları-İç pazarın işlemesine dönük kurallar
  • Euro’yakatılanların parasal politika konuları
  • Ortak Balıkçılık Politikası dahilinde, deniz biyolojik kaynaklarının korunması
  • Belli koşullarda uluslararası antlaşmaların akdedilmesi

Üye Devletin artık bu konularda hiçbir yetkisi yoktur. TFEU’nun 2(1) maddesi açıktır : All Powers to act in the relevant fields are given to the Union. The Member States may no longer act, except where they are so empowered by the Union and for the implementation of Union acts.

Üye Devletlerin AB kurumlarına yetki devri son derece kapsamlıdır :

Art. 2(2) The Member States exercise their competence to the extent that the Union has not exercised its competence. Insofar as the field is occupied by the Union Law, the Member States have lost their competence (pre-emption).

Eğer o konu, AB’nin münhasır exclusive yetkisi dahilinde ise üye devlet bu konuda hiçbir şey yapamaz, yetkisini kaybetmiştir.

Öte yandan bazı konularda Üye Devletler yetkilerini AB içinde birlikte kullanırlar: İç Pazar, Sosyal Politikalar, Çevre, Ulaştırma, Enerji, Özgürlük, Güvenlik ve Adalet, Kamu sağlığı konusunda ortak güvenlik önlemleri.

Görüldüğü üzere AB üyesi devletler, yasama, yargı ve yürütme konusunda egemenliklerini, ya tamamen, ya da kısmen, AB kurumlarına devretmekte, kendi temsilcileri de o kurumlarda yer alıp ortaklaşa karar almaktadırlar.

KKTC adına Rum Yönetimi ile müzakere yapacak kişilerin dikkate almaları gerekli bir diğer husus da şudur:

AB kurumlarının çıkardığı yasama işlemlerinden regulation, Avrupa Resmi Gazete’sinde yayınlanır yayınlanmaz tüm üye devletlerde derhal yürürlüğe girer.

O üye Devlet, bu konuda red oyu vermiş, şiddetle karşı çıkmış olsa bile gerekli çoğunluk sağlanmış ise, nüfusun veya üye devletlerin % 55’i veya % 65’i o yönde oy verdiyse, o yasama işlemi Lüksemburg’da AB Resmi Gazetesi, Official Journal’da yayınlanır yayınlanmaz tüm üye devletlerde yürürlüğe girer.

Artık o üye devletin yasama organından bir onama ratification veya hükümetin onayı v.s. gerekmez. Buna AB hukukunun doğrudan uygulanabilirliği denmektedir: direct applicability of EU law. Çıkan yasama işlemi regulation’ın üye devlet resmi diline tercümesini dahi AB çalışanı “jurist-linguist”ler yani hukukçu dil uzmanları yapar. Üye devlet biz tercüme edelim dahi diyemez.

AB’nin çıkardığı yasama işlemi (regulation veya directive), o ülke ulusal hukuku ile çelişiyorsa, üye devlet milli mevzuatından farklılık arz ediyorsa, o ülke yargıcı kendi milli hukukunu değil AB Hukuku’nu uygulamak zorundadır.

AB Hukuku üye devlet anayasasının dahi üstündedir. Buna da AB Hukuku’nun üstünlüğü denmektedir: Supremacy of EU Law. Üye devlet, AB kurumlarının çıkardığı yasama işlemleri Regulation veya Directive in (Tüzük veya Yönerge) o ülke Anayasasına aykırı olduğunu dahi ileri süremez. (Tüzük aslında doğru bir çeviri olmamakla beraber çok kullanıldığı için kullandım).

Bu konuda, federal çözüm esasına göre AB üyeliğini inceleyen araştırmacılar, Alman Anayasa Mahkemesi Bundesverfassungsgericht ile Avrupa Adalet Divanı arasındaki ciddi çatışmayı incelemelidir.

Ben Kıbrıs’ta görevli iken, Avrupa Birliği Büyükelçi’sinin Kıbrıs Türklerini ikna etmek için daha 1995 ve 1996’da söylediği “Bölgeler Komitesi gibi en önemli kurumlarda temsil edileceksiniz.” şeklindeki iddiası ilgiyle karşılanmıştı

Bölgeler Komitesi’nin sadece üç konuda ve o da istişari nitelikte yetkisi vardır. Sadece bir danışma organıdır. Bölgeler Komitesi’nde temsil edileceklerini öne sürüp, Kıbrıs Türk halkına “siz çok önemli kurumlarda temsil edileceksiniz.” kandırmacasına başvuruyordu.

