Ahmet Tolgay

Pazartesi notları: Kıbrıs’ta yaz…





   UZUN SICAK YAZ: İklim değişiminin azizliklerini yaşasak, mevsim normallerine uymayan hava koşullarıyla karşılaşsak da, ölümcül yaz sıcaklarının kendini göstermeye başladığı haziran ayındayız… Meteorolojiye göre, önümüzdeki birkaç ay boyunca tarihin en sıcak yaz mevsimlerinden birini yaşamaya hazırlanmalıyız… Bu kavurucu yazın temmuz ve ağustos ayları da var… Eylülün pastırma yazını da hesaba katmalıyız bu bağlamda… Bahar sayılması gereken mayısın içinde bile ısı 35’lerin üstüne vurmuşsa, bundan sonrasının ısı derecelerini tahmin etmek hiç de zor değildir…
Evet, uzun sıcak yaza girdik… Kıbrıs’ın bunaltan korkunç yaz sıcaklarının sağlık açısından hiç de şakası yoktur, bunu hepimiz biliriz… Yazın korkunç sıcaklarında Kıbrıs’ın çöl havalı bir Orta Doğu adası olduğunu iyiden iyiye kan ter içinde duyumsarız… Akıp giden zaman içinde, geride bıraktığımız yaz ayları, aşırı sıcaklardan kaynaklanan ölümler, hastalıklar ve tedirginliklerle doludur hep… Nu konuda pek farkındalığımız olmasa da… Kıbrıs’ın tarihi ölümcül sıcaklara dair nice vakayı irdeler…   İzin ve tatil hakkı olanlar, bu haklarını ısının tavan yaptığı temmuzda kullanmaya ve serin yerlere kaçmaya çalışırlar… Kaçamayanlar ve hele de ekmek paraları için kızgın güneşin altında çalışmak zorunda kalanların ise vay haline… Tam anlamıyla yanıp kavrulurlar.
Bu nedenle değil midir ki, son yıllarda aşırı sıcaklarda, zorunlu idari ara tatiller gelmektedir gündeme?… Genelgelerle ilan edilen bu zorunlu devlet uygulamalarına genelde uymayanlar olsa da… Küresel ısınma nedeniyle ünlü ada sıcaklarının her yıl biraz daha şiddetlendiği Kıbrıs’ta, denizden uzak olan başkent Lefkoşa, bu sıcakların rekor kırdığı bölgedir. Meteoroloji raporlarına bakıldığında, Lefkoşa’daki ısının diğer bölgelere oranla birkaç derece daha yüksek olduğu yaz mevsimi boyunca hep görülür.
*

 

   ESKİ LEFKOŞA YAZLARI: Oysa on bin yıl öncesinin Kıbrıslılarının bu bölgeyi başkent olarak seçme tercihlerinden biri de, o dönemlerde ikliminin yumuşak ve serin olmasıydı. Sık ormanlarla kaplı dağların eteğindeki püfür püfür esintili bu bölge, yerleşim için gerçekten uygun ve albeniliydi… Ortasında bugün adına “Kanlıdere” dediğimiz bir ırmak akardı… Yaz ve kış… Kadim yerleşim hareketleriyle birlikte Lefkoşa’nın içi ve çevresi de bolca ağaçlandırıldı. Bahçesiz tek bir ev yoktu… Gezgin yazarların eski Lefkoşa gözlemlerinde, yüksek hurmalıklardan, geniş bahçeli evlerden bolca söz edilmektedir. Bu bahçeli evlerdeki konukseverlikler ve geleneksel ağırlamalar da anlatılmaktadır tabii ki… Hele o serinletici yaz ağırlamaları!..
Malzemesinde tek gram çimento ve demir içermeyen sağlıklı kerpiç ya da kesme sarı Kıbrıs taşından mamul evler,  hava dolaşımına olanak sağlayacak usta bir mimarinin eserleriydiler. Kiremitlerle döşenmiş tavanları yüksekti… Duvarlarda bol ve geniş, pancurlu pencereler vardı. Ulu ağaçların da gölgesindeydiler.
Hani nerede şimdi o güzelim bahçeli ve ağaçlı evler?.. Eski Lefkoşa’nın karakteristiği olan narin hurmalıklar nerede?…Bir zamanlar ortasından nehir geçen yemyeşil Lefkoşa baştanbaşa beton cehennemi artık…
Çevresel duyarsızlık zaman içinde Lefkoşa’yı ağaçlarından da, yeşilliklerinden de kopardı. Baltanın ve yangınların yok ettiği serinletici ormanların yerini, alev kusan kayalar ve çölü çağrıştıran bozkırlar aldı…
*

