Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





ŞOVLARA KARNIMIZ TOK:  Rum Lider Nikos Hristodulidis “Müzakerelere Crans Montana’da kaldığımız yerden devam etmeliyiz” diye çırpınıyor… Bilhassa BM genel kurul ortamında şahsı hakkında “barışçı” ve “uzlaşmacı” algısı yaratabilme adına KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’la masaya oturabilmek için yanıp tutuşan bu zat tam bir şovmen…
   Crans Montana’da kaldığımız o yer tam bir Rum – Yunan skandalı idi… Crans Montana’nın “fiyasko” niteliğinde sonuçsuz kalması ve tarihin çöplüğüne atılması uğruna o günlerdeki patronu Nikos Anastasiadis’le omuz omuza elinden geleni yaptığı ve hatta Türk heyeti kendilerini son raund için masada iyi niyetle beklerken valizlerini toplayıp arkalarına bile bakmadan telaşla müzakere otelinden kaçtıkları tarihe geçmişken şimdi nedir bu pişkinlikler?..
   Rum araştırmacı yazar Makarios Druşotis şiddetle engellenmeye çalışılmasına karşın önlerine sürülen onca cazip ödüne karşın, Hristodulidis – Anastasiadis entrikalarını “Crans Montana” kitabında düş kırıklıklarıyla birlikte ortaya sermedi mi?… Daha ne öyleyse?…
                                                    ***
   SUSKUNLUK: Aslında bugünlerde asıl konuşması gereken kendisine “bizim nesil bu işi başaramadı” hayıflanması yaptırılan ve karşısındakileri “maksimalist” diye tanımlayan Sayın Mustafa Akıncı’dır… Ama nedense ısrarla susmaktadır kendileri…
   Benim diyeceğim o ki, Rum şımarıklığı ve uzlaşmazlığı sayesinde nasıl bir Annan Planı felaketinden dönmüşsek, Crans Montana felaketinden de yine onların “maksimalist”, yani “doyumsuz” tavırları sayesinde döndük…
   Crans Montana’da sırf  “nasıl olursa olsun bir çözüm” adına Rum tarafına verilen aşırı Türk ödünlerini ve zamansız sunum haritayı de dehşetle anımsamanın zamanıdır şimdi…
                                                                           ***
   AB’NİN SERKEŞ ÜYESİ: Gel de bu kafalarla birleş bakalım!.. AB’nin talimatlarına ve ilkelerine uymayan asi üye Güney Kıbrıs… Bunlarla Kıbrıs’ta nasıl birleşme olabileceğini, o “Birleşik Kıbrıs” tezini ısrarla savunanlar çıkıp da bir açıklasınlar bakalım hadi…
   Küreselleşen ekonomide halâ “Rum’dan Rum’a” kampanyasının kafasını güder bunlar… Sanki Türkleri ekonomik baskılarla ezdikleri 1950’li yıllardaymışız gibi!… Baksanıza Rum siyasi partisi EDEK’ten gelen sert çıkışa… Kaybettikleri on milyonlarca gelirin telafisi için Güney Kıbrıs’tan KKTC’ye geçişlere müdahale edilmeliymiş…
   EDEK; “Yakıt deposunun dörtte üçünden azı doluysa, sürücüye geçiş kapısından ya geri dönüp yakıt doldurma, ya da kuzeye geçmek için 500 € ödeme seçeneği sunulmalıdır” diyor…
   Ekonomilerindeki kan kaybını durdurabilme adına Rum hükümetinin fiyat düşürücü sübvansiyona gitmesi de isteniyor hu parti tarafından…
   Federal sistemde birleşme iddiasında olanlar bu tür ambargocu önerileri nasıl üretebilirler?.. Üstelik sağda değil, sosyal demokrat çizgide olduğunu savunan bu parti Rum toplumunda yüzde 4 oranında oya sahip… Nasıl bir sosyal demokrat ise!… Pes!..
                                                                 ***
   KKTC MEVDUATLARINA GÖZ DİKMEK: Güney Kıbrıs bankalarında Kıbrıslı Türklere hesap açma hakkının (!) tanınması Nikos Hristodulidis’in Osmosis paketindeki maddelerden biridir… Buna paralel olarak şimdi de Güney Kıbrıs bankalarındaki tasarrufların faizi yükseltiliyor… KKTC bankalarındaki birikimleri çekebilmek adına kampanya geliştiriliyor… KKTC banka faizlerindeki yüksek stopaj vergilerine bir de yüzde 2’lik deprem vergisi eklendiği düşünüldüğünde Hristodulidis planlarını anlayabilmek daha da kolaylaşıyor…
   Bankacılık sektörümüzün duayenlerinden Hasan Zekâ Mullahasan’ın mesajıdır: “KKTC de 2001 yılında yaşanan bankacılık krizinde tüm bankazadeler Türkiye’den gelen kaynakla tazmin edilmiş ve KKTC Merkez Bankası ayağa kaldırılarak sağlam ve özerk bir yapı oluşturulmuştur…  Bugüne kadar da bu sağlıklı yapı korunmuştur. Güney Kıbrıs’ta yaşanan mali kriz mevduat sahiplerinin hesapları tıraşlanarak atlatılmaya çalışılmıştır.  Bugün itibarıyla KKTC de mali sektör Güneye nazaran daha sağlıklı bir yapıya sahiptir.  Güney’le kıyaslandığında bu bizim ender üstün taraflarımızdan biridir. Güneydeki bankalara mevduat yatıracak vatandaşların iyice düşünmelerini öneririm…”
                                                                       ***
   MÜNÜR MUHTAROĞLU HAKKINDA: Son zamanlardaki acı kayıplarımız arasında adı geçen Münür Muhtaroğlu’nun manevi huzurunda bir saygı duruşum olacak buradan… Eski Temel Eğitim Müdürü, KKTC İstanbul Başkonsolosu, Emekli Başbakanlık Müsteşarı olarak toplumsal yaşamımızda derin ve olumlu izler bırakan bir değerimizdir o… Yurduna borcunu fazlasıyla ödeyenlerimizden… Eğitimde, bürokraside ve diplomaside örnek kimliğiyle yetiştirdiği çoğunluk ona çok şeyler borçlu… Eğitimimize, bürokrasimize ve diplomasimize verimli emekleriyle silinmez damgasını vuran seçkin insan Münür Muhtaroğlu abimiz, kaybettiği eşi Yalkın Hocanımla kısa sürede buluştu…
   Toplumsal belleğe geçmesi ve her zaman övgüyle anımsanması adına onun TMT saflarındaki pek bilinmeyen hizmetlerine de burada değinmek gereğini duyuyorum: Parlak bir ilkokul öğretmeni olarak meslek yaşamına başlayan Muhtaroğlu, toplumsal direniş günlerimizin isimsiz ve üniformasız kahramanlarındandır aynı zamanda… Lefkoşa Ana Sancağı Dal 2 saflarındaki kapalı bir birimin sorumlusu olarak yıllarca hizmet vererek adını direnişimize altın harflerle yazdırmıştır… Onun yaşamındaki bu önemli periyodu komutanlarından ve bir avuç silah arkadaşından başkası bilmez… Ruhu şad, mekanı cennet olsun değerli insanımızın…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





O ÖZGÜRLÜK YOLUNA ŞEHİT HÜSEYİN KAFA’NIN ADI VERİLMELİ: Duraganlıklar yaşansa da o yol mutlaka açılacak… Bugüne dek sonuç üretemeyen diplomasi de tabii ki ihmal edilmiyor…
   Pile’ye insancıl amaçlarla özgürlük yolunun açılmasında gösterilen kararlılık, BM askerleri tarafından şehit edilen Hüseyin Kafa’nın aziz ruhunu da teselli ve müsterih edecektir… 1980’li yılların ortasında, BM askerlerinin Rum kışkırtmasıyla olay yarattığı AĞILLAR denilen işte o bölgede Hüseyin Kafa sırf kendi toprağındaki ağılını özgürce kullanmak istediği için BM askerleri tarafından hunharca vurularak şehit edilmişti… Geçen Cuma günkü olayların yaşandığı Ağıllar bölgesi Hüseyin Kafa’nın cesur kanıyla sulanmıştır… Rum işbirlikçisi BM askerleri bu kez Türk kararlılığı karşısında püskürtüldü…
   Durumun Türkler açısından ne kadar haklı olduğunun anlaşılabilmesi için hem bu olayın ayrıntıları ve hem de BM’nin Rum sevdasıyla ara bölgede oynadığı çirkin oyunlar dünden bu yana dikkatle izlenmeli… “Ara bölge benimdir” iddiasıyla hareket eden Rum’a her türlü hak tanınıyor, Türk’e özgür seyahat ve kendi malı olan topraklarına ulaşabilme hakkı bile tanınmıyor… Pile – Yiğitler arasında açılmakta olan yola HÜSEYİN KAFA ÖZGÜRLÜK GEÇİDİ adı verilmeli… Hüseyin Kafa’nın Avusturyalı mavi bereliler tarafından haksızca şehit edildiği kabul edilmiş ve resmen özür dilenen Kafa Ailesi’ne BM tarafından yüklü nakdi tazminat da ödenmişti…
                                                                             ***
   RUMLAR PROPAGANDA PEŞİNDE: Egemenlik ve çıkarlarının zedelendiğine dair o kuru gürültüye sakın bakmayınız… Pile’den KKTC’ye yol açılması Rumları aslında o kadar da rahatsız etmiyor… Rum düşünürleri, askeri güç dengelerinin değişmeyeceğinin altını çizerek, halka güven vermeye çalışıyorlar… Onları esas ilgilendiren nedir peki?.. Propaganda…
   Kıbrıslı Türklerin, tampon bölgedeki BM karşıtı zorlu duruşlarını, Türkler aleyhine devasa bir PR felaketine dönüştürebilmek esas hedefleridir…
   Bu konuda hafta sonunda yorum yayınlayan Güney’deki “Cyprus Mail” gazetesi, alaylı şekilde “Prez. 2’nci Niko” dediği Rum Lider Nikos Hristodulidis’in ilgisizliğinin altını çizmek için bir karar bile üretilmeyecek olan Trodos’daki güvenlik toplantısını 1 Eylül Cuma’ya zamanlamasını da gösteriyor…
   Yol yapımı acil tedbiri gerektiren bir olay olarak görülmüyor, ama Türkler aleyhine uluslararası propaganda yapma fırsatı bulmalarının heyecanını yaşıyorlar besbelli… Kıbrıs’ta barışın bu Bizantin kafalardan çekeceği daha çok şeyler var…
   Türk tarafı bu olayda haklıdır ve haklılığını dünyaya duyurmak için elinden geleni beceriyle yapabilmelidir… Asıl sorulması gereken soru şu: Bizim diplomasimiz ve PR’cılarımız nerede?..
                                                                        ***
   ARTIK ANLASINLAR: BM sözde Barış Gücü’nün işi gücü Rum’la işbirliği yaparak Türk halkının özgürlüğüne çomak sokmak… Bu mavi berelilerin bugünlerde Pile’de yaptıklarına tanık olurken Lefkoşa’daki geleneksel Türk alanı Taksim Sahası’nı Türklere kapatma marifetlerini de anımsadık… O skandal olay da kararlılığımız sayesinde aşılmıştı… BM Kıbrıslı Türk’ün Rum’a eşit egemen bir halk olduğunu artık anlamalıdır…
                                                                        ***
   İHMAL EDİLEN 1950’LER ŞEHİTLİĞİMİZ: Gazetemizin üretken muhabiri Cemre Cemali’nin geçen hafta önümüze getirdiği iki haber birlikte okunup değerlendirilmeli. Cuma gün yayınlanan “Utanç Tablosu” başlıklı haberde içinde 1950’lerden kalma şehit mezarlarının da bulunduğu tarihi Küçükkaymaklı mezarlığının viran ve terk edilmiş durumu irdeleniyor…Aman Tanrım!..  Fotoğraflarla yansıtılan manzaralar gerçekten yüz kızartıcı, içimizi acıtıcı… Tarihimize ve atalarımızın gömütlerine hiç mi vefa ve saygı kalmadı?.. Tarihimize böyle mi sahip çıkılır?.. Orası Güney Kıbrıs’ta terk etmek zorunda kaldığımız mezarlıkların durumuna dönüştü… Çok üzücü…
   Pazar gün yayınlanan “26 Şehitliğimiz Var” başlıklı haberin kaynağı ise KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı tarafından hazırlanan “Kıbrıs Türk Şehitlikleri Albümü.” Cemre Cemali, yaşadığımız toprakların özgür vatanımız olması uğruna canlarını feda eden bin 481 şehidimizin yattığı son derece bakımlı şehitliklerimizin sunumunu yapıyor bu haberde…
   1950’lerin şehit mezarlarını içeren o viran Küçükkaymaklı tarihi mezarlığının sorumlusu belediye, 26 şehitliğin sorumlusu ise Askerimiz… İşte bu karşılaştırmalı iki sunum arasındaki ilgi, vefa ve bakım farklılıkları bizi düşündürmeli…
   Son mevtanın 1963’ün sonunda gömüldüğü Küçükaymaklı tarihi mezarlığında diğer mezarlarla birlikte bakımsız kalan şehitliğin 26 şehitliğimizden birisine nakledilmesi için geçmişte yapılan girişimler engellenmişti… Engelleyenlerin kimliklerini burada açıklamak istemem… Ama engelleyenlerin de şu anda viraneye dönmüş olan o tarihi şehitliğe sahip çıkmaları gerekmez mi?..
   Kıbrıs sorununun  sıcak günlerinin kimilerince iddia edildiği gibi 1974’de değil, ta 1950’lerde başladığının en somut kanıtı olan 1950’lerden kalma şehitliğimiz Küçükkaymaklı mezarlığında korunamaz… Mutlaka 26 şehitlikten birine, özel bir konuma taşınmalıdır o şehitlik de…
   Kabirlerinin büyük çoğunluğunun artık ziyaretçisi de kalmayan tarihi Küçükkaymaklı mezarlığının genelini ele alacak ve çözüm üretecek bir inisiyatife ihtiyaç olduğu ise kesindir… “Ben Kaymaklılıyım” diyenlere de görev düşer… Aidiyet gösterilmeli…
   

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





  KOZMOPOLİTAN DURUMLAR: Rusya’nın KKTC’de temsilcilik açacağı resmi devlet ajansı Tass aracılığıyla dünyaya duyuruldu… Rum tarafının bilinen yaygaracılığını bu konuda da göstermesi şaşırtıcı değil…Ne olmuş yani?.. İngiltere’nin ve ABD’nin KKTC’de temsilcilikleri var… Rusya’nın da neden olmasın?.. Kaldı ki Güney Kıbrıs’taki Rusların siyasal bir partileşmeyle örgütlenmekte olduklarına dair bilgiler de var…
   KKTC’nin demografi durumlarını düşünmek ise bize düşer elbet… Yakında temsilciliklerine kavuşacak olan Rusların nüfus sayısı 50 bin… İranlı ve İngiliz sayısı 15’er bin… İranlıların sayısında hızlı artış var bu arada… Yakında diğer yabancı unsurların sayısını da öğreniriz herhalde… Mesela Afrikalıların, İsraillilerin, Ukraynalıların, Türkmenlerin, Pakistanlıların, Bangaldeşlilerin ve de diğerlerinin…
   Kıbrıs Türkü’nün sayısının bu kozmopolit nüfus ortamında kaça düştüğü öğrenemediğimiz tek bilinmez… Rahmetli İrsen Küçük bir zamanlar “kalabalığız” demişti… Yabancı nüfus yoğunluğu karşısında Kıbrıs Türkü olarak halâ kalabalık mıyız acaba?..
                                                                         ***
   ENTERESAN: Söz ve düşünce özgürlüğünü savundukları iddiasında olanlar, o güncel haberi hep aynı şablonla şöyle veriyorlar: “Basın Emekçileri Sendikası (Basın-sen) Başkanı Gazeteci Ali Kişmir‘e, 2020 yılında dönemin TC Büyükelçisi Ali Murat Başçeri‘nin, Güvenlik Kuvveleri Komutanlığı’na ait ‘Beyaz Ev’de, Ulusal Birlik Partisi milletvekilleriyle yaptığı, Kıbrıslı Türklerin iradesini ilgilendiren ‘gizli toplantı’yı eleştiren köşe yazısı nedeniyle, ‘10 yıl hapislik’ cezası öngörülen bir suçlamayla Başsavcılık tarafından dava açıldı.”
   Enteresan değil mi?..
   Bu haberi bu formatta verenlerin hiçbiri Kıbrıs Türk direniş tarihinde kutsal bir konumu olan o Beyaz Ev’den Ali Kişmir’in “Genel Ev” diye söz ettiğine, Ankara’ya da “genel evin çalıştırıcısı” benzetmesi  yaptığına zerrece değinmiyor…
   Savunulmak istenen söz ve düşünce özgürlüğü o kutsal mekândan “Genel Ev” ve Ankara’dan da “genel ev çalıştırıcısı” diye söz edilebilmesini de mi kapsar?..
   O tepkiciler temsil ettikleri kurum mekânlarına ya da “sweet home”larına birileri tarafından “genel ev” ve kendilerine de “genel evin çalıştırıcısı” betimlemesinin yapılmasını içselleştirebilirler mi?.
   İdeolojik platformlarından olmayan bir kadın gazetecimiz hapse girerken seslerini hiç çıkarmayanlar, şimdi kendilerinden biri olan gazetecinin yargılanma durumunda kalmasına yaygarayı basmak gibi bir çifte standardı sergilemektedirler aynı zamanda… Tabii ki bu çifte standart da enteresan… 
   Ama bir enteresan durum daha var ki, değinilmeden geçilemez: Söz ve düşünce özgürlüğünü bahane ederek yargıyı sert söylemlerle baskı altına almaya kalkışanların karşısına çıkmaktan imtina eden sözde akil kurumlarımız ve kişilerimiz de var… Tümüne birden kırık bir selam olsun benden!..
   Ve asıl enteresan olan, davanın odak konusunu oluşturan o “Genel Ev” ve “genel ev çalıştırıcıları” küfrünü aradan geçen 3 yıla yakın süre içinde asla geri almayan ve özür dilemeye de yanaşmayan inatçı ve ısrarlı bir Ali Kişmir gerçeği var orada…
                                                             ***
   HADİ ORADAN: AKEL, “Türkiye’nin 1964 yılında Dillirga’da gerçekleştirdiği hava saldırısının çağdaş Kıbrıs tarihinde kanlı ve acı verici bir sayfa teşkil ettiği” iddiasında!… Dillirga’ya garantör Türkiye’nin neden müdahale etmek zorunda bırakıldığını tamamen es geçen AKEL, Kıbrıs gerçeklerinin çarpıtılarak sunulması devinimlerinin de yeni bir örneğini verdi böylece…
   Sebep ve sonuç ilişkilerini göz ardı ederek tarihi gerçekler üzerinde yorum üretmek ve manipülasyonda bulunmak ister sağcı, ister solcu olsun tüm Rum frekanslarının değişmez taktiğidir… Öyle ya, Türkiye ortada hiçbir neden yokken durduk yerde yapmıştı o bölgesel askeri operasyonu!.
   AKEL’in iddiasına göre Türkiye’nin Dillirga müdahalesi adayı bölmeye matufmuş!… Hadi oradan AKEL.. O günlerde Cumhuriyetin kurucu ortağı Türkleri adanın dört bir yanında kuşatmalarındaki gettolara kapatarak soykırımdan geçirdiklerini, Erenköy’de sıkıştırdıkları Türklere karşı da orantısız bir imha saldırısı düzenlendiğini saklamaya çalışanların dürüstlüğü asla söz konusu olamaz…
                                                   ***
   İZOLASYONCULARA SANATÇI YANITI: Yakın geçmişte Avrupalı müzisyen arkadaşlarıyla birlikte Girne’de unutulmaz müzik şölenlerinden birini daha sunan Turgay Hilmi,  Rum makamlarının 1984’den beri gerek ülkemize getirdiği sanatçı arkadaşlarına, gerekse kendisine yardım eden arkadaşlarına ve hatta makam sahibi arkadaşlarına şaşırtıcı mektuplarla tehditler savurduklarını duyurdu… Turgay Hilmi; “9 Ağustos günü Berlin’deki elçileri yine Almanya’daki makam sahibi arkadaşlarıma yeni bir mektup yazarak aklı sıra bizimle olan kültürel ve sosyal işbirliğini derhal durdurmalarını buyurdular” diyen Turgay Hilmi’nin sosyal medyadan verdiği şu yanıt bir kararlılık gösterisidir, kutlarız: “Ey elçicik;  boşuna uğraşma çünkü ben Almanya’nın sanatçısıyım, ‘yürü’ dersem değil Almanya, taaaa Japonya’dan sanatçı arkadaşlarım KKTC’de konserler vermek için peşimden gelirler. Gadalaves, yoksa engadalaves?.. O yazdığın mektup elimdedir ve inan seni kimse sallamaz.”

