Prof.Dr.Turgut Turhan

“Batılı bir ressam olma” psikozundan kurtuluş ve Zeki Faik İzer





15 Nisan, Türk resminin batı resim kültüründen kurtularak farklı bir anlayış ve üsluba yönelmesinde ciddi katkıları olmuş bulunan ressamlarımızdan Zeki Faik İzer’in 118. doğum yıldönümü idi (1905). Bilindiği gibi, Türk resminin batı etkisine girmesi, II. Mahmut döneminde ve 1800’lü yılların ilk yarısının başında, özellikle Paris’e öğrenci adaylarının gönderilmesiyle başlamıştır. Fransa’ya giden ve çoğunluğu asker kökenli olan bu ressamlarımız, o dönemin hakim üslup anlayışları olan klâsik ve romantik anlayışları aynen kapmışlardır. Bu anlayışla yapılan resimlerin, zaten resim eğitimi almamış olan bu ressamlarımızın kişiliklerini bulmaya yardımcı olamadığı açıktır. Ancak bu çalışmalar, zaman içinde, ressamlarımızın, bireysel yeteneklerini de kullanmaya başlayarak, yavaş yavaş batıdan kopmaya başlamalarına ve kendi özgün eserlerini ortaya koymalarını sağlamıştır. Özellikle 1950’den sonra, sanatçılarımız, üzerlerindeki “batılı olma “psikozunu atarak, resim alanında batıya aynen bağlı kalmaktan kurtulmaya başlamışlardır. Bu bağlamda Zeki Faik İzer’de bu gruptandır.  İzer, soyut ifadelerin son derece hareketli biçimlerini resimlerinde kullanarak resmine özgün bir yön vermiştir. İzer’in bu özgün resimlerini, İş Sanat’ın, “Paris, İstanbul, Nice” adıyla açtığı sergide görmek ve İzer’in zaman içinde geçirdiği dönüşümü anlamak, ona neden “Rengin Şairi” dendiğini açıklamaktadır.
15 Nisan 1905’de İstanbul’da doğan Zeki İzer, ilkokulu Beykoz Ahmet Mithat Efendi İlkokulunda bitirdi. İlk resim eğitimini de bu okulda Agâh Efendi’den aldı. 1923 yılında, Vefa Lisesi’ni bitirdikten sonra, Sanayi-i Nefise Mektebi Âlisi’ne girdi. Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’nın öğrencisi oldu. 1928 yılında okulu birincilikle bitirdi ve Paris’e gitti. Andre Lhote ve Othaon Friesz’in Atölyelerinde çalıştı. Doğal olarak Paris’in ortamı, müzeleri, sanat galeri ve atölyeleri ve yayınlar onu etkiledi, değiştirdi. Paris’te geçirdiği üç yılan sonra Türkiye’ye döndü ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne resim öğretmeni olarak atandı. Bu dönemde, Fransa’dan tanıştığı, Nurullah Berk, Cemal Tollu, Abidin Dino, Elif Naci ve Zühtü Müridoğlu gibi genç arkadaşlarıyla “D Grubu” olarak anılan sanat grubunun temelini attı. “D Grubu”, 1933 yılında karakalem eserlerden yapılmış olan resimlerle ilk sergisini açtı. İzer, arkadaşlarıyla beraber çalışırken, aynı zamanda Cumhuriyet’in onuncu yılına denk gelen “İnkılap” Sergisi” için de çalışmaya başladı. Bu arada, 1934 yılında ikinci defa Paris’e gitti ve Tiziano, Vecellio, Veronese ve Pous-sin gibi hocalardan yeni sanat akımları hakkında bilgiler aldı. 1936 yılına İstanbul’a dönünce “Akademi”de oluşturulan Fotoğraf Atölyesi’nin başına geçti. 1939’da gerçekleştirilen Devlet Resim ve Heykel Sergileri’nin 4.’de birincilik ödülü aldı. 1945’de ilk kişisel sergisini açtı. 1947 yılında D Grubu’ndan ayrıldı. 1948 ilâ 1952 arasında İstanbul Devlet Güzel sanatlar Akademisi’nin müdürlüğünü yaptı. 1952’de ikinci kişisel sergisini açtı. 1968 yılında emekli oldu ve 1983 yılında Osman Hamdi Bey ödülünü aldıktan sonra 1988 de aramızdan ayrıldı.
Her ne kadar çocukken ve gençken bireysel resim dersleri almışsa ve sanayi-i Nefise Mektebi Âlisini bitirmişlerse de, 1900’lerin ilk yarısında Paris’e gönderilen ressamlarımız, o yıllarda var olan resim teknikleriyle ilk defa Paris’te karşılaşmışlardır. O nedenle D Grubu’na dahil olan bütün ressamlar, Avrupa’da uygulanmakta olan kübizm, konstrüktivizm, dışavurumculuk gibi akımları aynen benimsemişler ve Türkiye’ye de taşımışlardır. Bu bir yerde “Avrupalı gibi resim yapma!” baskısının bir sonucudur. Ama İzer, bu sosyal baskıdan en çabuk uzaklaşan ve kendisini Batılı bir kimlik olarak görme zorunluluğu hissetmeyen ressam olmuştur. Buna paralel olarak, resme kübizmle başladığı kabul edilen İzer, “sanat akımlarını değil, fakat kendi yapısına uygun olan resimleri yapma” yoluna gitmiştir. Bu tercihinin sonucu ise, onu 1950’li yıllarda, “soyut ifadenin en hareketli biçimlerini” resimlerinde kullanma yoluna götürmüştür ve sanat anlayışı da budur.
“Sanat, fikir ve ruh hüviyetinin bir ifadesi, bir tezahürüdür” diyen, İzer’in, yaptığı resimlerin, “ta kendisi olduğu” nun söylenmesine de yol açmıştır. Başlangıcından ölene kadar hep aynı organik ve lirik yapı… Renkler ve renkler, içinden gelen bütün renkler hareketli soyut ifadenin oluşturulması sırasında tuvalin en gereken yerlerine yerleştiriliyor!… Ama her zaman da bu metoda bağlı kaldığı söylenemez. Bu anlamda resimleri de “bitmeyen bir arayışı” ifade ediyor. Sanki Picasso, Cezanne, Matisse, Velazquez ve Rambrant gibi…
Allah gani gani rahmet eylesin…

“Batılı bir ressam olma” psikozundan kurtuluş ve Zeki Faik İzer

Yorumlar kapalı.