TRUVA VE İSTANBUL BAĞLANTISI: Tarihine baktığımızda İstanbul’un depremlerin yabancısı olmadığını görürüz… Uzmanlarca kaçınılmazlığı vurgulanan büyük bir depremin kâbusuyla sarmaş dolaş olan ve tarihinde çok yıkıcı depremler bulunan İstanbul, geçen haftaki seri depremler nedeniyle gündemin baş sıralarına yükseldi… Gündemin bu tetiklemesiyle muhteşem İstanbul’un tarihine kuşbakışı bakmanın vacip olduğunu düşündüm… Tarihinden söz edeceğim için ilgili yerlerde eski adıyla “Konstantinopolis” ya da “Konstantiniyye” de diyebilirim, affola…
İstanbul’un kadim tarihi, Romalıların kurduğu güçlü bir şehir devletini, tahtıyla birlikte, yerleşik Yunanların asimilasyoncu siyasetle hiç savaşsız nasıl ele geçirdiklerinin öyküsünü de içerir aynı zamanda…
Truva ile koparılmaz organik bağlantısı olduğu tarihçiler tarafından doğrulanan ve emsalsiz büyüsü içinde, günümüz dünyasında ihtişamla yaşayıp büyümekte olan o antik kenti anlatabilmek elbette ki kitaplara sığmaz… Benim diyebileceklerim bir köşe yazısının sınırları içinde son derece yüzeysel kalır… Arkeolojik nice değeri hâlâ toprağın altında saklı bulunan erişilememiş ve inanılmaz sırların beldesidir söz konusu olan… Bunu ayrıntılarıyla burada, dar çerçevede anlatabilmek ne mümkün…
Hiç kuşkusuz İstanbul’da oluşturulan ve 572 yıl öncesine dek gelen kadim medeniyet, Roma İmparatorluğunun devamıdır…
Ama Fatih Sultan Mehmet Romalılara karşı değil, Romalıları asimile eden Yunan’a karşı savaşmıştı… Fatih, İstanbul’un fethini Truva’nın rövanşı olarak gördüğünü, Papa 2’nci Pirus’a yazdığı mektupta net biçimde vurgular…
Efsanevi öykünün özeti ise şu: Yunanlar tarafından hile ile vurulup yerle bir edilen Truva’nın kahramanı Aenas, canını kurtardıktan sonra Batı’ya doğru doludizgin kaçıp yanındakilerle birlikte Roma’nın kurulma sürecini başlatır… Aradan yüzyıllar geçer… Roma İmparatorluğu’nun yıkılış döneminde Romalı soylulardan Konstantin Doğu’ya, tarihe karışan Truva’ya doğru ırkının yeni yönelişini başlatır… Anavatan Truva’yı hedef alan ve odağında mazlum ve mağdur Truva’yı yeniden diriltmek olan idealist bir yürüyüştür bu aslında…
O Roma soylusu, bölgedeki Yunan egemenliklerini, muhtelif deniz ve kara savaşlarında, Truva’nın öcünü alırcasına dağıtıp kendi adını verdiği Konstantinopolis’i kurar… Fatih Sultan Mehmet’in çağ kapatıp yeni bir çağ açan fethine kadar buraya “Doğu Roma İmparatorluğu” denilmesinin nedeni de budur… Aslında bir “şehir devleti”nden başka bir coğrafya değildi orası… İmparatorluk düzeyi eski Roma döneminde kalmıştı… Ama bu şehir devletinin dış saldırılara karşı çok iyi savunulduğu, dahası sömürgeler de oluşturabildiği bir gerçek… Anadolu ve Ege’deki çeşitli Yunan egemenlikleriyle de organik ilişkiler içindeydi… Bizans egemenliği, bir dönem Kıbrıs’a dek yayıldı…
*
YUNAN ASİMİLASYONU: Batıdan fırtına gibi gelip o imparatorluğu kuran Kral Konstantin bir Yunan değildi… Truva kökenli Romalı idi… Ne var ki, egemenliği altına aldığı topraklarda yendiği ve yönetimine aldığı Yunanların kalabalık şekilde yaşadığı tarihi bir gerçektir… Kral Konstantin tarafından kurulan Bizans’ın eski Yunanistan’la bir bağı olmadığı gibi, Bizans’ın mirasçısı da bugünün Yunan’ları değildir… Gelgelelim, Roma kökenli olan Konstantin’in Anadolu önlerinde temelini attığı medeniyet, zamanla yönünü değiştirir… Ülkede Latince yerine antik Yunan dili kullanılmaya başlanır… Dinsel eğilim giderek Ortodoksluğa yönelir… Ortodoks Yunan asimilasyonu güçlenerek sürer… Günümüzde bile İstanbul’daki arkeolojik yapılarda Yunancanın yanında Roma’dan gelen Latinceye ve Latin objelerine rastlanır… Bu tarihi belgeler, şiddetli Ortodoks asimilasyonunun Roma Latin kültürünü tümden yok edemediğinin günümüze dek uzanan kanıtlarıdır…