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   TATAR – HRİSTODULİDİS BULUŞMASI: Yorumları hâlâ sürüyor… Malûmdur: Ersin Tatar ile Nikos Hristodulidis Kayıp Şahıslar Komitesi’nin ara bölgedeki Antropoloji Laboratuvarı’nı birlikte ziyaret ederek çalışmaları yerinde incelediler ve oradaki görevlilerden bilgi aldılar… İşbirliği ve yakınlaşma güzeldir ve gereklidir… Ve içten dileğimiz artık bir daha Kıbrıs’ta ve dünyanın başka hiçbir bir yerinde böylesi iç sızlatıcı laboratuvarlar hiç kurulmasın…
   Tatar, ziyaretin tamamıyla insani bir konu olduğunu, o nedenle ara bölgedeki buluşmanın görüşmelere zemin hazırladığına dair bir algı yaratılmasının doğru olmadığını belirterek bazı yorumcuları da düş kırıklığına uğrattı…
   Fırsatı kaçırmayan Rum Lider Nikos Hristodulidis Ersin Tatar’a BM Genel Sekreteri’ne ortak bir görüşme için ortak başvuru teklifinde bulunmuşsa da beklediği karşılığı alamadı…
   Tatar’ın bir kez daha kesin ifadeyle altını çizdiğidir: “Görüşme süreci başlayacaksa bizim siyasal durumumuzda hiçbir değişiklik yoktur. Egemen eşitlik ve eşit uluslararası statünün teyidi ve kabulü ile ancak bu süreç başlayabilir. Nitekim orada da Hristodulidis’e aynı şeyi söyledim.”
                                                                   ***
   HAÇANA BİR: Olağan ve bilinen döngü tamamlandı… Döngü şu: Asgari ücret belirlendi, belirlenen rakama itiraz edildi, itiraz reddedildi ve iş olacağına vardı yine… Net 15 bin 750 TL, brüt 18 bin 103 TL olarak belirlenen asgari ücret, 1 Temmuz 2023 tarihinden itibaren uygulanmak üzere Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi… Asgari ücrete yapılan sendika itirazı devlet ve işveren temsilcilerinin oylarıyla reddedilmiş oldu… Karara uygun ödemeler de ay sonunda yapıldı… Allah kerim 6 ay sonraya… Bakalım Mevlâm ne göstere!.
   Da, acı gerçek şu: Emekçiye, dar ve sabit gelirlilere hangi ücret uyarlanırsa uyarlansın verilen artış daha uygulanmadan enflasyon tarafından yutuluyor… Serbest piyasa ekonomisi serbest kazıklamaya dönüştürüldü… Piyasada her şey var, ama piyasadaki her şeyi satın alabilene aşk olsun… Asıl önemli olan paranın satın alma gücünü denetim, üretim ve hizmetle koruyabilmektir…
   Bu bağlamdaki çabaya devlet olsun, işveren olsun ve de çalışanlar olsun tüm paydaşlar gönüllülükle katılmalıdır… Çünkü ödenen maaşların biteviye yetersiz kalması ve erimesi, devleti de, işvereni de, çalışanı da rahatsız edici bir nitelik taşımaktadır…

   Haçana bir maaş kavgası, haçana bir sürtüşme, haçana bir iş sektörümüzde emek ve emekçi kaybı?!… Kalıcı istikrar adına kararlı bir mücadele verilmeli… Pandemiden bu yana süregelen kriz hiç bitmeyecek mi?.. Başlayan ve gittikçe büyüyen ekonomik yangın 5 yıla yakındır sürüyor…
   Evet ya; haçana bir gerçekten?.. Artık ekonomik çözümler gereğine uygun yapılmalı ve ceplerdeki paranın satın alım gücü korunmalı…
                                                ***
   ORANTISIZ NÜFUS ARTIŞI: Ekonomimizin bu duruma gelmesinde son yıllardaki nüfus patlamasının da önemli etkisi var hiç kuşkusuz… Demokrafi durumlarımız pek belli değil, ama aramızdaki yabancı uyrukluların sayısı küçümsenemeyecek oranda… Ve bu oran gittikçe yükselmekte… Tüketim arttı, üretimde özlenen artış ise yok… Arz ve talep dengeleri tüketici aleyhinde…
   Kıbrıs Türk ekonomisine yaptığı tarihi katkılarla bilinen Yücel Dolmacı dostum bu durumu özetle şöyle açıkladı bana: “Normal ekonomik büyüme yüzde 5 olan ülkelerde nüfus artışı yüzde 1.2 olarak kabul edilir. Aksi takdirde enflasyon, asayiş çıkmazları, işsizlik, sosyal problemler, suç oranlarının artması, çevre sorunları kaçınılmaz olur… İşte bu nedenledir ki, Avrupa ülkeleri canavarca göçmen botlarını batırıp, garibanları kitlesel öldürüyorlar.”
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





  KOOPERATİFÇİLİK: Hükümetin, kooperatifçilik çatısı altında 6 ilçede 6 mega süpermarket kurarak yaşamı yüzde 30 – 35 dolayında ucuzlatacağı söylentileri dolaşıyor… Ben bu söylentilere pek inanamasam da, resmi bir ağız çıksa, bu konuda aydınlatıcı ve inandırıcı açıklamalar yapsa olmaz mı?
   Hayatı çekilebilir duruma getirebilme adına, bilhassa bizdeki gibi ekonomik krizlerde, kooperatifçilik sığınabileceğimiz bir kurtuluş hamlesidir… Bir kooperatif ülkesi olan İsrail bir zamanlar tarafımızdan örnek alınmış ve kooperatifçiliğimizi kurumsallaştırabilme adına İsrail’le yakın ilişkiler kurulmuş, heyetler gidip gelmişti karşılıklı…
   Gelin görün ki devletleşme sürecimizde Kooperatif Bakanlığı bile varken zaman içinde kooperatifçilik acımasızca öldürüldü ve halk da, ülke de “serbest piyasa” adı altında vahşi kapitalizmin amansız kucağına terk edildi…
   Ta İngiliz Sömürge Yönetimi döneminden başlayarak halkımız arasından Kenan ve Eşref Bey’ler gibi, Cahit Tilki ve Hüseyin Gültekin beyler gibi tarih yazmış kooperatifçiler çıktı… Kooperatif hareketin en büyük eseri bir dönem yönetimlerimizin Merkez Bankası fonksiyonunu da üstlenmiş olan Kooperatif Merkez Bankası’dır…
   Kooperatif hareketin içinden gelen merhum İsmet Kotak’ın siyasal yaşamı “Kooperatif Bakanı” olarak başlamıştı… Bakanlık makamı da Kooperatif Merkez Bankası’nın en üst katındaydı… Kotak bu makamında çok başarılı olmuş ve siyasette önü açılmıştı…
   Gelin görün ki artık ne bir zamanların kooperatif bakanlığı, ne halkçı kooperatif bakkaliyeleri ve ne de kooperatif girişimciliğin piyasaya adil dengeler getiren o ithalatları ve tanzim satışları kaldı… “Kooperatif kurumlar” denildiğinde ETİ, Koop Levazım, PEYAK, VİPKOP ve artık özelleşmiş sayılan BELÇA vardı. Bütün bu kurumlar piyasamızın denge unsurlarıydılar… Her birinin hazin bir batış öyküsü vardır ne yazık…
   Gel zaman git zaman “yaşamı serbest piyasa ekonomisinden daha ucuza mal edebilecek bir düzen olamaz” mantığı galip gelecekti…
                                                            ***
   ORMANLARDA ÖNLEM ALINIRKEN: Orman Dairesi, aşırı sıcaklar nedeniyle orman yangın riskine karşı “kırmızı alarm” durumuna geçerek ormanlık alanlara girişi yasakladı… Hadi insanlar kontrole alındı… Çok güzel… Peki de, ormanların içinden dallar ve ağaçlar arasından geçen ve birçok yangının nedeni olan o salma elektrik kabloları ne olacak peki?:.
                                                                            ***
   TEPKİ OYLARI NASIL OLUŞUR?: Meslektaşımız Sami Özuslu milletvekili andını içtiği gün yaptığı konuşmada tepki oylarının seçimi kazanmasında önemli rol oynadığının altını çizdi… Bu açıklama, bu ülkede sürekli tepki oyu üretenlerin kulağına küpe olur mu bilmem!..
   Bakın mesela güncel bir örnek:  Maaşı 100 bin TL dolayında olanlardan deprem vergisi alınmaz, kara günler adına 100 bin TL’nin de altında mevduatı olandan yüzde iki deprem vergisi kesilir… Milyarlık kaşanede oturandan deprem vergisi alınmaz, dar bütçesine katkı sağlayabilme adına kiraladığı evinden ayda birkaç bin TL gelir sağlayandan yine yüzde 2 deprem vergisi kesilir…
   Adil düzen bu değildir ve bu tür adaletsizliklerden mutlaka tepki oyları doğar…
   Olası bir depremin riski herkes için geçerlidir… Bu bağlamda herkese pamuk elini cebine attırmalı… Mevduat sahiplerinin ve ev kiralayanların suçu örgütsüz olmak mı yani?.. Örgütlüler ayağa kalkınca gerilemek ve örgütsüzlere yüklenmek adil değildir… Devlet örgütlülerin de, örgütsüzlerin de devleti olabilmeli…
   Ve hiç unutulmasın: Örgütlüler de oy sahibidir, örgütsüzler de…
                                                                                ***
   RUMLAR KKTC’DE KİRALIK KONUT ARIYORLAR: Güney Kıbrıs’taki astronomik konut kiralarından “el aman” çeken Rum komşular şimdi de KKTC’deki kiralık konutlara yöneldiler… Onlara göre KKTC konut kiraları Güney’e oranla hayli düşük…
   Rafları boşaltırcasına marketlerdeki ürünleri kaldırıp kaldırıp götürürlerken bu duruma gıpta ile bakan Türkler zaten kolay bulunamayan “kiralık konut kriziyle” de karşı karşıya kalacaklar şimdi…
   Parası olan malı – mülkü – hizmeti götürmekte, parasızlar ise “ah – vah” çekmekte…
   Kendi elimizle yarattığımız bu bozuk düzeni ıslah etmek gerekir… Hem de acilen..

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   TL’NİN ERİMESİ – DÖVİZİN TAVANLARA VURMASI: KKTC’deki TL değer kaybı ve dövizin yükselişi 

Türkiye’dekinden daha hızlı oldu… Bankalardaki döviz mevduat tutarı da TL karşısında tırmanarak yüzde 80’lere ulaşma noktasına geldi… Herkes cepteki ve yastık altındaki TL’yi dövize dönüştürme çabasındaysa bu yangın nasıl bastırılacak gerçekten?..
   Bu çok acayip mali tablonun oluşmasında Türkiye’deki “Kur Korumalı Mevduat” hesaplarının KKTC’de uygulanmamasının da önemli etkisi var… Oysa başlangıçta o bankacılık önleminin KKTC için de geçerli olacağı açıklanmış, ama bu açıklamanın gereği yapılmamıştı… Sorgulanması gereken bir durum…
                                                   ***
   DOMUZUN KUYRUĞU: Evet, domuzun kuyruğu mengeneye konulmakla düzelir mi?… Buyurun işte… Bu bilgi “AB geldi ve Güney Kıbrıs’ı bir tamam yoluna koydu” diyenlere gitsin…
   Eski Rum Başsavcısı Kostas Kleridis’in Kıbrıs Araştırmaları Merkezi’nde Elen Kültür Enstitüsü tarafından düzenlenen “Kıbrıs’ta Kurumlar ve Değerler” başlıklı etkinlikte yaptığı sunumdan:
   “Yönetimimizin yüksek devlet görevlileri ucu kendilerine dokunan ihbarların çoğunu yok ediyorlar… Buna rağmen 2013 – 2018 yılları arasında toplam 120 vergi kaçakçılığı, rüşvet ve yolsuzluk dosyası soruşturuldu… Soruşturulanlar içerisinde suçlu bulunup mahkûm olanlardan 37’si vergi kaçırma, altın pasaportlardan rüşvet alma, yolsuzluklar ve ihalelerden pay almakla ilgilidirler…  12 dosyada adı geçenler arasında milletvekilleri, merkez bankası yöneticileri, belediye başkanları, belediye meclis üyeleri, eski belediye başkanları, sorumlu devlet doktorları, devlet üniversitelerinin yüksek dereceli akademisyenleri ve altın pasaport prosedüründe imza yetkisi olan üst düzey bürokratlar ile Türk malları vasiliğinde yöneticilik yapan tapu memurları vardır…”
                                                                             ***
   KUTLU ADALI VE “DAĞARCIK”: Merhum eşi Kutlu Adalı’nın  “Dağarcık” adlı ünlü dönem eserinin yeniden basılacağını eşi İlkay Adalı’dan memnuniyetle öğrendim… Türk – Rum ortaklık cumhuriyetindeki  Türk köylerinin durumunu net ve ayrıntılı biçimde ortaya koyan önemli ve ayrıntılı bir dönem araştırmanın ürünüdür bu kitap… 1960’lı yılların başı… Kutlu Adalı, Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürü idi o dönemde… Denktaş’ın talimatıyla ve bir heyetle birlikte ada genelindeki Türk köylerini adım adım günlerce gezen Kutlu Adalı, bu köylerde gözlemlediklerini ayrıntılı bir rapor halinde Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş’a sunmuş ve arkasından da Denktaş’tan aldığı izinle o tarihi raporun pek çok bölümünü “Dağarcık” başlığı altındaki kitabında toplayarak basmıştı…
   Kitaplığımda çok yıpranmış bir nüshası bulunan kitap, Rum otoritesindeki ortaklık Cumhuriyeti’nin Türk köylerine ve köylülerine reva gördüğü ayrımcı siyaseti belgeleri, örnekleri ve kanıtlarıyla ve çok kolay okunur bir dille sunmaktadır… Kitabı okuyanlar Türk köylerini susuz, elektriksiz yolsuz ve köylülerini de çaresiz bırakan Rum ırkçılığının örnekleriyle yüzleştikçe daha o günlerden Rumlar tarafından bizden çalınmış olan ortaklık cumhuriyetinin neden yürütülemediği bağlamında kesin görüş sahibi olurlar… 
                                                            ***
   SİNEMALARDAKİ TOPLULUK DUYGUSU: Tom Cruise’un; “Beyazperde için filmler yapıyorum, çünkü insanların sinemalarda yaşadığı o topluluk duygusunu seviyorum” şeklindeki güncel vurgusundan etkilendim ve şimdi tarih olan Kıbrıs Türk halkının o eski sinema kültürünü anımsadım… Gündüzleri kapalı salonlarda, geceleri açık hava sinemalarında yıllar boyu yaşadığımız o harika topluluk duygusu ve o duygudan kaynaklanan sonuçlar ve değerler nasıl unutulabilir ki?… Sinemalarımızdaki topluluk duygusu yıllar boyu toplumsal yaşam biçimine dönüşmüştü, bu bizim tarihi gerçeğimiz… Bu konuda yığınla araştırmacı yazı, röportaj ve kitap yazıldı… Benim yüzlerce yazımın yanı sıra 3 de mevcudu tükenen kitabım oluştu mesela bu bağlamda: “Kıbrıs Türk Toplumunda Sinema Olayı”, “Sinema Albenisi” ve “Kıbrıs’ın Orta Yeri Sinema.”
   Ne mutlu bizim nesle ki, köhne sinemalardaki o ilhamlar da yaratan “topluluk duygusu” nu yıllar boyu birebir yaşadık…
   

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   ŞU HAVA KORİDORU MESELESİ: Türkiye’yi sömürücü bir ülke olarak kötülemek için uydurulan şehir efsanelerinden biri de hava koridorundan geçen uçaklardan KKTC’nin alması gereken uçuş bedellerini TC’nin gasp ettiğine dairdir…

   “KKTC’nin hava koridoru mu var?” diye sordum kıdemli bir hava kontrolörüne… “Olsaydı ne güzel olurdu!.. Bu turistik ve stratejik bölgede vallahi  paraya para demezdik!..” dedi bana…

   Ondan net biçimde öğrendiğim kadarıyla  “hava koridoru” adlı altın yumurtlayan bir tavuğumuz ‘maalesef yok…  Kıbrıs üzerinde uçan uçaklar resmi olarak sözde Kıbrıs Cumhuriyeti hava koridorunu kullanırlar ve bir “maalesef” daha ki, bunun bedelini de Rum’a çatır çatır öderler…

   Sonuç olarak bu bağlamdaki parasal hakkımızı asıl gasp eden Rum Yönetimidir…  Tıpkı diğer haklarımızı gasp ettiği gibi!..

   Gerçek teknik durum şu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin hava koridoru Kıbrıs adasının güneyine kadar uzanır… Kıbrıs’a gelecek veya üzerinden geçecek olan uçaklar mecburen Türkiye’nin bu  hava sahasından geçer ve ödemesini de  Türkiye Cumhuriyeti’ne yapar tabii ki….

   Uluslararası havacılık Kıbrıs’ta hava koridoru olarak Rum Yönetimi’ni tanır. Türkiye ile KKTC arasında gidip gelen uçaklar ise uluslararası alanda resmen tanınmış olan Kıbrıs Cumhuriyeti hava koridorunun altında uçarlar. Bu uçaklar Türkiye Cumhuriyeti hava koridoruna gelince yükselirler ve geçişlerini bu hava koridorunda yaparlar… Diğer bir deyişle, Türkiye üzerinden adaya gelen uçaklar Kıbrıs Cumhuriyeti hava koridoru sınırında alçalır ve koridor altı uçuşla iniş yaparlar…

                                                           ***

   AÇIKLANMAYA MUHTAÇ DURUM: “Dövizdeki dalgalanmalara karşı halkın alım gücünü korumak” amaçlı kararlar arasında siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları tarafından düzenlenen piyango ve balo biletlerinin KDV’lerinin sıfırlanması da var…

   Eğer aklımızla alay edilme niyeti yoksa böylesi bir kararın neden alındığının akılcı açıklamasının mutlaka yapılması gerekir… Halk KDV’siz piyango ve balo biletlerini alarak döviz darbeleri karşısında rahatlayacak mı?.. Yoksa devletin hazinesini bu gelirden yoksun bırakarak siyasi partilere, sendikalara ve derneklere popülist bir jestte bulunma fırsatı mı yakalandı?..