Ayrıca AB Temsilcisi Büyükelçi Giles Anouil, “Türkiye’nin garantörlüğüne ihtiyaç kalmayacak; sizin en büyük güvenceniz de Avrupa Adalet Divanı olacak” diyordu. “Doğru söylemiyorsun. dediğimde açık oturumu terk etmişti.

 

AB kurumlarında temsil

Halbuki Türkler federe Devlet olarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” içinde Avrupa Birliği’ne girdiğinde federe devletlerin kesinlikle Lüksemburg’daki Adalet Divanı’nda dava açma yetkisi olmadığı için güvence söz konusu değildir..(Hoş, dava açma yetkisi olsa idi dahi 27 farklı ülkeden gelen yargıçların ne kadar hakkaniyetli karar vereceği şüphelidir. Soysal davasında olumlu kararından sonra üye devletlerin baskısı sonucunda içtihadında nasıl değişiklik olduğu unutulmamalıdır.)

AB’nin icra organı Komisyon, çıkarılacak yasalarda taslak hazırlama tekeline sahiptir. Regulation, Directive gibi yasama işlemleri için tasarı hazırlama yetkisi münhasıran Komisyon’dadır. Komisyon’da üye devlet temsilcileri olduğuna göre şu anda 27 üyeden birisi Yunan diğeri Rum yönetimi vatandaşıdır. Komisyon dediğimiz kurumda kaç Yunan memur çalışmaktadır derseniz bu sayı 1523 dür. Bu kişiler uluslararası memur niteliğinde olduğu için tamamen tarafsız olmak ve kendi ülkesinin değil “Avrupa’nın çıkarlarını” korumak zorunda ise de Yunan memurların ne kadar tarafsız olabileceğini sormak gerekir. Şu anda Kıbrıslı Rum memur sayısı 164 dür.

Yunanistan’ın 1523 memuru olması da dikkat çekmektedir. Macaristan’ın 843, Portekiz’in 823 Hollanda’nın 596 Çekya’nın 549 memuru var. En büyük üye devlet Almanya’nın 2.082 memuru varken Yunanistan’ın 1.523 Komisyon memuru olması dikkat çekicidir.

Komisyon üyeleri beş yıl için seçilir ve her beş yıl genel müdürlüklerin, genel müdür yardımcılıklarının üye devletler arasında nasıl paylaşılacağı da son derece önemlidir. Bu görüşmeler üye devletler arasında yoğun bir çekişmeye sahne olur.

Şimdi böyle uluslarüstü yetkilerle donatılmış Avrupa Birliği’nde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin esamesi okunmayacaktır.

1977de, kararlaştırılan iki bölgeli, iki toplumlu federasyon olarak kurulacak devletin, AB gibi uluslarüstü yetkilerle teçhiz edilmiş kuruluşa üye olması söz konusu edilmemekte, kimsenin aklına dahi gelmemekteydi.

O bakımdan, AB üyeliği söz konusu olduktan sonra 1977’de üzerinde mutabakat sağlanan esaslar, yani “parametreler” temelden, kökünden değişmiştir. Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra 1997’de varılan mutabakatın temeli çökmüştür.

Artık iki bölgeli, iki toplumlu federasyonun kesinlikle gündemde olmaması gerekir.

Esasen o tarihte “iki toplumlu, iki bölgeli federasyon” kabul edilirken kurucu antlaşmalarda yer alan Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir kuruluşa üye olamayacağı anayasal güvence altına alınmıştı.

Oluşturulacak Kıbrıs Anayasası’nda Türk federe Devleti için o checks and balances dediğimiz dengeler ve kontrol sistemi içinde istediğiniz güvenceyi getirin, Avrupa Birliğine üye olursanız onların hiçbir etkisi olmaz.

Çünkü bugün Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre ülkede sanayi ve ticareti ilgilendiren tüm yasaların yüzde 80’i Avrupa Birliği kurumları tarafından çıkarılır ve Avrupa Birliği kurumlarının çıkarmış olduğu yasalar doğrudan yürürlüğe girer, ulusal hukukun üstündedir ve doğrudan etkisi vardır.

O bakımdan Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olduğunda Kıbrıs’ta hiçbir şekilde federal bir sistem söz konusu dahi edilmemelidir. Almanya federaldir ama federe devletlerin hepsi “Alman” federe devletidir, vatandaşların hepsi Almandır. Federe devletlerin birbirleriyle sorunu yoktur, herhangi iki federe devlet land arasında yıllar süren silahlı mücadele yaşanmamış, hiçbir yaşamsal tehlike olmamıştır.