 ORMAN VE ARAZİ YANGINLARI: Nasıl unutabiliriz?..  Kıbrıs tarihinin en büyük orman yangınlarından biriydi…1995’teki o müthiş Beşparmaklar yangını… Yeşilin katliamında, her şeyin üstüne tuz biber ekti… Birkaç gün boyunca cayır cayır süren o büyük yangın, Lefkoşa’yı klimatik özelliğinden tümüyle arındırdı.
Yok başka çaresi; ölümcül yaz sıcakları rekora vuran Lefkoşa’nın havasını yumuşatabilmek adına birkaç neslin bıkmadan ve usanmadan ağaçlandırma ve yeşillendirme seferberliğine soyunması gerekir. Ama hani nerede o heves? Tam tersine ayakta kalabilen ağaçları ve yeşillikleri de yok etme yönünde bir devinim söz konusu… Bu bağlamda her gün yeni bir acımasızlığa tanık olmakta ve başkentimizin yok edilen yeşillikleri karşısında içimiz yanmaktadır… Orman ve arazi yangınları ise berdevamdır… Yaz sıcaklarının kendini gösterdiğinden bu yana bir dizi arazi yangınıyla sarsıldık yine…
Her bunaltan mevsimde gündeme gelir… Yazın  korkunç sıcaklarıyla başa çıkabilme adına kimisi radikal sayılacak önlemlerin alınması gerekir. Örneğin çalışma saatleri değiştirilebilir. Bazı Arap ve Afrika ülkesinde olduğu gibi gündüz mesailerinin geceye kaydırılmasını önerenler bile var… Ki onlar, bu önerilerinde hiç de haksız değiller. Gerçekten  haklıdırlar önerilerinde ve onlara kulak verilmesi gerekir bence..

*

   KOLONİ DÖNEMİ: Koloni yönetiminde İngilizler, sıcağa alışkın olmayan kendi yöneticilerini de koruyabilme adına,  kavurucu yaz sıcaklarında yaşamı gevşeten önlemlere başvururlardı. Resmi ve özel mesaiyi günün serin saatlerine kaydırır, öğle sonrasının birkaç saatini mutlaka “siesta” tatili yaparlardı. Saat tam 13.00’te sirenler çalar ve herkes zorunlu siestaya davet edilirdi… Saat 16.00’da yeniden çalan sirenler ise, siestanın bittiğinin habercisiydi… İngiliz’in bu konuda hiç şakası yoktu…  O kadar ki, kurala uymayıp iş yerini açan özel sektör mensuplarını cezaya bile çarptırırlardı. Mutlak ada yasasına göre, iş yerleri yaz çalışma programında tam saatinde kapanacak ve tam saatinde açılacaktı…
İngiliz yönetimi,  denizi olmayan Lefkoşalıları serinletebilme adına birkaç yere yüzme havuzu bile inşa etmişti… Ama dört saatlik öğle tatilinden yararlanıp denize koşanların sayısı da az değildi hani… Aslında o yüzme havuzları elit tabakaya ve özellikle de yüksek rütbeli sivil ve asker İngilizlere hizmet verirdi.
Yaz aylarında resmi giyim tarzlarının da göze batan bir özelliği vardı. Hükümet görevlileri diz üstü kısa haki pantolonlar, onun üstüne de kısa kollu beyaz gömlekler giyerlerdi… Bunaltıcı kravat, asla yoktu… Çorapsız ayaklarda ise sandaletler… Güneşli ortama çıkanlar başlarını mutlaka hasır ya da mantar koloni şapkalarıyla korurlardı…  İngiliz yönetimi bu şapkaları görevlilerine parasız dağıtırdı.
Dağlık ve ormanlık alanlar ise seçkin serinleme ve dinlenme yerleriydi. Trodos ve Kantara’daki mesire yerleri, tam donanımlı eşyalı konutlarıyla hükümet görevlilerinin dönüşümlü yaz tatillerine tahsis edilmişti.
Gelin görün ki, kolonicilerin ölümcül yaz sıcaklarına karşı bu ülkede aldıkları akılcı ve insancıl önlemlerin urubunu bile biz bugün alamıyor ve boyuna dayanılmaz sıcaklardan yakınmakla yetiniyoruz. Oysa bu sıcakları dayanılmaz yapan biraz da bizim duyarsızlıklarımız ve tedbirsizliklerimiz değil midir?… (Kaynak: “Naftalin Kokulu Kıbrıs” adlı kitabım)

Pazartesi notları: Kıbrıs’ta yaz…

Yorumlar kapalı.