   KDV indirimleri elzem gıda ve tüketim maddeleri için gerekli… Devlet hazinesinin kayıpları da elzem olmayan lüks maddelerde yapılacak KDV ayarlamalarıyla telafi edilmeli…

                                                                    ***

   RUH SAĞLIĞIMIZ TEHLİKEDE: Uzman psikiyatristlere göre, KKTC’de ruhsal hastalıklarda yüzde 30’luk artış var… “Toplumdaki şaşırtıcı anormalliklerin, suçların ve olayların nedenlerini arayanlar bu açıklamalara odaklansınlar” derim ben…

   Bedenimiz gibi ruhumuzun da bağışıklığa ihtiyacı var… Ama ruhsal bağışıklığımız adına maalesef fazla bir şey yapılmıyor… Tam tersine ruhlarımızı hırpalayan olayların trajik seyri paylaya patlaya sürmekte ve her geçen gün daha da yoğunlaşmaktadır…

   Yüzlerce çocuğumuzun psikolojik destek almakta olduğuna ilişkin bilgiler ise bize soğuk terler döktürecek nitelikte… Sadece günümüz değil, geleceğimiz de risk altında…

                                                                  ***

   İHMAL EDİLEN O YASA: Milli değerleri istismar edenleri mahkemeye sevk edecek bir yasa vardır: “Bazı isim ve deyimlerin kullanılmasını kısıtlayan yasa / 39 / 1975” Da, bu yasayı uygulatacak iradeyi bir türlü göremiyoruz… Sanki o yasa iş ola ve şaka olsun diye bu ülkenin Meclisinden geçirilmişti!..

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   BİR DE SİVİL İTAATSİZLİLİK BAŞLADI: Soranlar var: Eğitimi durduran, sınavları yapmayan, karne vermeyen öğretmenlerin grevine hükümet neden yasak koymuyor?.. Son bazı grevlere ve özellikle EL SEN grevine hükümet yasak koymuştu da ne oldu?.. Bu kez “sivil itaatsizlik” deyip eylemlerini ve hatta sabotajlarını sürdürmediler mi?.. İtaatsizlik maalesef bazı sendikalara egemen olmaya başlayan yeni trend… Otorite yetersizliği bunun esas nedeni olmalı…
   Sahi ama; ne oldu o kanıt ve belgeleriyle birlikte saptanan elektrik sabotajcıları?.. “Sendikacıdırlar” diye affa mı mazhar oldular?.. Ya eylemlerinin vazgeçilmez gereği olarak ille de Meclis kapısı kıran kahramanlardan (!) kamu malına zarar vermekten dolayı tek kuruşluk tazminat mı alınıyor?.. Kırılan her Meclis kapısı halkın vergileriyle oluşan KKTC bütçesine en az 15 bin TL’ye mal oluyor…
   Sağduyunun görüşü şu noktaya kaymaktadır ki, AB kriterlerine uyarlanmak üzere sendikal yasalara da artık el atılmasının zamanı gelmiştir… Sendikacılar popülist siyasetin yıllar boyu kendilerine verdiği yetkileri ve hakları çok yıpratıcı biçimde kullanma sürecine girdiler… Büyük çoğunluğumuzun beklenti ve düşüncesi: AB kriterlerine uygun sendikacılık artık bize gereken ve yakışandır…
   ***
   GEL DE EVLEN: Hiper enflasyonun sarmalına fena halde almadığı ne kaldı ki?.. Genç bir meslektaşımızın araştırma ürünü haberidir ki; evlenebilmek de artık ateş pahası… Havaların ısınmasıyla birlikte düğünlerin mevsimi de gelip çatmıştır… Gelin görün ki, genç çiftlerin yalnızca donanımlı ve ikramlı bir düğün salonu kiralamak için 245 bin TL’ye ihtiyacı var… Ayrıca, en ekonomik gelinlik 15 bin TL iken damatlık giysi en az 10 bin TL… Gelinin saçını ve makyajını kuaförde yaptırmak gerek… Bunun bedeli en az 2 bin TL… Damadın düğün öncesi bakımının bedeli en az 700 TL…
   Evlenebilmek için yalnız düğüne yapılan bu kadar masraftan sonra boşanmalardaki rekorumuzu anlayabilen varsa lütfen beri gelsin!..
   ***
   SERİ KATİLİMİZ CAN ALMAKTA VE KAN DÖKMEKTE BERDEVAM: Ölümcül trafik kazaları dehşetengiz bir süreçte berdevamdır… Trafik kurallarına hiç eksiksiz uymak, uymayanlara karşı caydırıcı yasaları yürürlüğe koymak, bu cana ve kana doyumsuz seri katile karşı direnebilmemizin acil ve kaçınılmaz yöntemleridir… Bunca kaybımıza ve dur durak bilmeyen yoğun uyarılarımıza kaşın tamir ve düzenlemeleri, aydınlatılmaları ihmal edilen, bu yüzden de sık sık kan göllerine dönüşen yolların çok iyi bilinen güvensizliği ancak bu şekilde kendi çabamızla asgariye çekilebilir…
   Giden canlara Allah’tan rahmet dilerim ve “artık yeter olsun” derim… İçinde, otorite, kural ve yasa tanımayan sürücü teröristlerin de kol gezdiği bu kaotik trafik ortamında herkes kendi güvenliğini özel duyarlılığı ve dikkatiyle sağlamak yükümlülüğündedir… Ben bu satırları yazdığım sırada kaotik trafiğin karmaşası içinde bakalım daha neler olup bitmektedir… Kaygılarımız hep ayaktadır…
    ***
   SU FATURALARI DEHŞET: Başkent Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’nın ve Belediye Meclis üyelerinin yaygınlaşan yakınmalarla ilgilenmeleri gerekir… Lefkoşa Türk Belediyesi faturaları milleti hop kaldırtıp hop oturtuyor.. Öfke ve tepki büyüyor… Su kullanımı kısıtlı minik ailelerin faturalarına bile onlarca ton su kullanıldığına dair rakamlar yazılıyor… Zaten suya okkalı zam yapılmıştır… Bir de bu şaşırtıcı şok faturalar kabul edilemez nitelikte… Bu soruna ciddiyetle eğilmek ve çözüm bulmak gerek… Ya su sayaçlarında bir sorun var, ya da sayaçları okuyanlarda… Ya da anlaşılmaz bir kasıt ve boş vermişlik var…
   Faturalardaki anomalileri teftiş edecek bir denetim mekanizması yok mu?.. Bu konuyu Belediye Meclisi’ne götürecek bir belediye meclis üyesi de mi yok?.. Ki onlar halkın belediyedeki temsilcileridirler..
   Faturayı kabartan diğer maddeler sayaçların bakım ücreti ve temizlik bedeli… Yahu arkadaş;  “sayaç” dediğinin bakımı ve servisi mi olur?.. Yoksa faturayı yazmak için sayaca bakanın maaşı da mı tüketiciye yüklendi?..
   Ya o yüzlerce liralık temizlik ücretine ne demeli?.. İnsanlar “Ben kendi evimin temizliği için bile bu kadar harcama yapmam” deme noktasına getirildi…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   ACİL İLETİŞİMDE YENİ AŞAMA: Dijital iletişimde gerçekleştirilen yeni hamlenin tetiklenmesine geçen haftanın önemli basın toplantısında tanıklık ettik… Anlık mesajlaşma uygulamaları Bip’e acil durum butonları yerleştirerek acil vaka iletişimlerinde de anlık mesajlaşma aşamasına imza atan Kuzey Kıbrıs Turkcell’e teşekkürler ve tebrikler… Kaderimizle baş başa yapayalnız durumda olsak da, doğal afet, kaza ya da herhangi bir felaket anımızda acil sağlık servisinin, polisin, itfaiyenin, sivil savunmasının numarası neydi diye panik içinde bocalama ve düşünme yoktur artık… Tek dokunuşla ihtiyacımız olan yardım ve destek ekiplerine artık ulaşabilecek ve bu hızlı iletişim sayesinde talihsizliklerimizi o zor anlarımızda daha etkin biçimde göğüsleyebileceğiz… İnternetin ve telefonun çekmediği durumlara da çözüm getirildi… Bip ile Bluetooth bağlantısı sayesinde destek, yardım ve kurtarma ekiplerine konum gönderilebilecek… Bu aşamayı çağdaş düzeyde yaşayabilmek için akıllı bir telefonumuz olması yeter…
                                      ***
   ÇÜRÜTÜLMEKTE OLAN SALHANE: Et, önemi tartışılmaz bir gıda… Yetişmekte olan neslin de, her yaştaki insanın da protein kaynağı…
   Ne ki, fiyatı gittikçe artmakta olan et ve et ürünleri, büyük bir çoğunluğumuz için artık yanaşılamaz oluyor… Dar gelirli birçok eve etin girmediği acı sosyal gerçeklerimizden biridir… Görmezlikten gelinemez…
   Ama besbelli bugünün ekonomik koşullarında hâlâ et alabilenlerin varlığı et sektöründekilerin tatlı kazancının sürdürülmesine yeterlidir… Ki, çok pahalı et düzeni halk çoğunluğunun isyanına karşın sürdürülebiliyor…
   Hem sağlıklı ve hem de daha ucuz et sunumunu gerçekleştirecek olan AB standartlarında inşa edilmiş, üstelik “et kombinası” görevini de yapacak donanımdaki o modern salhane Lefkoşa’nın unutulmuş bir köşesinde atıl durumda ve çürüme sürecinde…
   Herhalde o modern salhanenin atıl durumda kalması et sektörünün kazançlılarını memnun eden bir durum!… Etin fiyatını aşağıya çekecek bir salhane kurumsallaşmasına ne gerek var efendim?!..  
   Yıllardır devreye konulamayan yaşamsal bir tesis… Üstelik de o salhane orada yok sayılırcasına hiçbir belediye başkan adayının da, seçilmiş olanların da manifestosunda ve programında yer alamaz oldu…
   Biz nasıl bir düzende yaşatılmaktayız böyle?..
                                                                                 ***
    OSMAN BALIKÇIOĞLU’NUN KIRGINLIĞI: Osman Balıkçıoğlu sahneye vedasını hüzünlü gerekçeleriyle birlikte sosyal medyada açıklarken bizi de hüzünlendirdi… Bakınız dostumuzun yazdıklarına:
   “Tam elli yıldır Londra’da tiyatro yapıyorum. Tiyatro oyunu yazmak, sahnede olmak bana keyif veriyor. Ancak Londra’da tiyatro salonuna izleyici getirmek anamdan emdiğim sütü burnumdan getiriyor. İnsanları tiyatro salonuna getirmek, onları düşündürüp eğlendirmek için çok uğraş vermem gerekiyor. Elbette ayrıcalıklı insanlar, tiyatroyu seven ve her zaman oyunlarımıza seve seve gelen değerbilir kardeşlerimiz de vardır. Ama çoğunluk, üç – beş kuruş verip bilet alırken size dünyaları bağışlıyorlar havasına giriyorlar. Bu yüzden artık bu tür etkinliklere son verme kararı aldım. Karşıma çıkan zorluklar, insanlara kendimi anlatmak için yaşadığım utançlar, aldığım keyiften çok ağır basıyor. Bu geçen elli yıl boyunca binlerce insana, özellikle de yaşamı boyunca hiçbir tiyatroya gitmemiş insanlara tiyatromuzu sevdirmeye çalıştım ve bunda da oldukça başarılı oldum. Ancak bu insanların sayısı her geçen yıl biraz daha azalıyor. Artık arkadan gelenleri tiyatroya getirmek, onlara tiyatroyu sevdirmek kolay değildir. Çok yoruldum, gururum çok yaralar aldı. Bundan sonra benim yeniden sahneye çıkmam için, birilerinin gereken hazırlıkları yapması, biletleri satması gerekiyor. Ancak bana yalnızca oyun yazması, yönetmesi ve oynaması kalırsa tekrar sahneye çıkmayı düşünebilirim. Bu da olmayacağına göre, 79 yaşında istemeyerek sevdiğim meslekten emekli oluyorum. Bundan sonra kimse merak etmesin. Kendilerini arayıp bilet almaları için ricacı olmayacağım. Selamlar, sevgiler, saygılar.”
   Gelişimini tamamlayamamış toplumlarda sanatın ve sanatçının kaderi bu… Maalesef!.. Bu kader özveriyle algılanamazsa, sanat da, sanatçı da olmaz böylesi toplumlarda… Emeklerine şükran Balıkçıoğlu kardeşim… Ama “her şeye rağmen yola devam” diyorum sana buradan… Sen değil misin “sahnede ölmek isterim” diyen.
   

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   SİYASET TEDAVİ EDİCİDİR: Kıdemli bir kamu görevlisi okurumdan gelen mektuptur… Paylaşmayı gerekli gördüm:
   “Bazıları için siyaset ilaç gibidir, tedavi edicidir… Öylesine tedavi edicidir ki, ‘çalışması risklidir’ gerekçesiyle devlet hizmetinden malul emekli olanları bile dipdiri ayağa kaldırıyor, sapasağlam ediyor… Örnek mi?.. İşte Devrim Barçın olayı…  Kendisi Mahkemelerde tebliğ icra memuru olarak göreve başladı. İki seneye yakın bu görevde işledikten sonra ‘profesyonel sendikacı’ adı altında memuriyeti bıraktı, ama maaşı bırakmadı.… Allah şifasını versin ‘Al amiloidoz’ diye bir hastalığa yakalandığını duyurmadığı kalmadı pandemi dönemindeki tedavisi sırasında… Evde tedavide olduğu dönemlerde mahkemelerde çalışmadan terfi alıp içtihat yayım memuru oldu. Birkaç fakülte, master ve saire derken 2021’de bir baktık ki devlet hizmetinden, yani kamu hizmetlerinden malul emekli oldu çalışamaz durumdaymış diye… Oysa yorucu sendikacılıkta malul falan değil oldukça faaldi… Malulen emekli olmasından sonra onu yine Meclisimizin en faal milletvekili olarak malul olduğu kamu hizmetinin siyaset sahnesinde izlemeye başladık. Şimdi de yorucu bir çalışmayı gerektiren parti ilçe başkanlığında görüyoruz onu…
   Siyasetin iyileştirici ve tedavi edici özelliklerini yansıtan en iyi örneklerinden biri kamu hizmetinden malulen emekli bu çok faal milletvekilimizdir… Malulen emekli olduğu kamu görevini tüm enerjisiyle siyasette sürdürebiliyor… Gönülden tebrikler.”
                                                            ***
   KRONİK KONU: Okullarımızdaki harabiyeti irdelemek güncelimiz… Bütçenin birinci sırasında yüzde 85 oranındaki maaşlar var… Eğitim 25’nci sırada minicik bir oranla… Eğitimin ıslahı için maaşlardan sembolik kesinti önerilir… Vay sen misin öneren!… Ülke kalkıp oturur!…
   İşte mutlaka yüzleşilmesi gereken 1974’ten beri var olan ama gelip giden hiçbir hükümetin dokunamadığı bu kronik konu…
                                                                      ***
    ŞÜKRETMEK: 26 yaşında yakalandığı ağır Parkinson hastalığıyla 60’lı yaşlarına dek gelebilen “Geleceğe Dönüş” klasik üçlüsünün ünlü oyuncusu Amerikalı aktör Michael J. Fox’un dediğine kulak verelim: “Kendime üzülecek zamanım yok… Halime şükrediyorum… Eğer şükredecek bir şeyiniz olmadığını düşünüyorsanız, aramaya devam edin.”
   Michael J. Fox şükretmenin giderek daha da unutulduğu günümüzdeki bu vurgusunu hakkında yayınlanan ve büyük ilgi toplayan biyografik kitabının tanıtım etkinliğinde yaptı…
                                                         ***
   “EYVAH” MI DESEK, YOKSA SEVİNSEK Mİ?: Bir enerji kaynağı olarak petrolün yerini alacak çeşitli alternatifler bilim dünyası tarafından gündeme getirilirken bunlara bir yenisi daha eklendi… Avustralyalı bilim insanları, havada bulunan hidrojenden elektrik üretebilen enzim buldular… Ajans haberlerine göre, Melbourne’deki Monash Üniversitesindeki bilim insanlarının yaptığı araştırma, “Huc” olarak adlandırılan enzimin, havadaki hidrojen moleküllerini elektrik enerjisine dönüştürebildiğini ortaya koydu.
   Araştırmacılardan Rhys Grinter, yaptığı açıklamada, “Huc” enziminin laboratuvar ortamında izole edilerek elektrik devresine yerleştirildiğinde elektrik üretilebileceğini keşfettiklerini söyledi.
   Peki, enerji bu buluş sayesinde ucuzlarsa insanların yaşam kaynağı olan su ve hava için birtakım riskler oluşur mu?..
   Hidrojeni de yaşam kaynağımız doğadan alıp tüketirlerse kim bilir doğa dengeleri ne hale gelir…
   ABD Cumhurbaşkanlarından George Bush, Arabaların benzin deposuna doldurulan su ile çalıştırılabileceğini ilk açıklayan olmuştu… Onun kastettiği de sudaki hidrojen idi… Ne var ki, enerjiyi tekellerinde tutan güçler Bush’un bu açıklamasını gündemden düşürmeyi öyle bir başarmışlardı ki…
                                                                     ***
   MAYMUNLAR CEHENNEMİ: Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki 6 aylık nöbetlerini tamamlayan iki Amerikalı, bir Japon ve bir Rus astronotu taşıyan kapsül geçen hafta Dünya’ya döndü. Haberi izlerken “Maymunlar Cehennemi” filmini anımsadım… O filmde uzun ve yalnız uzay nöbetinden dönen astronotlar nükleer savaş geçiren ve medeniyetleri tümden yok olan bir dünyaya inmişlerdi… Dünya ilk çağlarındaki atmosferine bürünmüş ve insan ırkından hayatta kalabilen ilkelleşmiş topluluklar kendilerinden daha akıllı ve daha gelişmiş ırkçı maymunların kölesine dönüşmüşlerdir…
   Eminim uzun süre uzayda kalıp dünyaya dönüşe geçen astronotla bir “Maymunlar Cehennemi” sendromunu mutlaka yaşarlar… Çünkü insanların yıkıcı eğilimleri dünyanın en büyük tehdidi olma durumuna çoktan gelmiştir… Doğal felaketleri ardı ardına sıralamakta olan iklim değişiklikleri, nükleer savaşa gerek olmadan da gezegenimizin mahvedilebileceğinin trajik göstergesidir… Allah oldukça hırpalanan gezegenimizi insanların şerrinden  korusun!..     

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   HADİ CANIM SİZ DE: Kıbrıs Türk halkının canına okuyan 4 Mart 1964 tarih ve 186 numaralı o meşum BM Güvenlik Konseyi kararının 59’ncu yıl dönümünde, işte bu yıl dönümünü vesile sayarak Türkleri kendilerinden çalınan devletteki görevlerine dönmemekle  suçlayanlar var hâlâ… Görevleri başında kalanların ve görevlerine geri dönenlerin trajik akıbetleri bilindiği halde… Ortaklık devletinin soykırımcı Makarios Rejimi’ne hunharca armağan edildiğinin ve Akritas Planı’nın onaylandığının  beratı olan 186 numaralı karara rağmen… Bu kararın geçtiği gün Kanlı Noel ve Limasol saldırılarındaki çetelerini ve silah donanımlarını takviye eden Rumların, Baf Türklerine saldırmaya hazırlanırken, tam da o 4 Mart 1964 günü, Templos (Zeytinlik) ve Kazafana (Ozanköy) Türklerinin üzerinden silindir gibi geçerek Baf operasyonunun antrenmanını yaptıkları gerçeğine rağmen…
   Lanet olası Rum soykırım marifetlerini sayayım mı daha?.. Hadi canım siz de, saçmalamayın artık!..   