Bu arada unutulmaması gereken bir diğer konu şudur: 1960 Anayasası’nda öngörülen son derece sağlam garantiler olmasına, 1959-60 antlaşmalarında çok önemli temel hükümlere yer verilmesine rağmen AB bunları dikkate almamış, sınırları tartışmalı ülkelerin üye olamayacağını öngören Kopenhag Kriterleri gibi kendi kriterlerini dahi çiğneyerek bölünmüş bir ülkenin sadece bir kanadını üye yapmıştır. Komisyon’unsayıları iki yüze yaklaşan çok değerli hukukçularının yer aldığı Service Juridique-Hukuk Servisi olmasına rağmen Kıbrıs’ın AB üyeliğine ehil olup olmadığını sormamış, Rumların çok yüksek ücretler ödediği üç hukukçuya hazırlattıkları mütalaayı dikkate almışlardır. Daha sonra bu mütalaayı veren “hukukçular”dan bazıları, Fransa’nın güneyinde lüks villalar satın almıştır.

Kıbrıs’ın kanlı geçmişi dikkate alındığında bu iki federe devletin Avrupa Birliği içinde yani iki bölgeli, iki toplumlu federasyon içinde, çıkarlarını koruyabilmesi söz konusu olamaz. Zaten yarım asrı aşan bir süre ayrı yaşayan, hiçbir zaman kaynaşmayan iki farklı millet, iki ayrı devlet karşımızdadır.

Geçmişte kanlı EOKA’cılar vardı. Grivas’lar, Nikos Samson’lar, Yorgacis’ler, Papaz Makarios … Bunlar artık yok. Bugün hepsi Avrupai-medeni insanlar, gül gibi geçiniriz.” diyebiliyor musunuz?

Gerçekten de çok efendi, barışçı ve uygar Rumlar var. Ancak bir de adanın gerçeği var: aşırı akımların, kilisenin fanatik çıkışlarının, ülkede siyasi ortamı bir anda nasıl etkilediği ve o uygar Rumların bunları önleyemediği hep örnekleri ile yıllar boyu görüldü. Çok medeni ve dost görünen Rumların da nasıl değiştiğini, o yaratılan ortama uyum gösterip radikalleştiğini hatta şiddet yanlısı olduğunu çok gördük.

Kıbrıs’ta mevcut aşırıcı partiler yetmiyormuş gibi şimdi faşist partiler kuruldu.. Federasyon kurulduğunu farz etsek bile Kıbrıs’ta Türklere yer olmadığı iddiasında olan ELAM gibi, oy oranı hızla artan faşist bir partinin ortamı nasıl etkileyeceği düşünülmelidir. Bazı anketler, bu partinin oy oranının yüzde otuzları geçtiğini göstermektedir.

Bu arada şu soruyu da sormak gerekir: İngiltere yani Birleşik Krallık niçin Brexit’i seçti?

Koskoca Britanya İmparatorluğu’nun mirasçısı Birleşik Krallık yıllarca uğraştı, vetoları aştı ve 1973’te AB’ye tam üye oldu. Londra, 80’e yakın Avrupa parlamenteriyle Parlamentoda ağırlıklı olarak temsil edildi. Komisyon’un başkanlığına dahi bir dönem (İngiltere eski Maliye Bakanı, İşçi Partisi lideri) Roy Jenkins’i getirtti. Avrupa Komisyonu’nda tam yetkili temsilcisi komiser ile, önemli Genel Müdürlüklerle, Konsey’deki bakanlarıyla, Adalet Divanı’nda hâkimleriyle, advocate general’leriyle, yani tüm kadroyla bütün AB kurumlarına “büyük Devlet olarak” katılmasına rağmen Avrupa Birliği’nin müdahalelerinden şikâyet ediyor, çıkmak istiyor, Schengen Vize ve Sınır düzeni, Avrupa Para sistemi, Sosyal Şart Social Charter gibi temel politikaların dışında kalmasına rağmen “Brüksel’in müdahelesinden yakınıyordu.

Londra, “büyük Devlet statüsüyle” AB içinde bütün ağırlığı ile temsil olmasına rağmen, yeterince etkili olamadığını savundu. “Brüksel karar veriyor biz uymak zorunda kalıyoruz” dediler. Önemli konularda üye devlet olarak veto yetkisi olmasına rağmen, oylamalarda büyük bir ağırlığı olmasına, Parlamentoda da en büyük gruplardan birine sahip olmasına rağmen!