*
FATİH’E NASİP OLAN ŞAN: Konstantinopolis’in Türkler tarafından tarihten kazınmasında İslam düşlerinin etkisi tabii ki çok büyüktür… İslam’ın Peygamberi Hazreti Muhammet, bir hadisinde Konstantinopolis’i fethedecek İslam komutanını kutsamaktadır… İslamiyet’in güçlenerek yayılmaya başlamasından sonra, eski Roma’nın yıkıntılarından gelip kökleşen Doğu Roma İmparatorluğu’nun fethedilmesi ve İslamlaştırılması adeta kutsal bir düşe dönüşmüştü… Ama hiçbir İslam akını bu kutsal düşü gerçekleştiremedi… Tarih o düşü gerçekleştirme şansını Osmanlı İmparatoru Sultan İkinci Mehmet’e henüz 21 yaşındayken bahşedecekti…
*
FATİH’İN DÜŞ KIRIKLIĞI: İkinci Mehmet’i bu fethe asıl odaklayan İslam’ın tarihi ukdesi kadar, bu köhne Bizans İmparatorluğu’nun simgelediği ve Truva’ya dek uzanan yoğun tarih zenginliğidir… Gizemli Bizans düşlerde öylesine bir şahikaya ulaşmıştı ki, fethin arkasından İkinci Mehmet hüsrana bile uğrar… Günlerce süren amansız savaştan sonra aşmayı başardığı surların arkasında umduğu gibi bir medeniyetle ve zenginlikle yüzleşemez… Bu düş kırıklığı içinde verdiği fevri bir emri ise daha sonra hoclarının telkiniyle geri alır… Fatih’in fevri emri, Ayasofya’nın etrafına yüksek koruyucu duvarların örülmesine ve köhne kentte geriye kalan her şeyin yıkılıp yerle bir edilmesine dairdi… Fethedilen beldede elbette ki tarihi bir zenginlik vardı… Ne ki, bu zenginlik tahayyül edildiği kadar da değildi işte…
*
AYASOFYA ETKİSİ: Ayasofya mimarisi Osmanlı’da tartışılmaz bir hayranlık yaratır… Özellikle o muhteşem yapının kubbesine odaklanan bir ilgi gözlenir… Sultan Mehmet inşasını emrettiği Fatih Camii’nin mimarı Atik Sinan’dan, yapının üzerine Ayasofya’nınkinden daha büyük bir kubbe yerleştirmesini ister… Bu emri yerine getirmeyi başaramayan talihsiz mimar kellesinden olur… Ayasofya mimarisini aşmayı adı yine “Sinan” olan bir başka Türk mimarının başardığı malûmdur… Mimari tasarımlarıyla Ayasofya’yı açık ara geride bırakan Mimar Sinan, gün gele Edirne’deki başyapıtı Selimiye Camii’nin kubbesinde Ayasofya mimarisini bile geçmeyi başarır…
İstanbul’u inceleyerek gezenler bilir… Fatih Camii ve Fatih’in ölümünden önce bizzat tasarladığı kendi türbe mezarı, Konstantin’in ve son gerçek Romalı Kral Jüstinyen’in mezarlarının üstüne inşa edilmiştir… Bu ilginç olgu, Fatih Sultan Mehmet’in tarihten kazıdığı Roma ve Bizantium medeniyetinin üzerinde kendi özgün Türk medeniyetini yükseltmek istediğinin tarihteki simgesel izdüşümüdür… *
FATİH’İN ÖLDÜRÜLMESİ: Çağ kapatıp çağ açan üstün yetenekli ve çağının çok ilerisindeki cihangir Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethinden dolayı Hristiyanlık dünyasının mutlak hedefi haline gelmişti… O, en fazla suikaste hedef olan Osmanlı Sultanıdır. İstanbul’u fethinden 28 yıl sonra, bir seferi sırasında, 3 Mayıs 1481’de otağında zehirlenerek öldürüldü… 50 yaşındaydı…
30 yıl kadar Sultan’ın maiyetinde güven, itibar ve zenginlik kazanan Yahudi kökenli hekimbaşı Yakup Paşa, zehirleme olayında başrolü oynadı… Gerçek adı “Maestro Jacopo” olan hekimbaşı Yakup Paşa, Fatih’e karşı 12’den fazla başarısız suikastte bulunan Venedikliler tarafından satın alınmıştı… Gut hastalığından muzdarip Padişah’a, acılarını dindirmek gerekçesiyle ilaç yerine zehir verilmişti… Ruhu şad, mekânı cennet olsun Fatih Sultan Mehmet’in…
Ahmet Tolgay
Diğer Yazıları
Köşe Yazarı





Yorumlar kapalı.