***
   GÖNÜL KONUKLARIMIZIN BARINMA SORUNU: Asrın felaketi o dehşet depremler nedeniyle evlerini, işlerini, geleceklerini ve umutlarını yitiren yüzlerce felaketzede aile gönül konuklarımız olarak KKTC’ye geliyor… Onların sayısıyla ilgili olarak açıklanan son resmi tutanak 3500 dolayındadır.. Ki hiçbir yardım katkısına muhtaç olmadan gelip burada güvenli köşesine çekilenlerin sayısı buna dahil değildir…
   Çözülmesi gereken sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarının yanında bu acılı insanların barınma sorunu da önümüzdeki günlerde gündemimizi oldukça meşgul edeceğe benzer… Mesken darlığımızın daha da büyümesi, halkın bütününü ilgilendiren ciddi bir mesele…
   Deprem bölgeleri için üretilmekte olan konteynerlerin bir bölümünün de gündeme gelmekte olan bu göçmen barınma sorununun çözümü adına tahsis edilmesi, akla gelen ilk çaredir… İlgililer bilmem bu konuda ne düşünür…
   ***
   KOOP DURUMLARI: Yakıcı fiyatları nedeniyle Kooperatif ürünlerinin yanına artık yaklaşılamazken, Koop – Sen’i de çileden çıkartan istihdamlar yapılıyor… Kooperatif ürünlerine biteviye gelen zamlar bu istihdamları karşılamak içinse vazgeçilsin diyorum… Çünkü halk çok öfkeli… Kooperatiflerin varlık nedeni iş bulma kurumu olmak değil, ürünleri ve hizmetleri ucuzlatmaktır… Başta navlun ve gümrük çeşitli masrafla çarşımıza gelen ithal süt ve süt ürünleri yerel süt ve süt ürünlerinden çok daha ucuz… Olacak şey mi bu?.. Yıllar öncesinin beslenme geleneğine dönüş yapan Kıbrıs Türk tüketicisi yeniden teneke kutu içindeki yoğunlaştırılmış şekerli ya da şekersiz süte rağbet etmeye başladı.. Çaya ya da kahveye teneke kutudan aktarılan birkaç çay kaşığı sütle olayı çözmek güncelleşiyor… Muhallebisini ve keklerini bile bu sütlerle yapan aileler gözlenir oldu…
   ***
   SOYGUN DÜZENİ: Yüksek enflasyon fırsatçıların elinde tam bir soygun aracına dönüştü.. Elit bile olamayan soygunlar… Canımızı çok yakıyor… Vahşi soygunlar dönemi…
   Nereden de aklıma geldi şimdi?… Eski Başbakan Faiz Sucuoğlu ödemelerde kredi kartı zorunluluğu getirileceğini açıklamıştı… Bu da unutuldu… Unutulmasa ve uygulansa vergi kaçakçılığının büyük ölçüde önüne geçilecek ve kayıt dışı ekonominin boyutları da daralacak… Ama nerede!..
   Ha, Sucuoğlu Başbakanlığa geldiğinde “ilk işim çarşıya ve marketlere inip denetlemek olacak” da demişti… O konuda da bizden aynı nida: Ama nerede!..
   Ne demişti rahmetli Barış Manço?..  “Ali yazar, veli bozar…”
   ***
   GECEYARISI EKSPRESİ GÜNEY KIBRIS: Rum Merkezi Cezaevi’ndeki aşırı doluluk oranı ciddi sorun oldu… Asayiş de sağlanamıyor, gardiyanlar azılı mahkûmlarla başa çıkamıyor, azılı mahkûmlar birbirlerini biçmekte… Mahkûmlar arası şiddet ve hatta cinayetler gündem oluşturuyor… Cezaevi şartları AB standartlarının çok altında, isyan da çıkabilir!… Yerleştirilemeyen mahkûmlar polis korumasına alınıyorlar… Hiçbir AB ülkesinde görülmeyen bir durum…
   Tehlikeli cezaevi izdihamını gidermek adına Nikos Hristodulidis seçilmesinin şerefine bir af ilan etmeyi düşünmez mi acaba?!.. Bizden söylemesi:  Oranın gazını almak gerek, yoksa büyük patlama olacak…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   SUYUN PAHASI: Kışın ortasında suya hem belediyelerin ve hem de içme suyu firmalarının yaptığı okkalı zam yaz mevsiminde suyun fiyatının daha da katlanacağının işaretidir… Bir örnek: Daha ucuz su noktaları olarak bilinen su istasyonları bile zam yaparken kantarın topuzunu kaçırdılar… Açık su istasyonlarında bidonlarını götürenlere 2.50 liradan satılan 5 litre içme suyunun fiyatının keyfi kararla 5 TL’ye çıkarılması ne demektir Allah aşkına? Yoksul halka karşı hem hadsizlik ve hem de acımasızlıktır… Temel maddelere, hele Allah’ın suyuna yüzde yüzlük zam, dünyanın hiçbir ülkesinde şıp diye göze alınabilecek bir uygulama değildir…
   Geçitköy Barajı’ndaki Anadolu suyu arıtılmış olarak tonu 3 buçuk TL’ye elektrikle şebekeye pompalanıyor… Kaynağından bu kadar ucuza sağlanan, dahası kuyulardakinden çok daha düşük maliyetle alınan suya bu denli orantısız zam yapılırsa halkın infiali de kaçınılmaz olur…
   Anadolu Türklüğü Geçitköy’deki baraja o suyu Kıbrıs Türklüğünün acımasızca kazıklanması için göndermiyor…
   ***
   UZMAN GÜVENCESİ: AKSA dahil, KKTC’deki çeşitli kurumda yöneticilik görevlerinde bulunmuş olan su mühendisi Recep Dönmez’in aracılığımla vermek istediği bu güvenceye teşekkürler:
   Sayın Tolgay; bir su mühendisi olarak sizi temin ederim ki, musluklarınızdan akan Türkiye suyu, insan sağlığı açısından, RO ile arıtılarak şişelendirilen kuyu sularından çok daha iyidir. Anadolu’dan gelen gerçek bir kaynak suyudur. Ben Ada’da iken musluk suyu içiyordum.
   Burada yapılacak iş, Sağlık Bakanlığı’na bağlı Temel Sağlık Hizmetleri Dairesi’nin, nihai noktalarda sürekli musluk suyu analizleri yapmasıdır… Düzenli bakteriyolojik kontrol şarttır… Suyun güvenle içilebilir kalitede kalması böylece sağlanmış olur…  Bu bağlamda Ada’da tek sorun, apartmanlarda bulunan su depolarının sürekli dezenfekte edilmemesidir…”
   ***
   DEPREM PARANOYASI: Eczanede olası depreme karşı ilk yardım paketleri hazırlatanların oluşturduğu kuyrukla karşılaştım… Eczacı dostuma “Eczacılığımızın altın dönemi” dedim… Onun verdiği yanıt ise şu oldu: “Yok, asıl psikiyatristlerin altın dönemi. Bir de onların kliniklerini görsen!..”
   Bu arada ülkede düdük darlığı başladı… Deprem çantalarına herkes imdat çağrı aygıtı düdüğü de koymaya kalkışınca olacağı budur!..
   Deprem gerçeğiyle yüzleşirken paniğe hiç kapılmadan durum değerlendirmelerimizi bilinçle ve soğukkanlılıkla yapmak ve de önlemlerimizi de buna göre almak gerçeğin ilk kriteridir…
   ***
   ULAŞIMDA ÖNEMLİ HAMLEYE DOĞRU: Kimileri olaya kuşku ile baksa da veriler hava ulaşımında önemli bir hamlenin arifesinde olduğumuzu gösteriyor… Hem uçuş seferlerinde ve hem de fiyatlarda rahatlama sağlayacak olan yeni hava yolu şirketinin 16 Nisan’dan itibaren uçuşlarını sağlayan Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı hem sevap ve hem de oy kazanacak…
   En sonunda ukdesini gerçekleştirmekte olan bir bakan… Arıklı uçuş biletlerine yüklenen ağır vergilerin de altını önemle çizerek bunların giderilmesi gerektiğine parmak basmaktadır… Görev Bakanlar Kurulu’nda…
   Nedir insanlarımızın çektiği bu meydanı boş ve rakipsiz bulmuş uçuş fırsatçılarından?.. En kötüsü, halkımızın uçuşları için Güney Kıbrıs’ın olanaklarından yararlanmak zorunda bırakılması… Eşit, egemen devlet kavramımız da yara almaktadır bu durumda, bu da olayın siyasal boyutu…
   (“İlk Uçuş 16 Nisan’da” başlıklı ayrıntılı haber gazeteniz KIBRIS’ta yayımlandı. Okuyamayanlar için de web sayfamız ellerinin altında.)
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   ÇEK ÇEKEBİLİRSEN: Savulun da geldi Crans Montana yıkımcısı…
   Güney Kıbrıs başkanlık seçiminde beklenen gerçekleşti… Bir Nikos daha… Ve selefi Nikos’tan daha fanatik bir Nikos…
   Nikos Hristodulidis’in ikinci turda yüzde 51,92 oranlı tastamam 204 bin 633 oyla sürpriz olmayan Güney Kıbrıs başkanlığı kalıcı barış ve çözüm adına pek bir şey vaat etmiyor…
   Açıkladığı kırmızı çizgiler Kıbrıs Türkü’ne esenlik ve güvenlik içinde yaşama hakkı tanımaz…
   Tarih konuşuyor: Amiri Nikos’un yanında tüm oyunbozanlığıyla olmasa belki de Crans Montana’da olumlu bir şeyler kotarılabilecekti…
   Crans Montana iz düşümlerinde Hristodulidis figürünün olumlu bir imajı yok… Söylenceler o ki, masaya pozitif tavırda mola veren Nikos Anastasiadis adaşı Nikos’la istişareden sonra negatif tavırlarda dönerdi hep geriye…
   Şimdi işte böylesi bir figürü çekeceğiz orada yıllarca… Çek çekebilirsen!..
   ***
   BİR ANIMSAYALIM: Hoş, şimdiye dek hangi seçilmiş Rum liderinden uzlaşıcı, çözümcü ve barışçı tavır gördük ki şimdi onların tümünün selefi Hristodulidis’ten göreceğiz?..
   “Al birini, çal ötekine” tipler…
   Bir anımsayalım hadi o geçmişte kalanları dönemleriyle birlikte:
   Başpiskopos Makarios (16 Ağustos 1960 – 15 Temmuz 1974) Nikos Sampson (15 Temmuz 1974 – 23 Temmuz 1974) Glafkos Klerides (23 Temmuz 1974 – 7 Aralık 1977) Spiros Kiprianu (3 Ağustos 1977 – 28 Şubat 2003 / 4 dönem üst üste seçildi) Yorgo Vasiliu (28 Şubat 1988 – 28 Şubat 1993) Glafkos Klerides (28 Şubat 1993 – 28 Şubat 2003) Tasos Papadopulos (28 Şubat 2003 – 28 Şubat 2008) Dimitris Hristofyas (28 Şubat 2008 – 28 Şubat 2013) Nikos Anastasiadis 28 Şubat 2013 – 13 Şubat 2023)
   ***
   BEKİR PAŞA SU KEMERLERİ: Hala Sultan Tekkesi olayına ilişkin yazıma değerli emektar bürokratlarımızdan Hilmi Öztemiz de ek bilgilerle katkıda bulunmak istedi… Memnuniyetle…
   Öztemiz’in Güney Kıbrıs’ta kalan Türk kültürel mirasına ilişkin ilginç açıklamalarını takdimimdir:  “Köyüm Mormenekşe’nin hudutları dahilinde olan Hala Sultan Vakfı ile Bekir Paşa Vakfı 6000 dönümlük arazinin sahibiydi… Köyüm Mormenekşe karma bir köydü…1974’te 650 Rum, 252 Türk nüfusa sahipti. Buna karşın arazinin  %80-90’ı Türk toprağı idi.
   Köyün adı, dedem ve nenemden de önce ‘Mormenekşe’ idi. Nenemin İngiliz Koloni İdaresi tarafından verilen kimlik kartında, doğum yeri ‘Mormenekşe’ olarak kayıtlıdır.
   Bekir Paşa su kemerleri, su sıkıntısı çeken Tuzla (eski Larnaka) ve tuz iskelesi olarak kullanılan iskeleye su götürmek üzere Bekir Paşa tarafından yaptırılmıştır… Su, arazinin engebesine göre kâh yer altından, kâh yer üstünden götürüldü.
   Suyu yer altından götürebilmek için kısa mesafelerle sıra kuyular kazıldı… Kuyular yer altından birbirlerine kanallarla bağlanıyordu.. Bu kuyular arasındaki mesafeler, arazinin eğimine göre, 5-6 metreye kadar değişiyordu. Düz bir hatta suyu götürmek gerektiğinden, yer üstünde de, yine arazinin eğimine göre, 1 ile 10-15 metre yüksekliğinde kemerler inşa edilmişti.
   Teknik detayını pek bilmiyorum, ama tevziat mekanizması o kadar mükemmeldi ki, ulaştığı her noktaya gitmesi gereken miktarda su götürüyordu. Suyu Alaniçi – Mormenekşe Tremitros (veya Drimitros) deresinden temin ediyorlardı. Kemerlerin büyük bölümü Bekirpaşa Vakfı arazisi içinde bulunmaktadır.
   Rahmetli gazeteci ve televizyon program yapımcısı Aslan Mengüç’le birlikte buralara tanıtıcı çekimler de yapmıştık. Sanırım arşivlerde durur…”
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   GEREKSİZ ENDİŞELER: Güney Kıbrıs’ın, Derinya’ya inşa edileceği açıklanan sosyal konutlarla ilgili endişeleri varmış… Hiç endişeye gerek yok… Projenin öngördüğü askere mevzi değil, askeri yığınak ise hiç değil… Evsizlere barınak yapılıyor… Ne kadar da insancıl!..
   ***
   AB ÜLKESİ GÖRSÜN GÖZLER: Güney Kıbrıs’ta 2022 yılında karşılıksız çeklerde yüzde 62’lik artış meydana geldi. Bir AB ülkesine hiç de yakışmaz…
   Ve devam diğer yakışık kaçmayanlara: Güney Kıbrıs’ta 2022 yılının Ekim ayına kadar 2 bin 665 aile içi şiddet vakası yaşandı… Her ay 270 dolayında kadına şiddet… Vay be!.. Vakalar da doludizgin sürmektedir ha… Doğrusu bu da yakışmadı AB üyesine!..
   Ve yine devam… Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, kamuoyunda “altın pasaport” diye anılan yatırım karşılığı pasaport uygulaması çerçevesinde pasaport alan istismarcıların marifetleri say say bitmez… Mesela bunların bazıları, kendi ülkelerinde işledikleri suçları gizlemek için Rum tarafında isim değiştirerek çifte isim ve çifte pasaportla AB içinde serbestçe dolaşabilme şansını yakaladılar… Ne kadar kıyak!.. Suça ve suçluya serbest dolaşım hakkı!..
   AB içinde patlayan yeni mali skandalda da oynadı rolünü şu Güney Kıbrıs… Hiç geri kalır mı?!.. Kripto para borsası yöneticilerine yönelik “kara para” operasyonunun Güney Kıbrıs ayağında da tutuklamalar yapıldı…
   Devam mı?.. Devam: AB çevre organları yabani kuşların zehirlenerek öldürülmesinden sorumlu tuttuğu Güney Kıbrıs’a on binlerce Euro’luk ceza kesti… Kuş cehennemi mi Güney Kıbrıs?..
   Yine devam… Tarafların ikisi de sağcı, ikisi de Grivasçı, ikisi de milliyetçi; ama Grivas’ı anma törenini kan gölüne, savaş alanına dönüştürdüler… Ne denir buna?.. Şiddetin şeytanı Grivas’ı şiddet ritüeli ile anmak!..
   Son tahlilde sözün özü:  AB üyesi görsün gözler!..
   ***
   KAÇIRILMAYAN FIRSAT: Rum gazeteci – yazar Makarios Druşotis de “Mafya Devleti” başlığı altında Güney Kıbrıs’ın bu facia durumlarını kitap formatında sunabilme fırsatını yakaladı işte… Gerçekçi bir yazar için hiç de kaçırılmayacak fırsat doğrusu… Böylesi bir kitap için Güney Kıbrıs biçilmiş kaftan… Helal olsun biçilmiş kaftanı kitap malzemesi olarak kullanan adama…
   ***
   GREV FIRTINASI GÜNEY KIBRIS’A DA ULAŞTI: AB ülkelerini sarmalına alan ve şiddetin de bulaştığı grev fırtınaları Güney Kıbrıs’a da ulaştı… Büyümekte plan ekonomik krizin getirdiği sonuçlar… Rum Çalışma Bakanlığı ile sendikalar arasında Eşel Mobil konusunda uzlaşıya varılamaması nedeniyle geçen perşembe  12.00 -15.00 saatleri arasında yapılan genel ihtar grevi yaşamın akışını oldukça etkiledi..
   Kreş, anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve teknik liselerin kapandığı grevde toplu taşımacılık durduruldu, 22 uçak seferi yapılamadı… Baf ve Larnaka havaalanları ile limanlarda güvenlik personeli devreye girdi…
   Daha büyük grev dalgalarının eşikte olduğunun belirtileri duyumsanıyor… Grevlere şiddetin bulaşması olasılığına karşı Rum Yönetimi’nin tedbirler almakta olduğunun haberleri de var gündemde…
   ***
   AH ŞU BİZİM KAYIT DIŞI EKONOMİ: KKTC’de enflasyondan da kötü bir şey var, o da kayıt dışı ekonomi… Gün gelir enflasyonu yeneriz, ama şu kayıt dışı ekonomiyle başa çıkabilmemiz gerçekten zor… Büyüklü küçüklü Vergi kaçırmak iliklerimize işlemiş bir kez…

   Bakınız işte yine o gelenek bozulmadı. Alişan Şan da kayıt dışı ekonominin yüzde 50 dolayında olduğunu açıkladı. Göreve gelen her maliye bakanımız bu açıklamayı mutlaka yapar, ama ekonomimiz yine de kayıt altına alınamaz…
   Bu bağlamdaki kara delik büyüdükçe büyür… Çok iyi bilinen ve hakkında çok da yakınılan bir ekonomik dert işte, bize özgü…
   ***
   UKRAYNA DURUMLARI: ABD’li senatörler heyeti de Kiev’i ziyaret ederek gaz verdi… Dramatik olay şu ki, boyuna gaz verenler, boyuna mali ve askeri yardım gönderenler değildir ölenler oralarda… Ukraynalılardır… Cehenneme dönüşen ülkelerini boyuna terk edenler de Ukraynalılar… Hiç kimse onlar için ölmez, ama ölmeleri için bol keseden destek verirler işte…
   Ukrayna, kanla beslenen silah tüccarlarının şölen alanına dönüştü… Bu kanlı şölenin devamı için ellerinden geleni hiç eksiksiz yapar bu ölüm tüccarları…
   ***
   GÜZEL TÜRKÇEMİZ: Yapılan ankette gençlerin en sevdiği bilim inanlarından biri olduğu saptanan Prof. Dr. İlber Ortaylı’dan o gençlere net ve öz tavsiye: “8 tane sesli harfle konuşulan Türkçe’de telaffuzunuza dikkat edin.”
   İlber Ortaylı Hoca’nın bu tavsiyesi elbette ki KKTC’deki gençleri de kapsar…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   HELEN YÖNETİMİNDE TÜRK OLMAK: TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 99’ncu yıl dönümü nedeniyle yayınladığı mesajda Batı Trakya Türklerinin dramına da değindi.. Başkan Erdoğan, “Yunanistan tarafından Türk azınlığın hakları başta olmak üzere Antlaşma’da kayıtlı şartlar yok sayılmakta veya bilinçli bir şekilde aşındırılmaktadır” dedi…
   İmza attığı ahitlere uymamak Yunan ve Rum fıtratının gereğidir… Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Türklerin kurucu ortaklığına da imza attılar, ama aradan 3 yıl geçmeden Cumhuriyetten kovdukları Türklere soykırım uyguladılar… Uluslararası ahitlerin Türklerle ilgili bölümlerinin çiğnenmesine de dünya hep seyirci kalmaktadır…
   Olayın asıl vurgulanması gereken güncel yanı, Kıbrıs Türklerinin içinde “Birleşik Kıbrıs” martavalıyla Rum Yönetimi’ne yama olmaya can atanların olması. “Türk” bilincinden sıyrılan bu kişiler, “Kıbrıslı” bilincini ön plana almaya başladılar… İşte Helen yönetiminde yaşama mahkûmiyetini çekmekte olan Batı Trakya Türklerinin durumu… Kıbrıslı Türkler olarak başımıza gelenleri unutanların, Batı Trakya dramından ders almaları tabii ki olanaksızdır…
                              ***             