Van Gend en Loos, Costa v. Enel gibi Adalet Divanı kararlarından sonra bir İngiliz hukukçu (Rudden) AB Hukuku’nu “Frankeştayn’nın canavarı”na benzetmişti.Frankeştayn’ın yarattığı dev daha sonra söz dinlemez olmuştu. Devletler de AB’yi kurduktan sonra, o AB’yi kontrol edemez oldular. AB Hukuku’nun ulusal hukukların üstünde olması Supremacy of EU Law ilkesi.

Onun için bir federe devlet olarak “Kıbrıs Türk Devleti” nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” şemsiyesi altında AB’de bulunması durumunda hiçbir şekilde söz hakkı olmayacaktır. Kıbrıs Anayasası’nda öngörülecek güvencelerin, checks and balancesdenge ve denetim şeklindeki anayasal hakların korunmasına yönelik hükümleri supra national uluslarüstü yetkileri olan AB içinde etkili olmayacaktır.

Bir de diyorlar ki, Kıbrıs Rumlarının ağırlıklı olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti, Türklerin haklarını ihlal ederse, Türklere baskı, taciz ve katliam yaparsa, AB, o Kıbrıs’ı cezalandırır.

Bir üye devlet, AB hukukunu ihlal ederse ona ceza verilebilmesi için, o devlet hariç, oybirliği ile karar almak gerekir. Kıbrıs’ın oy vermeyeceği bu durumda da sorun olmaz zira tam üye olan Yunanistan her türlü kararı engelleyebilecektir.

Üye devletin içinde federe devletler arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda AB, “sorun o ülkenin iç meselesidir” gerekçesini kullanarak karışmaz. AB üyesi olduktan sonra güvencemiz AB şeklinde düşünmek kesinlikle mümkün değildir.

Önceki yıl vefat eden Kıbrıslı bir Rum bakan “sorunun çözümü için on altı plan hazırlandı. Hepsini biz Rumlar reddettik” dedi. Annan Planı ve Crans Montana sonrasında artık federasyondan söz etmek hiç bir şekilde gerçekçi değildir. Cyprus Mail’de sık sık belirtildiği üzere “Rumlar kesinlikle Türklerle yetki paylaşmak istememektedir”. Adada hala BM kararları çerçevesinde çözüm öneren bir partimiz olsa da Cyprus Mail’de geçtiğimiz Pazar yayınlanan makale, “Elli yıldır BM parametreleri dedik çözüm bulamadık. Sorunu Atina ve Ankara çözmelidir” yazıyordu. (Our view: The UN framework has proved a lost cause for Cyprus” 18 Ocak 2026)

 

Bu da federasyon

250 yıllık  federasyon olan  ABD’de güçlü bir Anayasa düzeni olduğunu, özgürlüklerin güvence altına alındığını, rule of law dedikleri Hukuk Devleti ilkesinin güçlü olarak yerleştiğini düşünürdük.

Kuvvetler ayırımı ilkesi var, Senato ve Temsilciler Meclisinden oluşan Kongre, denetleme yetkisini kullanacaktır dememize rağmen  “önümüzdeki seçimlerde Trump’ın hışmına uğrarsak seçilmemizi engeller” düşüncesiyle o güçlü üyelerin dahi fazla ses çıkaramadığını görüyoruz. Emektar Bernie Sanders gibi bir kaç üye hariç.(Özellikle seçime girmeyecek üyeler çok güçlü olmasa da seslerini yükseltiyorsa da hiçbir şeye yaramıyor.)  Supreme Court  denen Yüksek Mahkemeye Trump’ın önceki dönem tayin ettiği yargıçların katkısıyla  Başkanın her kararına onay verilmesi ve Başkanın hemen her konuda sorumsuz olduğuna karar verilmesi şaşırtıcı olmuştur.

“Siyasi eşitlik”  denen fakat gerçekte hukuki olarak hiçbir güvence oluşturmayan  düzende “bir tek Türk’ün oyu ile”  kendimizi koruyacağımızı düşünenlerin gerçekçi olması gerekmez mi?  ABD gibi 250 yıl bir arada yaşayan “melting pot” olarak ifade edilen ve   kaynaşan kişilerden oluşan  Amerikan ulusunda  bunlar olabiliyorsa,  yarım yüzyıl ayrı yaşamış, farklı din ve dilleri konuşan, uzun yıllar kanlı saldırılarla yüzlerce şehit vermiş, biri Helen diğeri Türk milletinin parçası olan iki federe Devletin sorunsuz yaşayabileceğini düşünmek mümkün olabilir mi?

