Hasan Hastürer

Hasan Hastürer yazdı… “… Halbuki, göz tutacak neyimiz oldu ki?”






Hayatımızda önemli kilometre taşları var.

   Kilometre taşı nitelikli o günlerde, elimizde olmadan zaman tünelinde, olabildiğince gerilerden başlayarak günümüzü kadar yolculuk yaparız.

   Bugün de benim için, öyle bir gün…

Zaman inanılmaz bir süratle geçiyor. Geriye dönüp bir bakıyorum. 1950’li yılların sonlarından başlayarak anı dağarcığımın dolmasını anımsıyorum. Geçmişle ilgili her şey dün gibi yakında yaşanmış gibi. Halbuki biri bize altı ay bir yıl sonrası için zaman verse, yıllar kadar uzak geliyor.

***

Doğduğum Küçük Kaymaklı, 1950’li yıllarda Lefkoşa’ya çok yakın bir köydü. Şimdiki gibi Lefkoşa’nın içinde bir mahalle değildi.

Evlerin çoğu kerpiçtendi. Orta kuyusunun da bulunduğu meydan bana o yıllarda Sarayönü’ndeki Atatürk Meydanı kadar büyük gelirdi.

   Televizyon sanıyorum 1960’lı yılların başında gelmişti. Cuma akşamları Türkçe film vardı. Büyük Kaymaklı yolundaki Kamil Dayı’nın kahvesi kadın, erkek çoluk çocuğa dar gelirdi. Sandalyesini sırtına vuran Kamil Dayı’nın kahvesine koşardı. 2022 Ekim ayında kaybettiğimiz Sevilay Direkoğlu da anımsadığım ilk Kıbrıslı Türk haber spikeriydi.

                                                              ***

   O güne kadar radyo, dünyayı evimize taşıyacak tek iletişim aracıydı. Radyolar lambalı teknolojiye sahip olduğu için açıldığı zaman ısınması için bir süreye gereksinim vardı.

   Kıbrıs Radyosu istek saatleri çok dinlenirdi. Herkes Londra’daki yakınlarının mektupla istediği şarkıyı bekler, genelde duygu yüklü istek şarkılar gözyaşı pınarlarını boşaltırdı.

Buzdolabı çok az evde vardı. Tel dolap denilen kafesler de yemekler bozulmasın diye gece dışarıda bırakılırdı.

Koskocaman Küçük Kaymaklı’da birkaç arabanın olduğu günleri anımsıyorum.

***

   Anılarımdaki ilk siyasi izde Celal Hordan var. Henüz çok küçük bir çocukken Celal Hordan’ın Börekçi’nin Kahvehanesi önünde yaptığı ateşli konuşmayı hiç unutmuyorum. Celal Hordan konuştukça insanlar coşuyor, altınlarını bağış olarak verirken, pek çok kadın da o konuşmaların sonrasında çarşafı atıyordu.

                                                             ***

1958’de Rumların Büyük Kaymaklı’dan saldırdığı haberi üzerine taş, sopa, demir parçasını silah kabul edip karşı hareket başlatanları dün gibi anımsıyorum.

Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğu zaman etrafımda kimsenin özel bir sahiplenme ve sevinç duymadığını da hatırlarım. Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nın adaya geldiği gün, yol boyları insan dolmuştu.

1963 Aralık ayına gelirken 12 yaşında bir çocuktum. Kurşunlar atıldı. Gecenin karanlığına evden eve kaçarken kendimizi Hamitköy’de bulduk. Savaşın çirkin yüzüyle tanıştık.

Yüz metre kareyi zor aşan Tenekeci Rasım’ın evinde belki de yüz kişi barınıp, korkuya, soğuğa ve belki de en önemlisi açlığa direnmiştik.

1967’de çocukluktan kurtulmadan öteki arkadaşlar gibi mücahit olduk.

1974’ü yaşadık.

   Bir bakıyoruz. Yaşamımızın kum saati gibi görünümünde alta kayan kum miktarı üstekinden fazlayken mutlu ve güzel günler yok denecek kadar az.

***

Dönüp geriye bir bakıyorum.

Herkes zamanın karşılıklı sevgi saygıdan çok şey götürdüğünü söylüyor. Doğru.

   Ancak bir soru daha vardır yanıt bekleyen. “Kendi kendimize saygımız var mı, ya da kaldı mı?”

   Bence esas sorun burada. Kendi kendimize saygımız yok gibi, ya da kendi kendimize değer vermiyoruz.

   Kaçımız gerçek sevgiyi yaşadık?

   Kaçımız yüreğimizin sesine kulak verme cesaretini gösterebildik?

                                                         ***

Yanlışa kilitli kaldık genelde. En güzel duyguları kendimize çok gördük, bulsak, buluşsak bile sahiplenemedik, yaşamımızın parçası yapamadık. Yüreğimizde kalsa da pratikte elimizden kayıp gitti.

Bir şarkı var ya… “Geç buldum, çabuk kaybettim /Hicran oldu hayat bana.”

   Yaşarken, ölmeyi tercih ettik neredeyse.

   Yaseminleri, gülleri, nergisleri koklayıp güzelliklere, sevgiye, sevgiliye özlem giderdik. Ya oyaladık kendimizi, ya da kandırdık…

   Zeytin yaprağı yakıp ya başımızın üzerinde gezdirdik ya da dumanını kendimize doğru avuçladık, göz tutmasın diye. Halbuki göz tutacak neyimiz oldu ki…

Hasan Hastürer yazdı… “… Halbuki, göz tutacak neyimiz oldu ki?”

Yorumlar kapalı.