   ENFLASYON CANAVARI HERKESİN KÂBUSU: Bu ülkede savaşmak zorunda kalınan enflasyon canavarı, herkes için aynı canavardır… Herkesin ortak kâbusu… Dar gelirlinin karşısındaki minik bir canavar, üst gelir düzeyindekilerin karşısındaki büyük bir canavar mı sanki?.. Değildir…
   Gelin görün ki, asgari ücrete uygulanan zam artışı her seferinde gerçek ve resmi hayat pahalılığı oranının altında olmakta ve dar gelirliler o canavarla savaşmakta aciz bırakılmaktadırlar…
   Bu arada tabii ki asgari ücret olgusunu sömüren işverenlerin de bulunduğu gerçeği inkâr edilemez…
   Asgari ücret aslında niteliksiz düz işçilere ödenmesi öngörülen ücrettir… Gelgelelim nitelikli olan çalışanlarına da aynı ücreti ödemekte ısrarla berdevam olanlar vardır… Oysa hiçbir işveren çalışanlarını ille de asgari ücretle ödemekle yükümlü değildir… Yasa ile getirilen zorunluluk, esasında asgari ücret altında işçi çalıştırılmayacağına dairdir… Tüm dünyanın çalışma hayatındaki asgari ücret kuralını biz kendi anlayışımıza göre uyarladık vesselam…

   Söz emeğe gelmişken ülkemizin o utanç tablosuna da mutlaka değinmek gerekir… Nasıl değinilmesin ki?.. Asıl fecaat durum, sayısı gittikçe kabarmakta olan kaçak işgücünün asgari ücretin de altında ve sigortasız – güvencesiz çalıştırılmakta olmasıdır… Bu bağlamda ülkemizde resmen herkesin gözü önünde o acımasız kölelik sistemi oluşturuldu…
   Maaş ve gelir dağılımı dengesizliklerini eleştiren herkesin, özellikle de sendikacıların işte bu acı gerçek üzerinde durmaları ve acil önlem düşünmeleri gerekmektedir… Hatta, yasal çerçevede çalışanlar, maaşlarını yasal zeminde alanlar da bunun üzerinde duyarlılıkla durmalıdırlar… Çünkü kölelik sisteminin sosyal sigortalara yatırmadığı primler, diğer çalışanların geleceklerini ve sosyal özlük haklarını da tehlikeye düşürmektedir…
   Baksanıza, Sosyal Sigortalar’da çalan tehlike çanları herkesin kulaklarını çınlatmaktadır… Kayıt dışı ekonominin ve iş yaşamının ağır darbelerine bu kurum daha ne kadar dayanacak sanırsınız?.. Elzem önlemler alınmaz ve kayıt dışı ekonomi ile kaçak işgücü üzerine gidilmezse sosyal güvenlik sisteminin kökten çökmesi kaçınılmazdır ve yakındır…

   Yine de son tahlilde söylemek zorunda olduğumuzdur: Korkunç enflasyonu durduracak önlemlerin mutlaka alınması ivedilik taşır… Sabit maaşlara yapılacak hiçbir zam gemi azıya alan bu pahalılıkla başa çıkamaz…
   İşte bu amanız krizde hükümetin kaçınılmaz temel görevi ne yapıp edip zincirinden boşanan fiyatları denetim altına almak olmalı… Yoksa hayat pahalılığı adına ödenen rakamlara nanik çeken piyasadaki bu skandallar zinciri sürüp gider…
   Ha, nereye kadar mı?.. Piyasadaki acımasız zamları uygulayanlar dahil, açlıkla oyun olmayacağını herkesin anlayacağı o eşref saate kadar… Aman ha, kuzuların sessizliğine kimse kanmasın!..
                              ***
   KOVİD GİTMEMİŞTİ Kİ ŞİMDİ GERİ GELSİN: Birçok ülke gibi bizim ülke de Kovid bitmeden hemen gevşemenin ağır bedelini ödüyor… Oysa Dünya Sağlık Örgütü uyarmıştı tedbirin elden asla bırakılmaması gerektiği konusunda… Ülkemizin gündeminde halen yüzlerce vaka var kayda geçen… Ve 3 de ölüm… Uzmanlar, önümüzdeki günlerin daha da ciddi ve riskli olacağı konusunda açıklamalar yapıyorlar… Kulak verelim onlara… Açıklamaların gereklerini yapmazsak, vakalarda rekor kırdığımız bu çürük ortamda halimiz dumandır… Sağlık mottomuz: MASKE-HİJYEN-SOSYAL MESAFE-HATIRLATMA AŞISI…
                                     ***
   APARTMANLAR ORMANINDAKİ ORMAN YASALARI: İçişleri Bakanımız Ziya Öztürkler, kim ne derse desin ülkenin huzurunu bozanlara ve olaylara karşı mücadelesini sürdüreceğine dair açıklamalar yapıyor… En büyük huzursuzluk kaynağı apartmanlar sorunsalına kayıtsız kalamaz öyleyse… Ülkemiz bir apartman ormanına dönüştü… Bu orman, içinde barındırdığı kozmopolit nüfusla birlikte gittikçe büyüyor… Ama halâ çağdaş bir apartman yasamız yok… Ve ülke çapında yayılan bu apartman ormanında maalesef orman yasaları uygulanıyor… Hem de bu çağda… Huzursuzluk kaynağı olayların yanı sıra, Devlet’in en büyük gelir kayıplarından biri de apartmanlar ormanındaki sözleşmesiz ya da naylon sözleşmeli kiralar…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   RUM TARAFI VE GÜVEN: Türk kadın doktorun haklı isyanı, Rum komşularımızın güven yaratıcı önlemler martavalının aslında neresinde olduğunu bir kez daha gösterir niteliktedir… 70 yaşındaki kıdemli kadın hekimimiz, “Ben dünyanın çok ülkesini gezdim. Böylesi itici davranışlarla karşılaşmadım” diyerek girdi söze… Aslında Güney Kıbrıs’ı sıkça ziyaret eden birisi olmadığını belirten kadın hekimimiz, arkasından Kurban Bayramı’ndaki Güney Kıbrıs serüvenini bana şöyle anlattı:
   “Larnaka Muhaceret Dairesi, sonra Hala Sultan Tekkesi ziyaretimiz oldu… Küçük grubumuzdaki arkadaşlardan birinin torununun pasaport sorunu vardı, Avrupa’ya öğrenime gidecek… “Önce Muhaceret Dairesi’nden geçelim” dedik.. Bayram tatili vesilesiyle orası hıncahınç Türk dolu… Kimisi pasaport, kimisi kimlik kartı için yardım bekliyor… ‘Yardım bekliyor’ sözünü boşuna değil, tam yerinde kullanıyorum… Çünkü orada görevli olarak bulunan 3 Rum kadın öylesine aheste çalışmakta ki… Hiç de yardımcı halleri yok… Sarışın birisi karşımızda ‘hart hart’ elma yer, diğeri dar alanda dolanır, bir tanesi de güya görev yapmaya çalışır… Ufak bir yer olduğundan Türklerin çoğu dışarıda kızgın güneşin altında… Birimiz “pasaport’ diyecek oldu, Rumca konuşmamızı istedi elma yiyen… O Türk ezile büzüle Rumca bilmediğini anlatmaya çalışırken, ‘Rumca bilmeyenin burada işi ne?” tepkisini aldı… Arkadaşım başaramadı pasaport işini, telefon numarası verdiler ‘randevu al” dediler… Bazı Türkler de kendi aralarında tuvaletlerin kapatıldığını söyleşmekte, ama Rum görevlilere bir şey demiyorlar… Hala Sultan Tekkesi’ndeki durumlar da iç açıcı değildi… Orada görevli genç bir din adamı kendini Şeyh Nazım dergâhından gelmesi beklenen grubun heyecanına kaptırmış, Rum polis ise Türk ziyaretçilere ayar vermekte… ‘İçeriye girmek için kıyafetleriniz müsait değil” diyor kadınlarımıza sert bir sesle, genç bir kızın kısa eteğini, benim de başımdaki yetersiz bulduğu örtüyü göstererek… Dayanamadım “Hoca bir şey demiyor, sen bize dinimizden dersler vermeye çalışıyorsun. Yoksa burada beklerken Müslüman mı oldun?” diye ona çıkıştım İngilizce.. Büyük giriş kapısını da açmadılar, halkı dar kapının önünde güneşin altında kuyruğa dizdiler.. Ama benim asıl üzülmeme neden olan, bizim tarafta bu gibi sakat hizmetler karşısında arslan kesilen, isyan eden tepki veren insanlarımızın, orada hiç tepki vermemesi, inadına ezik bir duruş sergilemesi… Bizim tarafta hiçbir Rum’a bu tür ırkçı ve hakimiyetçi tavırlar gösterilmez… Size bu anlattıklarımı lütfen yazınız… Güney Kıbrıs’ta insan haklarıyla gerçekten ilgilenen kurumlar varsa, ya da AB ve BM yetkilileri gerçekten görev yapıyorlarsa Türk hoşnutsuzluğunu bu ırkçı boyutlara taşıyan Rum görevlileri bir denetlesinler, bir uyarsınlar…”
                                     ***
   ORMANLARIMIZI KORUMA ADINA: Benden kallavi bir selam olsun yangına neden olanlara caydırıcı cezalar öngören “Orman Değişiklik Yasa Önerisi”ni Cumhuriyet Meclisi’ne sunan Ulusal Birlik Partisi Lefkoşa İlçe Başkanı Sadık Gardiyanoğlu’na… Bir hektardan fazla ormanın yanmasına neden olana asgari ücretin 100 katına kadar para cezası veya 15 yıl hapislik cezası… Çok geç kalınmış olan bu değişiklik yasasının ivedilikle geçmesini dileyelim… Tarihimize kara bir leke olarak geçen ünlü Beşparmaklar orman yangınından hemen sonra başvurulması gereken önlemdi bu… Eğer bu yasal caydırıcı önlem zamanında alınmış olsaydı yıllar içinde ormanlarımızın dörtte birinin kül olması dramı bu ülkede yaşanmayacaktı… Doğal zenginliğimiz ormanlarımızı koruma adına hiçbir önlem ihmal edilemez… Gelecek nesillerin de bizden beklediği aynen budur…
                                     ***
   MÜTTEFİK: ABD Temsilciler Meclisi, Türkiye’ye yönelik skandal bir karara daha imza attı. Yunan lobisine yakınlığı ile bilinen Demokrat Chris Pappas ve Cumhuriyetçi Frank Pallone tarafından sunulan ve Türkiye’ye yeni F-16 savaş uçakları ile F-16 modernizasyon kitlerinin satışını kısıtlayan yasa tasarısı Temsilciler Meclisi’nde yapılan oylamada 244’e karşı 179 oyla kabul edildi. Parasıyla bile Anavatan Türkiye’ye savunma aracı satmıyorlar… Yunanistan’ı ABD askeri üsleriyle donatanlar zaten Türkiye karşıtlıklarını belgelemişlerdir… Sanırlar ki, gelişen, büyüyen ve güçlenen Türkiye’ye pranga vuracaklar… Asla onlar gibi düşünmeyen aklı başında Yunanlılar da var… “Türk askerinden korkuyorsunuz, ama Yunanistan Amerikan askerlerinin postalları altında” uyarısıyla Yunan Meclisini çınlatıyorlar…
   Bunlar NATO’da Türkiye’nin müttefiki ha!… Pes!.. Böyle müttefikleri varken, Türkiye’nin düşmana ihtiyacı yoktur…
                              ***
   EKSİLİYORUZ: Dünkü yazım son günlerde yitirdiğimiz değerlerimizle ilgiliydi… Başlık: “Yitirdiklerimize Dair Notlar.” Yazımı yayına gönderdikten sonra yeni ölümlerin arka arkaya gelen şok haberleriyle sarsıldık…Nasıl sarsıcı bir süreç bu böyle?.. Dönemlerini olumlu izleriyle güzelleştiren değerlerimiz dur – durak demeden gidiyorlar ve bizi feci şekilde eksiltiyorlar…
   Hüseyin Çobanoğlu da,  erken kaybıyla bu sarsıcı sürece hazin damgasını vurdu… Beyin ölümünün yoğun bakımda gerçekleştiğini duyduğumuz anda kaçınılmaz acı sona hazırlanmıştık çarnaçar… Beklenen ve bir gün sonra gelen o acı haber karşısında yine de şoku yaşadık işte…  Bayrak Radyo Televizyon Kurumu’nu bugünkü düzeyine ulaştıran hizmetlerinin yanı sıra, beyefendiliği, saygınlığı, hoşgörüsü, yaratıcı çalışkanlığı, denge adamlığı ve sevecenliğiyle anımsanacaktır… Onunla tanışıklığımız, Bayrak Radyosu tesislerinin Sarayönü Merkezi Postanesi üst katlarına konuşlandığı tarihi günlerde başlamıştı… Ne diyebilirim ki?.. Duyarlı beyni ve yüreği ancak bu kadar dayanabildi… Çobanoğlu’nun cennete giden yollarının açık olduğu kesindir…
   Varoluş mücadelemize ve turizm sektörümüze büyük hizmetleri olan, Mimoza Beach Hotel’in başarılı ve konuksever müdürlüğünü yaptığı günlerden bu yana tanıdığım, sevip saydığım çok iyi ve donanımlı insan, Larnaka kökenli mücahit, yetkin muhasebeci Fethi Günalp Beyefendi’yi de kaybettik… Acımız büyüktür… Sevgili eşi Arife Hanımefendi’yi 2021 Ağustosunda yitirdiği günden bu yana yaşadığı ve tüm dostlarıyla paylaştığı derin acı en sonunda onu eşiyle sonsuzlukta buluşturdu… 12 Nisan’da yaptığı son sosyal medya paylaşımında eşinin fotoğrafını yayınlayarak “Bu bakışa, bu tebessüme bir değil binlerce ömür veririm… Seni özledim SULTANIM, çok özledim” demişti… Özlem bitti…
   Ve Bitlis doğumlu Bayram Karaman… Kıbrıs’a yerleştikten sonra turizm emekçiliğinden sendikacılığa, oradan iki dönem milletvekilliğine doğru seyreden yaşam çizgisini Dome Hotel platformunda, emekçilerin paydaş olduğu  turizm tesisi yöneticiliği  ve çalıştırmacılığına dek taşıyan önemli ve ilginç bir figür… O da dün toprağa verilen değerler arasındaydı… Tüm yitirdiğimiz ve bizi eksilten değerlerimizin ruhu şad, mekânları cennet olsun…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   AHİTLERİNE SADIK KALACAKLAR MI?: ABD’nin Suriye’de “müttefiki” olarak tanımladığı YPG’yi Finlandiya veya İsveç’in “terör örgütü” olarak kabul etmeleri mümkün mü? Ben şahsen hiç sanmıyorum… İmzalanan ÜÇLÜ MUHTIRA’nın 4 üncü maddesinden alıntı:
   “4. Müstakbel NATO Müttefikleri olarak Finlandiya ve İsveç, milli güvenliğine yönelik tüm tehditlere karşı Türkiye’ye tam destek verirler. Bu çerçevede, Finlandiya ve İsveç, PYD/YPG ve Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan örgüte destek sağlamayacaklardır.”
   Zaman içinde göreceğiz bakalım ahitlerine ne denli sadık kalacaklar… Tecrübeyle sabittir… Kenan Evren’li dönemde Türkiye’nin onayıyla yeniden NATO’ya girebilen Yunanistan Türkiye’ye ilişkin o günlerdeki taahhütlerinden hiçbirini yerine getirmedi…
                              ***
   GÜVENİLMEZLER: İsveç ile Türkiye arasında imzalanan mutabakat metni üzerinden sadece 4 gün geçmişti ki, geçen pazar günü terör örgütü PKK sempatizanları, İsveç’in Göteborg şehrindeki Järntorget Meydanı’nda toplandı. Örgüte ait sözde bayrak ve flamaların kullanıldığı eylemde, Türkiye karşıtı sloganlar atıldı. İsveç, terör örgütü PKK ile etkin mücadele ve örgüte ait propagandalara karşı önlem alma sözü vermişti. Ancak terör örgütü PKK sempatizanlarının eylem yaptığı alanda, İsveç polisi yer almadı. Polis, örgüt yandaşı eyleme müdahale etmedi. Ayrıca yoruma gerek var mı?… Yoktur elbet…
                               ***
   PUTİN’İN AYNASI: Rus Lider Vladimir Putin’in somut soruları, ülkesine yaptırımcı ambargolar uygulayanların yüzüne tuttuğu aynadır:
   “1. Masum Filistinli kadın ve çocukların öldürülmesi ve yok edilmesi için İsrail’e karşı herhangi bir yaptırım var mı?..
   2. Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Küba’da, Vietnam’da masum kadın ve çocukları öldürüp yok eden, hatta zenginliklerini, elmas ve altınlarını bile çalan Amerika’ya karşı herhangi bir yaptırım var mı?..
   3. Muammer Gaddafi’ın linç edilmesi ve Libya’nın yıkılması konusunda Amerika ve Fransa’ya karşı herhangi bir yaptırım var mı?..
   4. Bahsi geçen tüm mağdur ülkelerin masum kadınlarına, çocuklara tecavüz ve işkence eden herhangi bir Amerikan, ya da NATO askeri hiç cezalandırıldı mı?..
   5. Çeşitli Afrika ülkesinde kriz ve huzursuzluğa neden olduğu için Fransa’ya karşı yaptırımlar var mı?..
   Tüm bunlardan çok daha fazla savaş suçu Amerika ve NATO tarafından her gün işlenmekte, ama tüm bunlar cezasız kalmaktadır. NATO, ABD ve tüm müttefiklerinin zamanımızın en tehlikeli kötülüklerini işlemekte olduklarını anlama zamanı gelmiştir. Dünyadaki güç dengelerini değiştirip herkesin eşit haklara sahip olmasını sağlamalı ve zalimleri durdurmalıyız…”
   Tabii ki, Putin’in yaptırımcılarına karşı tuttuğu bu aynayı irdelerken onu Ukrayna saldırısından dolayı aklama düşüncemiz de asla yoktur… Yasasız kuralsız dünyamızda, filler tepişmekte, çimler de ezilmektedir…
                                     ***
   2024’E VE O KEHANETE DOĞRU: Dünyanın başındaki en güncel ve en tehdit edici olgu aşırı kirlenme ve bunun iklim üzerinde yarattığı dehşetengiz etkilerdir… Yıllar önce sinema kültürüne yumruk gibi giren “Highlander” film dizilerinde dünyanın gömülmekte olduğu kirlenme bataklığına odaklanan, kehanetlerle örülü sarsıcı öyküler ve mesajlar vardı…
   Başrolünde Christopher Lambert’in oynadığı efsane serinin 1991 yapımı ikinci filminin konusu 2024’te geçiyor… Endüstriyel kirlilik ozon tabakasını tümüyle yok etmiş ve dünya güneşin mor ötesi ışınlarının insafına kalmıştır. Artık dünyayı, yine endüstri yapımı elektro manyetik bir kalkan koruyabilmektedir ancak… İyimserliği elden bırakmayan küçük bir insan grubu ise, o deliğin kendi kendini onardığına ve insan eliyle üretilmiş bir kalkanın olmadığına inanıyordu… Ne var ki, hiç kimse hiçbir şeyden emin değildi ve dünya yavaş yavaş insanlarıyla birlikte işte tükenmekteydi…
   Çevre sorunlarını düşünüyordum ki, Christopher Lambert’le birlikte Sean Connery’nin de unutulmaz performans gösterdiği bu filmi birkaç gün önce ekranıma indirip yeniden izledim… Ve izlerken de düşündüm: Global kirlenme tüm hızıyla sürmekte, iklim değişikliğinin çeşitli felaketi her gün dünyanın bir başka köşesini vurmakta, seller, tayfunlar, hortumlar, tsunamiler, orman yangınları, ölümcül sıcaklar ve dondurucu soğuklar, salgınlar ciddi gündem oluşturmaktadır… İklim değişiklikleri ve global kirlenme konusunda önlemler alınabilmesi bağlamında yapılan konferanslar ise olumlu sonucunu vermemekte… Ve 2024’e de çok az bir zamanımız kalmakta… Dilerim o filmdeki kehanet gerçekleşmez…