“Federal Devlet” in Federe Devlet  “State of Minnesota”  üzerinde uyguladığı maskeli, silahlı, saldırgan, resmi görevli ICE mensuplarının fütursuzca  masum vatandaşları öldürmesi federasyon arzu edenleri bir kez daha düşünmeye sevk etmelidir.

Federe Devlet  olan “State of Minnesota” nın başındaki “governor”  vali denmesine rağmen o federe Devletin başkanı olan Waltz, Attorney General’i başka deyişle Başsavcı veya Adalet Bakanı’ nın şiddetli itirazlarına rağmen Federal Devlet’in nasıl baskı yaptığı, aslında fiilen işgal ettiği federe Devlete   gönderdiği maskeli, silahlı, tam teçhizatlı asker gibi gelen Muhaceret ve Gümrük memurları ICE ile yetinmeyip silahlı kuvvetleri de göndermeye niyetlendiği federasyona bakınız. ABD gibi bir ülkede yargı kararlarına da uyulmuyor.

ICE nin silahlı, maskeli ve haydut gibi davranan elemanlarının işlediği cinayetleri mahalli güvenlik güçlerinin tahkik etmesine dahi imkan tanımayan Federal Devlet yetkilileri de Amerikalı, Minnesota yöneticileri de sokaktaki vatandaşları da Amerikalı… Bir de tarafları Rum ve Türk olarak düşünebilir misiniz?

1960 anayasasına göre  ortak “Kıbrıs Cumhuriyeti” nde, Rum Adli Tıp uzmanlarının sadece Rumlara, Türk uzmanların ise sadece Türklere otopsi yapabileceği dahi yazılı değil miydi?

Prof. Dr. Oder’den Kabaalioğlu’na destek mesajı

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Kabaalioğlu, Columbia ve Brüksel Üniversitelerinde Hukuk Yüksek Lisansı LL.M. yapmış, bir yıl Pennsylvania Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. 1976 yılında Lahey Devletler Hukuku Akademisinde doktora bursu alan ve 1974-1983 yılları arasında Akademinin Yaz kurlarını izleyen yazar, altı ay Brüksel’de Avrupa Komisyonu’nda ve dört ay Strasbourg’da Avrupa Konseyi Hukuk İşleri Dairesinde staj yapmıştır. 1984-85 yıllarında Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Senior Fulbright Scholar olarak çalışmalarını sürdüren Kabaalioğlu, Haziran 1987 de kurulan Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsü’nün kurucu müdürlüğünü sekiz yıl sürdürmüştür. 1989-1990 yıllarında Floransa’da European University Institute’da Jean Monnet Fellow olarak araştırmalar yapan Kabaalioğlu, 1990-94 yılları arasında İstanbul Sanayi Odası Genel Sekreterliği görevinde bulunmuştur.

Lefke Üniversitesi rektörlüğüne atanan Kabaalioğlu, 1995/96 döneminde “AB Yüksek Lisans Programı” başlatmış ve üniversitenin adını “Lefke Avrupa Üniversitesi” olarak değiştirmiştir.

1997 yılında Yeditepe Üniversitesi yayınları arasında çıkan kitabı “Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu” 444 sahifedir: Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu : AB Kurumları ve Avrupa Hukukunun Uluslarüstü Özellikleri Işığında Avrupa Birliği ve Kıbrıs : Parlamento, Konsey, Komisyon, Adalet Divanı, Bölgeler Komitesi, Aaland Adalarının Statüsü, Amsterdam Antlaşması ve AB’nin Geleceğine İlişkin Projeler, Istanbul, 1997.

Onbeş yıl Yeditepe Hukuk Fakültesi dekanlığı yapan Kabaalioğlu, 2009-2016 yılları arasında ELFA (European Law Faculties Association) Avrupa Hukuk Fakülteleri Birliği Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. 33 yıldır iktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu üyesi olan Kabaalioğlu, 2007-2014 tarihlerinde İKV Başkanlığı yapmış olup halen Başkan Yardımcısı ve İcra Kurulu üyesidir.

2007 yılında Cumhurbaşkanı olan Sayın Mehmet Ali Talat Milliyet gazetesine “AB düşmanı Kabaalioğlu İKV Başkanı oldu” şeklinde demeç vermiştir

Kıbrıs’ta federasyon söz konusu olamaz
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.