Nazım Beratlı

Bardon sevgili “arkadaşlar”





Devam edeceğim… Çünkü bunu da çökertmek üzere, alanın esnafı kılıcı çekti, yürüyor… Kavramın kendi ile ilgisiz herifler, kurumu da kendi düzeylerine indirip, arada kendi keselerini doldurmak üzere, dolu dizgin at sürüyorlar!
Üniversite kavramı, bizde henüz pek yenidir. “Biz” derken, genel Osmanlı kültürünün mirasçılarından bahsediyorum, sadece Kıbrıslı Türkler değil!
MS 5. yy’dan beri, bu türden bir kurumun varlığı bilinmektedir. Aslında Orta Çağ’a bakarsak, çok da rahat rahat, batının üniversitesinden çok daha değerli bilimsel üretim yapan, İslâm medreselerinin varlığını da görmek, mümkün. Tabii, “bilim” denilince, mutlak bir doğru bulunmadığını ve “bilimin” doğrusunun da üretilmiş bilginin boyutu ile doğru orantılı olarak, göreceli olduğunu da kaydetmek şartıyla…
Bu konuda yazdığım fıkralar içinde, İlber Ortaylı’nın, üniversitenin kökeninde teolojinin yattığı ile ilgili saptamasını, okudunuz. Gerçekten de soyutlama olmadan, somut bilgiye ulaşmak mümkün olmadığı gibi, bir kez ona ulaşıp, elde ettikten sonra, tekrardan ve bir üst boyutta soyutlamaya gidemezseniz, o bilginin evrensel doğrunun bir parçası olduğunu söyleyemezsiniz. Bu bakımdan, Karl Marx’ın o “tez, antitez, sentez” dediği şey de ayni kavramı anlatır. Yâni yasalaştırıp, genelleştiremediğiniz bilgi, evrensel değildir. İşte bundan dolayı, güncel anlamda bilginin üretildiği yer olan üniversitenin temelinde, teoloji yatar. Bunun islâmdaki koşutu olan medresenin temelinde de olduğu gibi.
Sorun, burada değil…
Bizim medrese, Orta Çağ’da bilimin merkezi idi… Felsefe ve tarih yorumunda İbn-i Haldun, Marx’ın öncülü sayılır. Modern tıbbın öncülü de batıda Avicenna denilen İbn-i Sinâ’dır… Örneğin… Daha Halife Mansur döneminde ortaya çıkan Bayt-ül Hikme, torunu Harun ül Reşit döneminde düzenli bir akademiye dönüşmüş ve medresenin temelini oluşturmuştur. Hastalıkları bazı küçük canlıların yarattığı fikri, (cünnülcuma) İbn-i Sina’ya aittir… Küçük kan dolaşımını bulan da İbn-ül Nefis’dir. Önce teoloji, sonra tıp, sonra da hukuk sıralamasının son ayağını oluşturmak üzere, islâmdaki hukuk tartışmalarının dört büyük imamı İmam Hanife, İmam Malik, İmam Hambel ve İmam Şafii’yi doğurduğunu da buraya ekleyelim… Sünni mezheplerini yâni…  İbn-i Haldun Fas’lı, İbn-i Sinâ Buharalı, İbn-ül Nefis ise Şamlı’dırlar… Yâni Orta Çağ İslâm akademisi, herhangi bir coğrafyaya sıkışmış endemik bir parlama değil, yüzyıllarca bilime öncülük etmiş, yaygın bir ekoldür.
Batı üniversitesi, 15.yy’dan ve öncelikle de tıptan başlayarak, deneyselliği keşfettiği andan itibaren, bizim medreseyi aştı… O kadar ki bizde pozitif bilimle uğraşan okullar, üniversitenin dışında gelişti. Önce mühendishane, sonra tıbbıye ve cerrahhane, ondan sonra baytar mektebi, harbiye; daha sonra da mülkiye ve hukuk mektebi… Önemle vurgulayalım ki bugün Türk modernleşmesi üzerine çalışmaya kalkan her yazar, bunun temelinde Sultan Abdülmecid’in Tıbbıye’de “teşrih”e izin vermesini bulacaktır. Yâni kadavra üzerinde çalışma, yâni batı biliminin de temelini oluşturan, deneysellik… Ve hadi bir adım daha atalım: Bunların tümü de “doğru”yu anlamak adına değil, Avrupa karşısında sürekli yenilmenin çaresini bulmak adına geliştirildi. Bu esnada medrese, ötede kendi teolojisinin içine gömülmüş, bilimin dışına düşmüş bir vaziyette, can çekişmekte idi…