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





BOŞLUKTA KALAN TEMENNİ: Geçen hafta bir kez daha KKTC ziyaretinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay seslendirmeye ihtiyaç duymuş olmalı ki; “Gece gündüz çalışacağız, mazeret üretmeyeceğiz” temennisinde bulundu… Yazık ki, genel manzaramıza baktığımızda boşlukta kalan bir temenni bu… Gece gündüz çalışmıyoruz ve tembelliklerimize mazeret de üretmiyoruz…
   Ülkenin en krizli döneminde, geçirilmesi gereken yasa yığınları orada tepeleme dururken Cumhuriyet Meclisi 3 aylık yaz tatiline çıkmak üzere… Başa çıkılamayacak şekilde dava dosyalarının rafları doldurduğu mahkemelerimizde adli tatil başlıyor… Devlet daireleri yaz mesaisine geçmiş durumda, bomboş hizmet yerlerinin görevlileri siestada… Memurların çoğu yaz tatilinde… Maaşlarını alabildikleri halde ek mesai ücretlerini alamadıklarını gerekçe gösteren devlet hizmetlileri grevleri zincirleme gitmekte… Üreticiler, üretim alanlarında harcamaları gereken değerli zamanlarını eylem alanlarında harcamakta… Gece – gündüz çalışma durumundaki fedakâr bir azınlık ise ağır iş şartlarının altında herkesin gözü önünde ezilmekte… Bu rehavetçi koşullarda krizi savuşturmak da, kalkınmak da, esenliği ve refahı yakalamak da KKTC için olanaksız bir hayaldir… Acı gerçeğimiz bu…
                                      ***
   ÖRNEK BİR BÜROKRAT VE SENDİKACI: Hasan Hastürer’in KIBRIS TV’deki programına `Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası Eski Başkanı` olarak çıkan ve şu anda emekli olan Ahmet Kaptan, deyim yerindeyse izleyenlerini program boyunca karşı köşeye yatırdı… Neden mi?.. Çünkü söyleşiyi baştan sona izleyenlere, sendikacılıktan pek de söz etmeyerek, çoğu kişinin bilmediği gerçek kimliğini çok değerli ve ilginç bilgiler eşliğinde sundu…
   Onu ünlü bir sendikacı olarak tanıyan çoğunluğumuz Ahmet Kaptan’ın aslında hava trafik kontrolörlüğü tarihimize adını yazdırmış bir başarı abidesi olduğunu bu söyleşi sırasında ve sayesinde öğrendi. Görevi sırasında iki uçağın havada çarpışmasını önleyerek parlak bir ödülü de hak eden çok usta bir hava trafik kontrolörü… Adı ile müsemma hava trafik kontrolörlüğünün kaptanı…
   Ahmet Kaptan, son derece iyi donanımlı özverili mesleğinin inceliklerini ve gerçeklerini anlatırken, sanırım birçok kişi benim gibi şu sorunun çengeline takılmıştır: “Bu şahane donanımınla çok değerli kariyerinin içine sendikacılığı sokup neden zaman harcadın ey sevgili Kaptan?..” Hele hava trafik kontrolörlerinin pahalı ve titiz bir eğitimden geçtikleri de hesaba katılırsa…
   Ercan’da ta başından bu yana hava trafik kontrolörlüğüne alın terlerini akıtmış ağabeylerini de adlarıyla anma vefasını gösteren değerli teknik adama bu soruyu sormakta haksız değiliz. Çünkü onun düzeyinde bir hava trafik kontrolörü olabilmek, sendikacı olmak kadar kolay bir iş değildir…
   Bu konuya yaptığım dokunuşlar nedeniyle Ahmet Kaptan adresime attığı ve memnuniyetle karşıladığım mesajda sendikacılık uğruna mesleğini asla ihmal etmediğinin,  profesyonel sendikacı da olmadığının altını çizdi… Dedi ki; “Ahmet Tolgay Abi;  bilmeni isterim ben profesyonel sendikacı olmadım. Yani işe gitmemezlik hiç etmedim. Hem çalıştım, hem de sendikama hizmet ettim. Ben vardiya çalışırdım ve planlamamı; yani toplantıları, görüşmeleri boş günlerime göre ayarlar ve sendikacılık yaparken, ailemden, çocuklarıma ayıracağım zamandan çalardım. Benim görev anlayışım bunu emrederdi. Daha detaylı konuşuruz bir kahve içersek karşılıklı… Ailemin verdiği terbiyemden ötürü özen gösterdiğim ilkelerimi de paylaşırım sizinle…”
   Hem adresime attığı mesajdan ve hem de KIBRIS TV’deki söyleşi boyunca hava trafik kontrolörlüğü ve havacılık konusunda bize verdiği yakası açılmadık ilginç bilgilerden dolayı Ahmet Kaptan’a şahsi teşekkürlerimi, saygılarımı ve sevgilerimi sunarım… Yeterince bilmediğimiz çok önemli ve duyarlı bir hizmet alanına dair o konuşurken ben boyuna not aldım…
                              ***
   APARTMANLARDA YAŞAM: Tanınmış mimar ve araştırmacı yazar Hasan Erhan, apartman sorunsalı hakkında yaptığım yayınlara gönderdiği ilginç önerilerle katkıda bulundu. Teşekkürlerimle paylaşıyorum:
   “Apartmanlarda yaşayanlarımızın sorunlarıyla ilgili birkaç madde de ben paylaşayım izninizle:
   1-En üst kat tavanı izolasyon bakımları yapılmaz, en üst katta oturanın tavanından sular akar, elektrikli cihazları ve lambaları sürekli değiştirme ister.
   2-Su depolarının motorları çalışırken en üst katta gürültü olur ve bu gürültü geceleri daha da rahatsız eder.
   3-Zemin katta oturanlar bahçeyi kendi ihtiyaçları için düzenler, arsaya telleme yapıp bir de gancelli koyar ve içeriye kendinden başkası giremez, üsttekilerin de ortak kullanım alanı olması gereken o arsada hiç hakkı olmaz. Aydınlık içinde gaz tesisatı kurar, tüm apartman için yangın riski oluşturur. Zemin kat satılırken yüksek fiyata, üst kat çok düşük fiyata satılır.
   4-Zemin katta oturanlar, bahçe tellerini açarak apartman çevresine zerzavat eker, suyu da sayaçtan önce şehir şebekesinden karşılar, bedavaya getirir.
   5-Belediye sayaçların hangi eve bağlandığını bilmez, ama faturada ‘Sayaç bakım ücreti’ diye bir ödeme alır. Bu şikâyetler çoğu apartmanda var. Bölgeye göre şikâyetler o kadar çok olur ki. Örneğin, benim de oturduğum KÜÇÜK KAYMAKLI SOSYAL KONUT APARTMANLARI…”

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   CENGİZ AYMATOV ANISINA SAYGILARLA: Türk edebiyat dünyası düşünceleri ve eserleriyle literatüre geçen büyük yazar Cengiz Aytmatov’u ölümünün 14’ncü yıldönümünde çeşitli etkinliklerle anmaktadır… Aymatov’un ölüm tarihi 10 Haziran 2008…

   “Güzel sözler sıcak demir gibidir; vaktinde söylenmezse soğur, taş gibi olur” diyen Aytmatov’un kimliğine özetle bir bakalım:

   • Sovyetler Birliği döneminde diktatoryal Komünizmin acıları içinde yetişmiş, Türk dünyasında zor koşullarda çok sayıda eser vermiş, dünya yazınının önde gelenlerindendir.

   • 12 Aralık 1928’de Kırgızistan / Talas’ın Şekerköyü’nde doğdu…

   • “Gün Olur Asra Bedel” kitabının “Nayman Ana” efsanesinde “Mankurt” kavramını kullanarak dünya literatürüne kaynak kazandıran yazardır…

   • “Mankurt”un kardeşi “Közkaman” ise, bir diğer Türk yazarı Rahmankul Berdibayev’in “Baykal’dan Balkan”a adlı kitabında geçmektedir.

   • Bu kavramlar Manas Destanı’da geçmektedir. Şöyle ki, Mankurtlaştırılan insana hangi soydan, hangi boydan geldiği unutturulur… Dahası, anasını ve babasını bile bilmez duruma getirilir… Kafasına dikte edilen ideolojiyi ve eylemleri uygularken, “insan” olduğunun bile farkındalığında değildir…

   • Közkaman ise bilinçli olarak kendi halkına ihanet eden, ontolojik bir yabancılaşma içinde bulunan, kimlik yitimine uğramış kişidir. Çıkarlarına göre hareket eden közkamanlar, gücün, menfaatin ve konforun yanında yer alarak kendi yakınlarına, insanına ve halkına yüz çevirendir…  Mankurtlaştırmada ise birey ideolojik bir köleleştirme sürecine maruz kalır. İki kavram arasındaki temel fark ise bilinçtir… Mankurt zararlı icraatını bilinçsizce, közkaman ise bilinçle yapar… Ruhu şad, mekânı cennet olsun, defalarca filme çekilen, başka eserlere de ilham veren o “Selvi Boylum, Al Yazmalım” öyküsüyle aşkın ve sevginin emek ve özveri olduğunun altını da çizen büyük edibin…

                                                                *

   YA ÇÖZÜLECEK, YA ÇÖZÜLECEK: Enerjiden de sorumlu Maliye Bakanımız Sunat Atun, “Elektrik sorunu yaşamak bizim kaderimiz değildir. 2017’deki gibi bu sorunu çözeceğiz” dedi. Çözülmezse bu sorun, ülke çözülecek zaten… Enerji ve su bir devletin ve ülkenin öncelikli yaşam kaynağıdır… O kaynakları kurutmak intihardır…

                                                                *

   GIDA KRİZİ: Ukrayna İçişleri Bakanı Yardımcısı Dmitro Senik, gıda krizine engel olmak için, Polonya ve Romanya’ya doğru 2 tahıl koridoru açıldığını duyurdu… Sanırsınız dünyada tahıl üreten tek ülke Ukrayna!.. Mesela Türkiye’nin tarım coğrafyası Ukrayna’dan daha büyük!.. Gıda krizinin Türkiye’yi teğet geçmesi gerekir… Ukrayna’nın yüz ölçümü 603 bin 549 Km. kare; Türkiye’nin ise 783 bin 562 km. kare.

Tarım uzmanı Dr. Orhan Cemali Aydeniz dostum diyor ki; “Anavatanın tahıl arazisi 7.288 622 hektar. Üretimi 20.000.000 ton… Ukrayna’nın 6.619,600 hektar… Üretimi 24.652 840 ton. Ancak Ukrayna Türkiye’ye oranla daha bol yağış alır. Türkiye’nin tahıl verimini bir miktar artırması mümkündür…”

                                                                *

   ÖPÜLESİ ALIN: Başarılı atletimiz Yiğitcan Hekimoğlu, Bursa’da gerçekleşen Türkiye Turkcell Süper Liginde 4x100m bayrak yarışmasında ENKA spor kulübü ile 4’ncü adam olarak koştuğu yarışı birinci tamamlayarak Türkiye Şampiyonluğuna imza attı… Bize “Güzel ve iyi şeyler de oluyor” dedirten Yiğitcan bir kez daha alnından öpülmeyi hak ediyor… O toplumsal gururumuzdur… Başarılarıyla var olsun…

                                                                *

   GÖZLEM: Paket servis için restorandayım… Boynu bükük sıska Afrikalı genç yaklaştı “I am hungry sir” dedi… 20 TL verdim… Buzdolabına gidip en ucuzundan bir bira seçti… Çok geçmedi, boynundaki ve bileklerindeki altınlar pırıldayan şık Afrikalı obez hazırlattığı dolgun paketi aceleyle alırken vezneye yüz Euro’yu bıraktı, üstünü ve makbuzu boş verip dışarı fırladı… Arkadaşlarının beklediği ve içine atladığı dışarıdaki lüks kırmızı Mercedes ok gibi fırlayıp giderken, beynimden geçendi: Hem sefaletin ve hem de zenginliğin göstergesi şu Afrikalı konuklarımız!..

                                                                *

   BORIS BAŞBAKAN DİREKTEN DÖNDÜ: İngiltere’de yaşanan olay kamuoyunun siyasetçilerinin  özel yaşamıyla da yakından nasıl ilgilendiğinin güncel kanıtıdır… İngiltere Muhafazakâr Parti Başkanı ve Başbakan Boris Johnson,  hayli soğuk ter döktükten sonra, partisi içinde yapılan güven oylamasını 148’e karşı 211 oyla kazandı…148 karşıt oy da az – buz değildir hani… Johnson bu oylamayı kaybetseydi parti genel başkanlığından da, başbakanlıktan da ayrılmak zorunda kalacaktı… Johnson’ı güven oylamasına kadar getiren süreç, Covid-19 tedbirlerine uymaması ve Başbakanlık konutunda bakanları ve yakın dostlarıyla birlikte vur patlasın, çal oynasın doğum günü partisi vermesiyle tetiklenmişti… Başkalarına verdi talkını, kendi yuttu salkımı hesabı…  Medyanın bu partiyi belirleyerek yaptığı yayınlarla İngiltere’de büyük tepkiler oluşmuş ve partiye katılan bazı bakanlar da istifalarını sunmuşlardı…

   Bilmem açıklamama gerek var mı; o partideki tüm harcamalar, içilen içkilerin bedeli dahil devlet bütçesinden değil, Boris’in cebinden karşılanmıştı… Eğer bunun aksi olsaydı zaten Boris’i hiçbir güven oylaması kurtaramaz ve toz edilip postalanırdı siyasetten… Merak ediyorum; Boris Başbakan  güven oylamasını kazanması şerefine  de bir parti düzenledi mi?…

