(Dünden devam)
-Türkiye’yi görmezden geliyor ve sanki BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) dışı bir taraf, Türkiye olmadan çizilmiş bir hattı kabul etmek zorundaymış gibi davranıyor.
-KKTC’yi görmezden geliyor ve kıyı şeridi yokmuş gibi davranıyor; oysa KKTC, o kuzey kıyısındaki gerçek toprakları ve limanları kontrol ediyor.
-Lübnan’ın deniz alanını daraltıyor ve Lübnanlı uzmanların yıllardır uyardığı kayıpları doğruluyor.
-Güney Kıbrıs sürekli olarak BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) söyleminin arkasına saklansa da, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ilkeleriyle (hakkaniyet, adil sonuç, ilgili kıyılar, orantılılık, kapatmama) çelişiyor.
-KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ile Güney Kıbrıs başkanı Hristodulidis arasındaki yeni anlayışı, doğrudan tek taraflılığa geri dönerek baltalıyor.
-Doğu Akdeniz’in stratejik geometrisini değiştirmiş olmasına rağmen, Türkiye-Libya koridorunun orada olmadığını iddia ediyor.
-Ciddi, kapsayıcı ve uzun vadeli bir çözüm değil.
-Güney Kıbrıs Rum Kesiminin maksimalist haritasını kilitlemeye çalışan, Lübnan’a daha geniş bir bölgesel yaklaşımla elde edebileceğinden daha azını veren ve Türkiye ile KKTC’yi coğrafi olarak merkezde oldukları bir denizden çıkaran siyasi bir gösteri hamlesi.
-Kağıt üzerinde bir zafer gibi görünse de, haritada, hukukta ve uzun vadede kırılgan bir hamle.
Türkiye ve KKTC’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni aniden reddeden ve tüm Kıbrıs deniz sahasını kendilerine ait olarak talep eden birçok kişi, hukukun gerçekte nasıl işlediğini unutmuş gibi görünüyor. Gerçek çerçeveyi masaya koyalım.
Türkiye, Doğu Akdeniz’de baskın ve kesintisiz 2280 kilometre kıyı şeridine sahip bir anakara devletidir. Her önemli denizcilik kararında, anakara kıyıları birincil referans çizgisini oluşturur. Bu bir görüş değil, tutarlı bir içtihattır.
Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı’nda (UAD 1969), Mahkeme, hakkaniyetin, ilgili koşulların ve orantılılığın herhangi bir mekanik eşit mesafeye üstün geldiğini açıkça belirtmiştir. Daha küçük unsurların bir anakaranın doğal izdüşümünü bozmasına izin veremezsiniz.
İnsanlar, aslında ne dediğini anlamadan “BM Deniz Hukuku Sözleşmesi-BMDHS” diye bağırmaya devam ediyor.
BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. Maddesi, adaların Münhasır Ekonomik Bölgeler oluşturduğunu kabul eder, ancak 121(3). Madde, yerleşime olanak tanımayan kayaları ve küçük unsurları sınırlar.
Adaların Kıta Sahanlığı/Münhasır Ekonomik Bölgesi olabilir fakat, bu haklara sahip olma konusu tartışmalıdır. MEB’nin doğduğu yer okyanuslardır, geniş deniz alanlarıdır. Bu nedenle kıyıdaş devletlere 200 millik uzun bir deniz sahasında egemenlik tesis etme yetkisi tanınmıştır.
1982 BMDHS 121. maddesinde adalar rejiminde ADALARIN Münhasır Ekonomik Bölge hakları olsa da, hakça paylaşım ilkesinde “ana kara denize hakimdir” prensibi esastır. Adalar geçerli olsa bile, 1982 BMDHS bir sınırlandırma anlaşmazlığında tam etkiyi garanti etmez. Hakkaniyet ilkeleri yine de sonucu belirler. Çünkü kıyıdaş devletlere 200 millik bir deniz sahası bırakılabilecek ölçüde denizalanı yoktur.
İşte bu yüzden Adalar denizi ve Doğu Akdeniz yarı-kapalı deniz statüsündedir. Meis, Rodos, Kerpe ve Kaşot adaları Yunanistan’ın kıta sahanlığında değil, Türk kıta sahanlığındadır.
Kıbrıs da tek bir deniz birimi değildir. İki yönetim ve iki kıyı şeridi vardır. KKTC hakkında siyasi olarak ne düşünülürse düşünülsün, kuzey kıyı şeridi silinmez. Deniz hukuku coğrafyayla ilgilenir, tanıma siyasetiyle değil. Kıyı şeritleri fiziksel gerçeklerdir.
KKTC’nin Deniz Yetki Alanı Uygulamaları: Münhasır Ekonomik Bölge devletin deniz ülkesi, iç sular ve karasularından oluşmaktadır. Karasularının iç sınırı, iç sular rejiminin geçerli olduğu deniz alanı ile karasular rejiminin geçerli olduğu deniz alanını ayıran sınırıdır. KKTC karasularının genişliği 12 mil, kıta sahanlığı ise 200 mildir.
Türkiye ve BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne gelince:
Evet, Türkiye taraf değildir. Ancak bu aynı zamanda, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin uyuşmazlık çözüm mekanizmasını veya herhangi bir ada-maksimalist yorumunu taraf olmayan birine dayatamayacağınız anlamına da gelir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin örf ve adet hukuku olan kısımları, eşitlik, orantılılık ve ilgili koşullar, Türkiye’nin tutumunu destekler; internette dolaşan maksimalist ada iddialarını değil.
VURGUYORUM: KKTC egemen, anayasal bir devlet değildir, Münhasır Ekonomik Bölgesi de yoktur diyenler ULUSLARARASI deniz hukukunu okusun. Uluslararası hukukun doğrudan bir kaynağı olan teamüller uluslararası sözleşmeler kadar etkili ve bağlayıcıdır. Türkiye ve KKTC teamül hukuku olmasından birçok maddesini ve kurallarını uygulamaktadır. Aralarında ABD, Kolombiya, İsrail, Peru, Venezuela ve Türkiye gibi ülkelerin yer aldığı yaklaşık 30 ülke henüz BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değildir.
Türkiye’nin MEB duruşu, her davada kullanılan mantığı takip eder: anakara hakimiyeti, tecavüz etmeme, kesinti etkilerinden kaçınma, orantılılık. Bunların hiçbiri yeni, radikal veya “revizyonist” değildir. Konu ciddileştiğinde deniz sınırları tam olarak böyle çizilir.
Sonuç
Lübnan’ın yaklaşık 20 yıl sonra Rumlarla Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırması anlaşması imzalamasına ikna edilmesinin arkasında AB kredileri, ABD ve İsrail var. Lübnan Türkiye ile anlaşma yapsaydı yaklaşık Kıbrıs Adası büyüklüğünde bir alanı kazanmış olacaktı. Ancak GKRY ile yaptığı anlaşmada bu alanın tamamından vazgeçti. Bu durum üzerlerinde muazzam bir baskı olduğunu gösteriyor. Esasen usul ve esasta Lübnan iç hukuku açısından sorun vardır. Diğer yandan Lübnan ve GKRY, Türkiye’nin haklarını gasp etmiş, KKTC’yi de yok saymıştır. Türkiye ile KKTC’nin kıyı şeritlerini silen ve kendi siyasi taahhütlerinizi ihlal eden hatlar üzerine istikrarlı bir Doğu Akdeniz düzeni inşa edemezsiniz.





Yorumlar kapalı.