Üniversite, batıda bir kilise kurumudur…  Manastır okullarından miras, kentlerdeki katedraller çevresindeki “scola”lardan gelişen bu kurum; deneyselliği keşfettiği oranda, üniversiteye evrildi… Medrese, deneyselliği reddettiği oranda geriledi ve yok oldu. Belki de bütün Osmanlı toplumu için çok erken sayılabilecek bir çağda, Kıbrıs medreseleri öğrenci bulamadığından kapandı. Neden? Zira, İngiltere dolayısıyla, burada batı kurumları ile rekabet içinde idi… Batıda üniversitenin temelinde yatan Katolik teolojisi, girdiği bunalım sonucu aydınlanmanın gelişmesine neden olurken, kendi anti tezini, yâni protestan ahlâkını kendi içinde geliştiriyordu ve deneysellik bundan doğdu. Oysa bizim kültürümüzde İslâm ahlâkı böyle bir bunalım yaşamadığı için, medresenin teolojisi kendinden emin, fıkıh, kelâm, hadis, kur’an gibi “ilimlerle” ilgisini sürdürerek, önce gelişmekte olan bilimden, sonra da yaşamdan koptu. Zira, kendinden çok emindi…
Üniversitenin bizdeki muadili, 1933’teki Darülfünun reformuna kadar, özgür okullar biçiminde gelişirken, örneğin Tıbbıyede Fransızca diline başvurdu; Harbiye’de Alman eksperlerle çalıştı v.s. Ve böylece, 1933 reformunda medrese üniversiteye evrildi ama Avrupa’da bin yıllık geleneği olan bu kurumun gelenekleri bizde oluşmadığı için, bugün oldu, halâ “özgür mü olacak, YÖK’e mi bağlı olacak, YÖK’te kim olacak” tartışması sürüyor. Bir de manastır koridorlarından akademi koridorlarına miras kalan entrikacılık… Bizim kültürümüzde, halâ molla ile akademisyen birbirine karışmaya devam ediyor… Batı’da da akademik mertebeler halâ kilise terimleri ile adlandırılmaktadır, örneğin “rektör” başrahip gibi bir lâftır ama neyse…
Kıbrıs’a gelince…
Biz, henüz üniversitenin ne olduğunu bilmeden, dünyadan 1500 yıl sonra bu kuruma ansızın sahip oluverdik… Mektep medrese yüzü görmüş ikinci kuşak, birden “üniversiteci” kesiliverdi. Sanki de Mağusa Oxford, Lefkoşa Bologna idi… Polly Peck’in iflâsından sonra, kurtuluş diye sarılı verilen bu kurum, rekabete açılana kadar, işimizi gördü! Ve şimdi, rekabet ortamında seneden seneye kötüleşmekte olan koşullar karşısında, özellikle vakıf üniversitelerimiz, dilimizin pelesengi oldu. Ama körün fil tarifi gibi… Herkes tuttuğu yerden ve bildiği kadar, üniversite üstüne ahkâm kesiyor. Kimimiz Nobel ödülünü veren kurula seçildiğini iddia ediyor; ve işin garibi inanan da çıkıyor! Zamanında Zakkumcu Ziya’ya inananlar gibi…  Kimimiz köyünde hasbel kader bir doktora edinmiş bir komşusunu İhsan Doğramacı zannediyor… Durduğu yerde, herkes her şeyi biliyor!
Oysa ekonomimizin %30’unu oluşturan bu kurumu yaşatmanın bir tek yolu vardır. O da dünya standardını yakalamaktır… O kadar… Bir dünya kavramını, içine kendi aklımızın kestiğini doldurarak, yeniden üretemeyiz.
Son otuz-kırk yılda adet haline getirdiğimiz endek-göndekle, bu işi de kotaracağımızı zannetmeye devam edersek, çok kısa bir süre sonra, bir parmağımızı ısırınca; beşinin de ağrıyacağını hep beraber göreceğiz.
Bu tehlikeye dikkat çekmek üzere konuşup, yazıyorum. Karşılığında bana küfrediliyor… Çünkü standart yükseltme, netameli bir iştir… Ve dahi burada rütbeler ve mansıplar paylaşılmıştır… Herkes bir şeyin rolünü oynayarak, yaşayıp gidiyor… Ve gide gide, entelektüellerin üniversiteler hakkında söz söylememesi gereğinden tutun da seçilmişlerin yönetime karışmaya haddinin olmadığına kadar varan bir dizi rezillik, üstelik AB ilkeleri adına dile getiriliyor… Oysa akademia, entellektüelizmden menşe alır. Bakın Norveç Kraliyet, İsveç, Britanya, Fransa, Polonya, Rusya, ABD akademilerine, görün.
Burada esnaf beni “çok yazıyor” diye “eleştirmiş”! Meyhaneler mi batsın, havamız mı? Okuyup yazıp, başımıza iş mi çıkaracan?

Bardon sevgili “arkadaşlar”
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.