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   DÜŞÜNME ZAMANI: Doğrudur ve kabulümüzdür; ekonomik krizler küresel bir sorundur ve her ülke için geçerlidir… Ama bizim açımızdan asla geçerli olamayacak durumlar da söz konusudur… O da şu ki, diğer ülkeler bu küresel krizin etkilerini azaltabilmek, düzlüğe çıkabilmek ve bunalımdaki insanlara rahat bir soluk aldırtabilmek adına ellerinden geleni ciddiyetle yapmakta, bir dereceye kadar da çabalarında başarılı olmaktadırlar… Bizim şu KKTC’de ise bu bağlamda hiçbir çaba ve niyet görülmemektedir…
   Bu acınası durumumuz içinde ekonomik kriz gittikçe derinleşmekte, kükreyen pahalılık ortalığı kasıp kavurmakta, üretim düşmekte, hizmetler aksamakta, her doğan yeni gün insanları çaresizlik ve umutsuzluklarıyla baş başa bırakmaktadır…
   Travma gittikçe büyür ve siyaset kurumu çare üretme aracı olma özelliğini feci şekilde yitirirken, “KKTC nasıl bir üniversiteler ülkesidir?” sorusunun acıtan çengeli de beyinlere takılmaktadır… Bilim yuvası olan üniversiteler, bilimsellik adına çareler ve çözümler üretme adına hiçbir şey yapmıyorlar, yapamıyorlar… Profesörü ile, doçenti ile, yardımcı doçenti ile, doktoralısı ile, AR GE ekipleriyle nüfus oranına bakıldığında dünyanın en fazla bilim adamına sahip olan KKTC, eğer bilimsel ve akademik bağlamda çarelere ve çözümlere ulaşamıyorsa, işte bu durum üzerinde de çok ciddi biçimde düşünmek zamanıdır…
                                     ***
   TARIM VE DÜNYAMIZ: Küresel tarım fiyatları dünyada rekor üstüne rekor tazelerken KKTC’deki şu güncel arpa ve üretim kavgasına da global gözlükle bakmalı… Hızla yaklaşan açlık dünyayı bekleyen büyük tehlikedir… NASA ise Ay’dan getirdiği toprağı inceleyerek ay yüzeyinin tarıma elverişli olduğu sonucuna vardı…
   Sözün özü, insan eliyle dengelerini bozduğumuz ve korkunç iklim değişikliklerinin sarmalına soktuğumuz gezegenimizde üretim olanakları da mahvolmaya başladı… Bilim, tarımı uzaya taşıma araştırmalarına çoktan başladı… Tabii ki dua etmeliyiz, haris insanoğlunun uzayı da gün gele mahvetmemesi için…
   Ekonomimizdeki başarı öykülerine attığı imzalarla bilinen Yücel Dolmacı bilinçli üretimi savunup diyor ki; “Bilinçli ve sulu tarıma geçilirse Mesarya bizi doyurur Ahmet Bey dostum…. Üreticilerimiz hep Devletten bekledikleri için ziraat gelişi güzel yapılıyor… Portakal İstanbul’da 20 TL  / kg., Güzelyurt’ta 2 TL / kg…”
                              ***
   BİR ÜRETİCİ MEKTUBU:  Hayvan yetiştiricisi  ve üreticisi olduğunu bildiren Zekiye Sönmez adlı okurum, yazılarımı, eleştirilerimi ve yorumlarımı severek ve dikkatle okuduğunu belirten mektubunda, üretimle ilgili yazdıklarıma da değinerek; içinde bulundukları zor koşulları şöyle açıkladı:
   “Tüketiciye ucuz ürün sunmak en önemli amacımız. Ne var ki, biz hayvancıya varsayılan zam daha  yapılmadan ve yansımadan kendi menfaatlerini düşünen imalâtçı anında süt ve süt ürünleri fiyatlarını misliyle artırdı… Bu yapılan kaçıncı zam? Ama halâ daha hayvancı bu zamdan yararlanmış değil. Yazacak anlatacak o kadar çok şey var ki… Gelin görün ki, hayvancıyı ayıplayan, hor gören bir kesim halkımız içinde vardır. Onları bir gün olsun bir mandıraya gidip orada olan biteni, gideri ve geliri nasıl sağladığımızı, bu çarkın nasıl döndüğünü görmeye davet ederim…
   Hayvan yetiştiricisi ve üreticisiyim… Benim bunları size yazdığım şu anda, herkes yatağında güzel güzel uyurken bizler sabah 3’te / 4’te uyanıp işimizin başına geliyoruz… Evde okula gidecek çocuklarımıza yetişebilmek için, onları hazırlamak için her zaman bir yarış içindeyim. Kendi şahsi tespitim ve görüşümdür ki, hayvancıyı bitirme noktasına getirdiler, ama asla bitiremeyecekler… Saygılarımla…”
                              ***
   HASAN YÜKSELEN: Okul günlerimde bir edebiyat, tarih, coğrafya çılgınıydım, ama matematiği “nefret” derecesinde sevmezdim… Hep düşük not aldığım bir dersti… İlerleyen yaşlarımda bir gün bizim ailenin çocuklarının ders masalarında senin kadim dostum Hasan Kahvecioğlu hoca ile birlikte yazdığın bir matematik kitabını gördüm… Zaten “kitap” denen güzelliği nerede görsem uzanırım ya… “Neler yazmış bu arkadaşlar?” merakına kapıldım… Aldım, sayfalarını karıştırdım, inceledim o kitabı… Ve dedim ki; “İlkokulda bizim elimize de böylesi kitaplar verilse ben bir matematik sevmezi olmazdım asla…”
   Sadece eğitimimizin değil, beyefendiliğin, bilgeliğin, tevazuun ve insanlığın da yıldızıydın eski dostum; Kumsal günlerimin unutulmaz komşusu HASAN YÜKSELEN hocam… Adınla müsemma, ülken adına el attığın her işte hep yükselen bir trendin oldu…
   Yaprak dökümünün feci bir sonbahar misali fırtınaya dönüştüğü bu hüzünlü ve kritik toplumsal sürecimizde seni de yitirdik işte, ne kadar acı… Beşeri zenginliklerimizin erimekte olduğunu bizlere duyumsatarak… Seni tanıyanların, senden feyz alanların, sayısını senin de bilmediğin öğrencilerinin ve seni içtenlikle sevip sayanların vefalı yüreklerine gömülüyorsun… Görevini hakkıyla yapmış, eğitimimizin özelleştirilmesindeki rolünü de başarmış olmanın, sana güvenenleri hiç yanıltmamış olmanın huzuru içinde uyu…
                              ***
   BM KURŞUNUYLA ŞEHADET: Bugünkü durumumuza süt liman bir süreçten geçerek gelmediğimizi hep yinelerim… 1964’de Kıbrıs’a sözde barışı korumak için gelen, ne var ki devleti kurucu ortak Türklerden şiddet yöntemiyle çalmış olan faşist ve ırkçı Rum otoritesini “devlet” kabul edip bu kanlı otoriteyle işbirliği yapan BM Sözde Barış Gücü, bu işbirliğinin onursuz boyutlarını Türkleri vurup şehit edecek dereceye kadar taşımıştır… BM kurşunuyla şehit edilen kahraman üretici TMT üyesi HÜSEYİN KAFA’yı şehadetinin yıl dönümünde saygıyla anarım… 21 Mayıs onun şehadetinin 32 yıl dönümüydü…  Aslında bu direniş kahramanımızın anıtını dikmesi gereken çiftçi ve üretici örgütlerimizin HÜSEYİN KAFA dramına duyarsızlığını da kınarım… HÜSEYİN KAFA olayı, yayılmacı Rum faşizminin Türk üreticisine ve emekçisine nasıl düşmanca saldırdığının trajik örneklerinden biridir… HÜSEYİN KAFA, kendi iş yerinde, sınır bölgesindeki mandırasında, işi başında Rum tahrikli BM kurşunuyla şehit edilmişti… Ruhu şad, mekânı cennet olsun emek ve direniş şehidimizin…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   BALIK SKANDALI: Çarpık manzaralarımızda sanki eksik olan bir buydu… Gazimağusa’da Laguna Limanı’na lağım suyu akıtılmasının saptanması üzerine KKTC’nin imajını yerle bir eden skandallardan biri daha yaşanıyor… Avrupalı uzmanların bölgede sıkça yaptıkları denetimlerde bu yörede avlanan balıkların sağlığa ve bu nedenle de Yeşil Hat Tüzüğü’ne aykırı olduğu belirlenince, bir AB ülkesi olan Güney Kıbrıs’a balık satışı durduruldu… Oysa balıkçılık sektörümüzün Güney’e sattığı balıklardan küçümsenemeyecek oranda ticari kazancımız vardı…
   Acı olan gerçek şu ki, KKTC’nin çeşitli kıyısından denize lağım suları akıtılmaktadır… Özellikle Girne’de bu vurdumduymazlıkla ilgili nice habere ve eleştiriye konu olan duyarsızlıklar var…
   Menşei kuşkulu balıkların tezgâhlardaki fiyatları ise adeta altın fiyatlarıyla yarışmaktadır… Dar gelirli halkımız zaten balığı alıp sofrasına koyamayacak duruma getirildi, bir de alın size şu sağlık bağlamında ortaya çıkan AB raporlarıyla tescillenmiş durum…
   Balık ihtiyacı için ne yapsın insanlarımız yani?.. Tezgâhlardaki şaibeli ve ateş pahasındaki taze balıklardan vazgeçip konserve ve dondurulmuş ithal balıklara mı yönelsin insanlar?.. Hiç değilse konserve ve dondurulmuş balıkların lağımlı sulardan değil, açık denizlerden toplandığından eminiz…
                              ***
   RUM HAKİMİYETÇİLİĞİ ADIM ADIM İLERLERKEN: Kıbrıs adası için “ENOSİS” sözcüğünün tanımı ülkenin topraklarını Elenleştirmektir… Adanın ikiye bölündüğü bugünün koşullarında bile Rum otoritesi, Yunanistan’ın ve diğer destekçilerinin dayanışmasıyla bu ülküsünü adım adım gerçekleştirmektedir…
   Son dönemin bu bağlamdaki gelişmelerine bakar mısınız: Solar elektrik enerjisi montajı gerekçesiyle Rum hakimiyeti bir siyasal çözüme dek BM’nin denetiminde olması gereken ara bölgeyi, yani sınır boylarını işgal ediyor… Bu taktik projesi için üstelik AB’den parasal destek ve takdir de alıyor… Olası tepkileri göğüsleyebilmek için Anastasiadis Rejimi ara bölgede üretilecek çevreci enerjiden Türklerin de yararlanabileceğini söylüyor…
   Ve şimdilerde bir hamle daha: İngiltere, kendi egemen üs bölgelerindeki dönümlerce araziyi devasa inşaat yatırımları için Rum Yönetimine hibe ediyor… Türkiye ve Yunanistan’dan sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üçüncü garantörü olan İngiltere Ağrotur ve Dikelya Üslerini bu cumhuriyete vücut veren Zürih ve Londra Anlaşmaları sayesinde sınırları da anlaşmalar çerçevesinde belirlenerek almıştı… Şimdilerde ise bu üsleri çeşitli gerekçelerle daraltırken, boşalttığı toprakları da Rumlara hibe etmektedir… Kıbrıs Türklerinin hakları ne olacak peki?.. İngiltere Türklere “gelin size de mallarınızı vereyim” dese, hakimiyetçi Rum otoritesi karşısında Türkler o malları nasıl değerlendirebilirler?..
   Acıdır, ama tüm bu önemli konuları tartışmak ve çıkarlarımız adına politikalar geliştirmek yükümlülüğünde olan siyasetçilerimiz kısır iç siyasi çekişmeler içinde zamanlarını harcayarak esas tarihi görevlerini es geçmektedirler…
                                          ***
   HADSİZLİK – ACIMASIZLIK:  Zam üstüne zam neyin nesi oluyor hadsizlikten başka?.. Ne insafa gelen var, ne de gemi azıya almış olan insafsızları denetleyen!.. Serbest piyasa ekonomisi resmen acımasız bir rezilliğe  dönüştürüldü… Dövizle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan ürünler ve hizmetler bile fiyat üstüne fiyat katlıyor… Meydanı boş bulmuşlar ya; çoğu kişi haramilere has vurgunlarıyla ille de ultra zengin olma peşinde… Üretimleri de, hizmetleri de ne kadar pahalı!.. Ateş pahası!.. Halkın anasını ağlatan doyumsuz hadsizlerin Allah layığını versin…
                              ***
   GÜNEY’DEKİ ŞİDDET: Güney Kıbrıs’ta ev içi şiddette patlama varmış. Yüzde 33 artış gerçekten ürkütücü. Ekonomiden mi kaynaklanıyor bu sorun?.. 
   Evlerin içi mi sadece? Güney’in sokakları da şiddetten geçilmez oldu. Futbol maçlarından sonra yaşanan olaylar “holigan kompleksi” diyerek geçiştirilemez… Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis  sokaklardaki şiddetle ilgili olarak tez zamanda rapor istedi…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   İŞ YAŞAMINDAKİ DENGESİZLİKLER: Bu yazacaklarımın kamu görevlilerinin pek de hoşuna gitmeyeceği kesindir… Ama gerçeklerin seslendirilmesi bazen acıdır: Kıbrıs Türk sanayinin ve ticaretinin özel sektördeki temsilcileri devlet dairelerinin siesta tatiline ciddi ve haklı itirazlarını yaptılar…. Bildiri ve görüşleriyle devlete de başvurdular… İşlerin yürütülebilmesi için devlet dairelerinin tam mesaide olması gerektiğini savunuyorlar… “Yaz mesaisi kaldırılsın. Çalışma yaşamında zamanı azaltarak, verimlilik, hizmet ve üretim beklenemez” diyorlar…
   Doğruya doğru; çok da haklıdırlar… Hele ülkenin bu bunalımlı döneminde… Sendikalar statükoya karşı olduklarını hep yineleyip dururlar… İş yaşamındaki en önemli statüko kamu sektörü ile özel sektör arasında gittikçe kökleşen dengesiz koşullardır… Devlet dairelerindeki her yılın yaz mesaileri ise bu dengesizlikler içinde önemli bir yer tutar… Özel sektör kan ter içinde çalışırken, kamu sektörü klimalı ortamlarda bile yaz tatiline girer… Sendikalar eğer ileri sürdükleri gibi statükocu değillerse, hiç değilse bu krizli süreçte devlet dairelerindeki yaz mesailerine tavır koyarak statüko karşıtlıklarını neden ispatlamazlar?..
   Kazanılmış bazı haklar bazen zamana ve zemine uymuyor işte… Siyasal bunalımların tavan yaptığı ülkemizde Cumhuriyet Meclisi’nin yaz tatili ise tam bir skandal!..
                              ***
   EKONOMİK AKIL: ABD ile İngiltere başını almış giden enflasyona karşı paralarının değerini koruyabilme adına faizleri artırıyor… Diğer ülkelerin de aynı yönteme başvurması ekonomik aklın gereğidir… Bizim taraflarda izlenen sakat faiz politikası, Milli Türk parası TL’nin ekonomik akılla kullanılmadığının açık göstergesidir… TL’nin faizi düşürüldükçe düşürüldü, TL’nin satın alma gücü eritildi ve enflasyon yüzde 70’lere dek kışkırtıldı… Allah beterinden korusun…
                              ***
   BM EN BÜYÜK YALAN:  Ukrayna’nın işgali, acı dersler vererek kan revan içinde sürüyor… İşgali ısrarla sürdürmekte olan kim?.. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri!… Ne “güvenlik” ama?.. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres Moskova’da barış adına görüşmeler yaparken, Ukrayna’nın fasılasız bombardımanı sürdü… Genel Sekreter, kendi Güvenlik Konseyi’nin üyesine bile söz geçiremedi…
   En büyük yalan, işte şu Birleşmiş Milletler… Orada birleşebilen milletler yok, birbirine düşman milletler var…
   ***
   TÜRKİYE’DE DE PAHALI ELEKTRİK TARTIŞMALARI: Türkiye’de de pahalı elektrik sorunu var… Ne ki, oradaki pahalılık KKTC’deki pahalılığın yanında ne ki?.. Üstelik Türkiye’deki elektrik faturalarına “Yakıt değişim ücreti” ve “maktu ücret” gibi absürd eklemeler de yapılmıyor… Enerjinin maliyeti neyse buna bir de kâr ekleyip fatura düzenleniyor Türkiye’de… Tüm diğer ülkelerde olduğu gibi…
   İşte bu atmosfer içinde, Türkiye Cumhuriyeti Ana Muhalefet Lideri CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 140 metre karelik apartman dairesinin elektriğinin  kesilmesi ve bunun yankıları, elektrik sorunundan muzdarip KKTC’de de  ilgiyle izlendi tabii ki… Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz şubat ayında art arda gelen elektrik zamlarını protesto etmek amacıyla faturalarını ödemeyeceğini açıklamıştı… Faturalar ödenmeyince  evinin elektriği kesildi.
   Üç aylık birikmiş elektrik borcunun 1.030 TL olduğunu öğrenen Kılıçdaroğlu,  mum ışığında verdiği demeçlerle yüksek elektrik fiyatlarına ve elektriği kesilen vatandaşlarının sosyo – ekonomik sorunlarına dikkati çekmeye çalıştı… Kılıçdaroğlu eylemini sürdürürken, bir hafta boyunca eşi Selvi Hanım’la karanlıkta kaldı… İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun elektriğinin kesilmesi konusunda faturayı kendisinin ödeyebileceğini söylese de, bu öneri nezaketle geri çevrildi…
   Bu konuda KKTC odaklı bir yorum yapmak gerekirse; 3 aylık 1030 TL elektrik faturası nedir ki!.. 340 TL dolayında aylık elektrik hesabı var Kılıçdaroğlu’nun… Bizim KKTC’de tüketiciye gelen aylık faturalarda ise binlerce TL yazmakta… Öde ödeyebilirsen…

   Kılıçdaroğlu faturayı ödememesinin bir sivil itaatsizlik değil, sadece “bir haftalık eylem” olduğunu söylemiş ve fatura ödememe eğilimi gösteren partililerine de engel olmuştu…
                              ***
   HİNT DÜĞÜNLERİ: Turizmimizin duayen emektarlarından Nedim Tamel, Fikri Ataoğlu tarafından “yeni bir turizm hamlesi” olarak sunulan Hint düğünlerinin aslında ülkemiz için yeni bir olay olmadığını bildirdi bana… Çeşitli tarihlerde ve lüks mekânlarda Hint düğünleri yapıldığının ve bu düğünlerdeki otantik keyfin yerel davetliler tarafından da yaşandığının öykülerini seslendirdi… Hollywood’dan sonra dünyanın en büyük ve en önemli sinema endüstrisi olan Hint sinema sektörü Bollywood da KKTC’yi keşfetmiş durumdadır.. 
   2012’de tümü KKTC’de çekilen Bollywood yapımı “Race” adlı filmi unutmadık… Hindistan´ın ünlü yönetmenlerinden Abbas ile Mustan tarafından yönetilen aksiyon – gerilim filmi “Race-2” gösterildiği ilk haftada 40 milyon izleyiciye ulaşmıştı.. Ve bunun devamı vizyon boyunca gürül gürül geldi… Güney Afrika´da çekilen 2008 yapımı “Race” filminin devamı olan “Race – 2”nin  başrollerini Hindistan’ın ünlü aktörü Anil Kapur ve Sayif Ali Han paylaştı. Filmde, Dipika Padukone, John Abraham, Caklin Fernandez ve Amişa Patel gibi popüler Hint oyuncuları da rol paylaştı… Hindistan´daki 3 bin 200 sinemanın yanı sıra Amerika, İngiltere, Avustralya, Dubai gibi 50 ayrı farklı ülkede de gösterime giren filmin KKTC’nin tanıtımına yarar sağladığı kesindir…
   Tabii ki KKTC’yi mekân seçen Hint düğünlerinin de, Hint filmlerinin de devamını dileriz… Bu konuda devletimiz tarafından organize ve bilinçli çaba harcanmalı…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   İŞ İŞTEN GEÇMEDEN: Zümresel ve hatta bireysel menfaatlerin korunması ve daha fazla menfaat temini için önüne gelen grevde ve eylemde… Ortalık grevlerden ve eylemlerden geçilmiyor… Neredeyse her canı sıkılan pankartını açıp sokağa çıkacak… Bu arada vergi muafiyeti isteyenler, maddi devlet teşvikleri için kapı aşındıranlar… Devlet gelirleri dibe vurdukça vurmakta… Bu vuruşlarla dip de delindi resmen… Kaynakları kurumuş ya da kurutulmuş devlet mi olur?..  Bu gidişle devlet mekanizması tam anlamında çökecek, gelir ve kaynaklar tümden kuruyacak ve ortada paylaşılabilecek hiçbir menfaat kalmayacak… Dahası maaşlar bile alınamayacak… “Vermeyince mabut, ne yapsın Sultan Mahmut” durumlarına çoktan gelindi… Her zamankinden daha fazla sağduyuya ihtiyaç var… Bu ülkenin akil insanları uyarıcı davranış ve telkinleriyle devreye girmelidirler iş işten geçmeden… AKIL TUTULMASI MI YAŞANIYOR BU ÜLKEDE?..
                       ***
   GIDA TERÖRÜNÜ KENDİ ELİMİZLE KÖRÜKLEMEK: Devlet Laboratuvarının gıda test kitleri tükendiği için artık gıda analizlerinin yapılamaması kanser türlerinin ve gıda terörüne bağlı çeşitli hastalığın ülkemizi kasıp kavurduğu bir sürecin dehşeti yükselten haberi oldu… Gıda terörünü kendi eliyle körükleyen bir toplumsal düzen oluşturduk… Bravo bize!.. Test kitlerinin tükendiğinin ancak testler durunca anlaşılabilmesi bu ülkedeki kim kime dum duma havalarının bir başka hazin yansımasıdır… Test kitlerinin suyunu çekmesinin sorumlularını araştıracağını açıklayan Sağlık Bakanı Dr. Ali Pilli de bizi hem güldürdü, hem de ağlattı… Devlet Laboratuvarı hizmet şeması ile personel kadrosuna bak, sorumlular “şıp” diye ortaya çıkar sayın bakan… Yoğun bir araştırmaya hiç de gerek yok…
   Olayın bir diğer ironik yanı ise laboratuvardaki test kitlerinin suyunu çekmiş olduğunu tespit edip kamuoyumuza ilk duyuranın Kalavaç’ın eski efsane muhtarı Ömer Meraklı’nın olması… Adı ile müsemma, meraklı Ömer bey kardeşimiz, bir laboratuvar çalışanından aldığı bilgiyi anında medyamız aracılığıyla halka duyurdu… Dehşet de ondan sonra patladı… Bu konuda esas bravo’yu hak eden de odur doğrusu…
   Neyse; tavsiyemize gelelim: Bugünlerde sağlığımız adına yapabileceğimiz en iyi şey kurtlu böcekli gıdaları raflardan, tezgâhlardan özenle seçerek yemektir… Çünkü kurtçuklar ve böcecikler sağlıklarına bizden çok daha fazla duyarlı olduklarından zehirli gıdalara asla dokunmazlar!.
   Laboratuvarın eski müdürü Emine Solyalı’nın, bu konuda adresime attığı görüşlerdir:
   “Bu çok üzücü bir durum. Laboratuvarın aylık kit harcaması bilinir ve mevcut stokun ne zaman biteceği hesaplanır, ona göre ihaleye çıkılırdı… Sanırım beşeri ilaçlarda olduğu gibi kaynak sorununa takıldılar… Beni en çok üzen olay da, en çok denetimin yapıldığı benim müdürlüğüm döneminde basın için çok önemli olan GIDA GÜVENLİĞİ, benden sonra basın gündemlerinden düştü ve sorgulayan olmadı…. Üzerlerinde baskı ve denetim hissetmeyenlerden de ancak bu kadar işte!..”
                              ***
   YÜZER SANTRALLER KONUSU: Geçmişin TKP’den seçilen sol kökenli başarılı bakanlarındandı… Bugünün ise başarılı iş adamlarındandır: Hasan Özbaflı… Yüzer santraller konusundaki düşüncelerinin köşemde de yer almasını istedi… Benim de çeşitli yazımda gündemde tutmaya çalıştığım bu konu hakkında, Özbaflı’nın sağlam görüş ve önerileri var… Teşekkürlerimle sunuyorum:
    “Ülkemizin enerji sorunlarının çözümü için meslek icabı uzun süredir çalışmalar yapıyorum. Bu amaçla yaptığım araştırmaların sonucu olarak yüzer santrallerin bize son derece yararlı olacağını anladım ve bu çağdaş hizmeti ülkemize getirmek için dünyanın en büyük enerji filosuna sahip Türk KARPOWERSHIP firması ile temasa geçtim. Konu ile ilgili gelişmeler aşağıdaki gibidir:
   Firma ihtiyaç olması halinde ülkemize hizmet vermeyi kabul etmiştir… Bu hizmet herhangi bir sahilde demirleyip şebekemize elektrik aktarma şeklinde olacaktır. 2- Verilecek enerji miktarı Hükümetimiz tarafından belirlenecektir. 3- Bu amaçla açılacak ihaleyi Karpowership kazandığı takdirde, belirlenecek bir süre için firmanın yüzer santralleri yedek güç olarak ihtiyaç olan enerjiyi sağlayacaktır. 4- Hedef şu andaki fiyatların çok altında enerji temin etmektir. 5- Dünya genelinde birçok ülkenin enerjisini veren KARPOWERSHIP’in KIB- TEK’i satın alma amacı yoktur. 6- Anılan işbirliği teklifi bizim tarafımızdan Hükümetimize yapılmıştır, ancak şu ana kadar herhangi bir anlaşma yapılmamıştır. 7- Hükümetle görüşmeler yetkili temsilci olarak benim tarafımdan yürütülmektedir. KIB TEK’in belli bir yüzdesinin devri konusu hiç gündeme gelmemiştir. 8- Sendikacı Dostlarımız gerçekten KIB TEK’i kurtarmak istiyorsa, kendi yatırımlarını başarana kadar KARPOWERSIP’e dostça yaklaşmaları gerekir. Bu sayede hem Halkımız daha ucuz ve sürekli enerjiye kavuşacak, hem de Güney’e muhtaç olmaktan kurtulacağız. ÖNEMLİ NOT: KARPOWERSHIP’in opsiyonu sonsuz değildir…”
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   ZİHNİ TÜRKSEL EFSANEDİR, EFSANELER ÖLMEZ: Oldu mu şef, oldu mu şimdi bu yaptığın?.. Hem de görev başındayken, bizden uzak Diyarbakır ellerinde bize bu veda, nasıl bir şakadır bu böyle?.. Hep şakacıydın, ama olmadı be Zihni Türksel Hocam, hiç, ama hiç olmadı bu son şakan… Otantik Kıbrıs mutfağını da, o mutfakta eğittiğin öğrencilerini de öksüz bırakıp gittin birden bire… Hem de çok erken, çok zamansız… “Gastronomi” dendi mi uluslararası tanıtımlarda emektar ve özverili yıldızımızdın… Dıştan gelen konuklarımızı bizim öz mutfakla tanıştırmak adına ille de senin Bohçalyan’ın yolunu tutardık… Ne güzel, ne samimi karşılamalar ve ne ikramlardı onlar öyle… Tuzlusuyla, tatlısıyla, acısıyla Kıbrıs lezzetleri… Bütünüyle Kıbrıs aromalı… Ve Kıbrıs şaraplarının eşliğinde… Senin, sana özgü esprilerinin de eşliğinde tabi iki… Duvarlarında sesinin yankılandığı, tatlarının dolaştığı Bohçalyan da, seninle birlikte efsaneleşmiştir..
   Son görüşmemiz Tunus’a gitmenden, oradaki gastronomi fuarına eşsiz lezzetlerimizi taşımandan önceydi… Sohbetimizi gazetedeki köşeme de yansıtmıştım hani… Bu işin zorluklarından, maddi destek de bulamayışından yakındın ve artık her şeyi bırakacağını, Bohçalyan’a da kilit vuracağını söylemiştin… Son nefesine dek bu ülke görevini bırakamayacağını, yaratılışının buna uygun olmadığını söylemiştim ben de sana… Son nefesinin bu kadar yakın olduğunu nereden bilecektim ki!… Anıların, göğsünün artık dar geldiği sayısız başarı madalyaların, o en güzel insan tarafların kültürümüze bıraktığın unutulmaz mirastır… “Kıbrıs otantik gastronomisi” denildiğinde adın mutlaka bu deyişin içinde çınlayacaktır… Sen bir görev şehidisin can arkadaş… Ülken için, ülken adına uğraş verirken, son nefesini de verdin… Tıpkı sana o gün dediğim gibi… Sahnede ölen bir sanatçıdan farksızsın… Ruhun şad, mekânın cennet olsun Zihni Türksel şefimiz… Gönüllerimizin sevgili şefi…
                                          ***
   STATÜKOCULUK EN KÖKLÜ AKIM: Erhan Arıklı Bakanımız; “Yerel yönetimler için başlattığımız çalışmaları kamu reformuyla taçlandıracağız…” diyor… Bu kadar rahat nasıl konuşabiliyor?.. Durumlar net biçimde işte ortada… Yerel yönetimler reformu hele bir tamamlanabilsin de, yeni taçlandırmalar ondan sonra düşünülsün diyorum… Boylu boyunca batağa gömülmüş müflis belediyeler bile kapanmama kavgasında… Kökleşen statüko bu garip ülkede hiçbir reforma tahammül edemiyor… Hele kamu reformu gündeme getirilsin, tüm memur sendikaları ülkenin altını üstüne getirecekler… Bunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok… Kökten değişime çok muhtaç olan bu ülkedeki statükoculuk ve uzlaşmazlık kültürü bizi göz göre göre uçuruma götürüyor… “Demokraside çareler tükenmez” umudu da bizler için geçersiz… Bu ülkede var olan demokrasi değil, anarşidir… Görülmemiş ölçüde bencillik, zümrecilik ve partizanlıktır… Sadece kendi çıkarını ve zümresel varlığını düşünen kitlelerle hiçbir yere varılamaz… Ve bu kitleler çocuklarının ve de torunlarının geleceğini de mahvediyorlar… Toplumsal esenlik ve mutlu gelecek için uzlaşabilmenin yolları aranacağına hep isyanların, tepkilerin oynandığı berbat bir sahneye dönüştük…              

             ***
   DEVLET ANA: Çoğu müflis durumda 28 belediye aynen sürdürülebilir, ama KKTC’nin 27 dış temsilciliği sürdürülemez!..  Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası bildirisine göre yurt dışındaki 27 tane KKTC temsilciliği gereksiz… Bunların kapatılmasından oluşacak kaynakla 22 tane okul yapılabilirmiş ülkeye…
   İnce hesaba bakınız siz!.. KKTC, hepimize analık yapan bir devlettir, devlet anamızdır; beğenseler de beğenmeseler de; isteseler de istemeseler de… Bu mantığı savunanların da anasıdır… Devletin de yurt dışı temsilcilikleri olur… Dış temsilcilikleri olmayan devlet yoktur… Temsilcilikler olmazsa, yurt dışı diplomatik, kültürel ve ticari temaslarda bizi o ülkeden öteki ülkeye uçan gönüllü öğretmenler mi temsil edecekler?..
   Mesele yeni okullar yapmaksa, peki ellerinin altında banka, aidatlardan ve dış yardımlardan kaynaklanan ciddi parasal olanaklar da  bulunan öğretmen sendikalarımız neden bir tek okul bile yapıp eğitimimize armağan etmezler?.. Okul inşası için ille de devletin başka kurumları mı kapatılmalı?..
   Bir de şu var: Mevcut okullarımızı kullanabilme becerimiz ne kadar?.. Bu okullarda tam gün eğitime bile geçilemiyor… Eylemler ve grevlerle sık sık okullar kapatılıyor… Günsel Ailesi’nin Girne’de eğitimimize armağan ettiği tam donanımlı okulun hizmete açılışı bile aylardır yapılamadı…
                              ***                    

   TASARRUF BİLİNCİ DE YOK EDİLİYOR: Birkaç gün önce bir banka veznesinde tanık olduğumdur: Aydın olduğu duruşundan belli orta yaşlı kadın, vadeli hesabının defterini güncelledikten sonra o defteri vezneye doğru geri itip şöyle konuştu: “Enflasyon yüzde en az 60, bankanızın parama verdiği faize bakın. Yine indirim… Bir yandan zamlarla paranın değeri boyuna düşürülür, bir yandan da birikimlerimizin kirası adilce ödenmez… Param bankada eriyeceğine sayınız hepsini avucuma… Gider harcarım daha iyi…”
   Yani tespitim o ki, insanlarımızın geleneksel tasarruf bilinci de yok ediliyor… Dövize endeksli ilk mevduat faizleri geçen hafta sonunda Türkiye’de tasarruf sahiplerine ödendi… TL para biriminin geçerli olduğu bizde ise, durum eski hamam, eski tas… Hani dövize endeksli faiz uygulaması KKTC’de de geçerli olacaktı?..
                              ***
   HİÇ BİTMEYEN O ENOSİS RÜYASI:  Mart, önemli tarihi olayların yıl dönümleriyle yüklü bir ay… Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başlatılan ve bağımsızlıkla sonuçlanan 1821 Yunan İhtilali’nin 100’ncü yıldönümünde Kıbrıs’ta Rum Ortodoks Kilisesi’nin girişimiyle 25 Mart 1921’de, Rum halkının tümünü oluşturan milli kurumlar adanın Yunanistan’la birleştirilmesi anlamına gelen ENOSİS kararını almışlar ve İngiliz sömürge yönetiminin karşısına bu kararla çıkmışlardı… Bu olayın tarihsel önemini kurumsallaştırmış olan Rumlar, 25 Mart Cuma günü, yine Yunan bayrakları altındaki kutlamalarını ihmal etmediler… Şoven nitelikli yığınla bildiri ise her yandan yağmur gibi yağdı…
   25 Mart 1921’den sonra Rumların ENOSİS mücadelesinin aşamadan aşamaya girerek ve gittikçe şiddetlenerek sürdüğü bilinendir…
   1950’de yine Ortodoks Kilisesi’nin ve ilk Rum siyasal partisi AKEL’in girişimiyle 1921 kararı, bir başka ENOSİS plebisitiyle güncellenmiş ve güçlendirilmiştir… 1963’de ENOSİS’çi Akritas Planı’yla Türk – Rum ortaklık cumhuriyeti yıkılmış ve ENOSİS mücadelesi yeni boyutlara taşınmıştır… 1967’de Rum Temsilciler Meclisi’nde oybirliğiyle alınan ENOSİS kararı ise, halen kaldırılmadı ve aynen korunmaktadır… O kararın altında, kurultaylarında da ENOSİS kararları olan Rum Komünist Partisi AKEL’in de imzası var…

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ? Bu minik öykü “Herkes”, “Birisi”, “Herhangi  biri” ve “Hiç biri” arasında geçer… Ülkenin dört öznesi… Yapılması gereken önemli bir iş vardır… Önemli ama sıradan ve basit bir iş… Kolayca başarılabilir cinsten… “Herkes”, “Birisi”nin bu işi yapabileceğini bilirdi ve bunun yapılmasını “Birisi”nden bekledi… “Birisi” o işi yapmadı… Gerçi “Herhangi biri” de yapabilirdi bu işi… Ama o da yapmadı… “Hiç biri” tarafından bu işin yapılmamasına “Birisi”  çok kızmakla yetindi… Ve “Herkes” “Birisi”nin bile çıkıp bu işi yapmamasından ve sadece kızmakla yetinmesinden dolayı şikâyetçi oldu… “Ne olacak kardeşim bu memleketin hali?” diye söylendi “Herkes…” (İlham: Prof. Dr. Mehmet Ali Körpınar’dan)
***
BEKLENEN BUDUR SAYIN BAŞBAKAN: Başbakan Faiz Sucuoğlu, hükümetin güvenoyu almasının ardından marketlere denetime gideceğini söyleyerek, “Cezaysa ceza, kapatmaysa kapatma” dedi… Başbakan’ın baskınlarından önce çarşıda bir çekidüzen görmek isteriz… Ama yine de altını çizmem gerekir ki, fiyat denetiminin en etkin yolu ürünlerin üzerine mutlaka mal oluş ve satış fiyatlarının yazılmasıdır… Değil Başbakan, sıradan vatandaş bile denetimini oradan yapabilir…
***
KIDEMLİ UZMANIN GÖRÜŞÜ: Çarşı denetiminin uzmanı, emekli bürokrat Ezel Ertuğrul’un işte bu bağlamdaki mektubudur:
“Eskiden Mal ve Hizmetler Düzenleme Denetim Yasası’na göre birçok mal denetime tabi idi. Şimdi de bunun değiştiğini tahmin etmiyorum. Burada birçok malın ithalatçı, toptancı ve perakendeci kâr marjları bellidir… Denetime tabi olmayan mal ve hizmetler de istendiği takdirde denetime tabi ilan edilebilir. Ticaret Dairesi memurları yüksek fiyattan satılan malları tespit ettikleri takdirde, ilgi ithalatçıdan evrakları talep edebilir ve maliyetlerini yaparak fahiş fiyattan satış yapan şirketler cezalandırılabilir. Hatta gazetelere ilan verilerek teşhir de edilebilirler. İstenen mallarda narh ilan edilerek bunların azami satış fiyatları da belirlenebilir. Örneğin şeker, yumurta, yağ, un, piliç ve saire gibi… Özetlersek, niyet olduğu takdirde fiyatları denetlemek için her türlü yasa vardır… Zamanında o yasalar geçirilmiştir… Yeter ki niyet ve istek olsun…”
***
HÜKÜMET VE BAKANLIKLAR: Hükümetin üyelerini isim isim açıkladıktan sonra “Bu kabine 5 yıl sürecek bir kabine değil..” derken Başbakan Faiz Sucuoğlu bakanlık konusunda hararetli beklentilerin bulunduğunu doğrulamış oldu… Onlara “sakin olun ve bekleyin” telkini… “Bakanlık”, her milletvekilinin gönlündeki sarsılmaz ihtirastır… Da şu var: Uzun ömürlü istikrarlı hükümet arzulanırken bakanlıkların da teker teker uzun ömürlü ve istikrarlı olması gerekmez mi?…
***
TUHAF İŞLER: Maliyemizin yeni bakanı Sunat Atun, ekranlarda herkesin gözü önünde “Sosyal Sigorta maaşları ödenecek mi?” diye soran gazeteciye “Sorun yok, ödenecek” yanıtını verince, internette ve sosyal medyada ona demediklerini bırakmayanlara tanık olduk… Maaşların ödenmesi zaten çok doğalmış da, bu konuda açıklama yapmanın ne gereği varmış bağlamında… Gazeteci sordu, o da yanıtladı… Atun’u bu konuda hedef tahtasına koyanlar onun o soru üzerine ne demesini, ne yapmasını beklerlerdi yani?.. Böylesi tuhaf işlerle uğraşmak abesle iştigaldir…
O ünlü gazeteci öyküsünü şimdi anımsamamak mümkün mü?.. Papa küçük ve mazbut bir ülkeyi ziyaretinde,  havaalanındaki basın toplantısında, bir gazetecinin “Ne düşünüyorsunuz bu ülkenin genelevleri hakkında?” sorusuyla karşı karşıya kalır… Hayretle; “Bu mazbut ülkede genelev mi var?” diye karşı sorusunu sorar. Ertesi gün o gazetecinin yayın organının çektiği manşet şöyledir: “Papa ülkemize ayak basar basmaz genelevimiz olup olmadığını sordu…”
***
GÖKÇEOĞLU’NUN ARKASINDAN: O güzel atlar, güzel insanlarımızı cennete taşımaktan artık yorgun… Dur durak bilmeyen bu yaprak dökümünde, Kıbrıs Türk kültürünün araştırıcı, yaratıcı ve paylaşımcı değerlerinden, eğitimci ve halk bilimci Mustafa Gökçeoğlu’nu da yitirdik ve çok sevdiği vatanın toprağına verdik onu geçen hafta… Kıbrıslı Türk sözcüklerinin, deyimlerinin ve manilerinin efendisiydi… Gencecik oğlunu yitirmesinden sonra daha da duygusallaşan bir duygu ve gönül adamı idi..  “Gönyeli’nin Dede Korkut’u” diyenler de vardı ona… Folklörümüzden önemli bir meşale eksildi… Ama sönmeyecek ışığını yadigâr bırakan bir meşale… Toplumsal belleğimize dair çalışmaları, öğretici sohbetleri ve satır satır üretip miras bıraktığı bilgi yüklü belgesel eserleriyle her zaman saygı ve şükranla anılacaktır… Her daim öğretmen olarak kaldı, hep öğretici oldu, tevazuu herkeste saygı yarattı… Tek başına Gönyeli’nin tarihsel anıtı gibi dururdu… Ben ona “Gönyeli’nin filozofu” derdim… Gökçeoğlu Ailesi’nin, Gönyeli’nin ve tüm Kıbrıs Türk halkının başı sağ olsun.. Gökçeoğlu hocamız nurlar içinde ve görevini hakkıyla yapmış insanların huzuruyla uyusun… Ülkesine, otantik köyüne ve halkına borcunu fazlasıyla ödedi…
  ***
GATES’İN SOĞUK KEHANETİ: Dünyayı ve insanlığı kendince dizayn etmeyi üstüne görev sayanlardan trilyoner Bill Gates, Korona’dan artık kurtulabilmenin düşlerini kurmakta olan insanlığın karşısına geçerek dünyayı yeni ölümcül virütik salgınların beklediğini söyledi… Bu felaket tellallığını yorumlayanlar Bill Gates’in kapkaranlık ufuktaki yeni virüsleri nereden görebildiğini konuşmakta… Nasıl göremesin ki?.. Her şeyin mucidi oldukları gibi onlar, insanlığı ve global ekonomiyi şekillendiren virüslerin de mucididirler… Bilim kurgu filmlerinin kahramanlarına taş çıkartan karmaşık figürler…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





DR. BEHİÇ’İN VE EŞİNİN TRAJİK ÖYKÜSÜ: İttihat ve Terakki ekolünün Kıbrıs’taki uzantısı olan milliyetçi yurtsever Dr. Behiç’in bir komployla idam sehpasına götürülmesi Kıbrıs Türk halkının tarihinde nice söylencenin konusu olan bir trajedidir… İngiliz Sömürge Yönetimi döneminde, Anadolu’da kurtuluş savaşı verilirken ve Dr. Behiç Kıbrıs’ın bağımsızlığına koşan Anadolu’nun bir parçası olduğunu yiğitçe savunurken gerçekleşmişti o trajedi… Çevresinde aydın Kıbrıslı Türkleri de örgütleyen Dr. Behiç ile eşi Fatma Hanım’ın korkunç bir senaryonun girdaplarına atılan trajik sonları araştırılırken Kıbrıs Türkü’nün bu adadaki varoluş mücadelesinin karanlıkta kalan ayrıntıları da yaprak yaprak ortaya çıkar…

Merhum Mustafa Doğrusöz, Dr. Behiç’in hazin öyküsünün peşine düşen, onun hayattaki son aile bireylerini de bularak konuşan gazeteci arkadaşımızdır… O hazin öyküye dair derlediklerinin bazı bölümlerini de KIBRIS gazetesindeki çok okunan köşesinde yayımlamıştı… En büyük ukdesi derlediklerini bir kitap formatında yayımlamaktı… Onu ölüme götüren hastalığının ilk dönemlerinde Doğrusöz’e neden kitabını halâ yayımlamadığını sorduğumda kendine özgü o acı gülüşüyle şu yanıtı vermişti: “Artık kitap basabilmek kolay mı?.. 1000 tirajlı baskı için ufak bir servet gerekir…”

Şimdi memnuniyetle öğrendim ki Doğrusöz kitapla ilgili hazırladığı dosyayı ölümünden önce KKTC Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi’ne emanet etmiş, daire de en sonunda bu kitabı “Doktor Behiç’in Öyküsüne Dair” adı altında basıp okurların huzuruna getirmiş… Özel çabalarıyla toplumsal belleğimize kazandırdığı bu kitaptan dolayı Daire Müdürü, değerli dostum Ejdan Sadrazam’ı gönülden kutlarım… Kitabı okumak adına sabırsız bir beklentideyim… Sanırım benim beklentim içinde olan daha pek çok kişi var…

 

***

İKİ TARAFI KESEN BIÇAK: Aşırı pahalılıktan sebze ve meyvelerin taneyle satılır olması sadece tüketicinin sorunu değil… Durum, üreticiyi de, toptancıyı da, marketleri de düşündürmeli… Ceplerdeki yangını büyütüyorlar…  Bu ürünleri satamayıp çöpe atacakları günler yakındır… Daha insaflı fiyatlara dönülmeli… Büyüyen bir gıda krizinin yaşandığı bu dünyada, milli servete de yazık… Bu aşırı fiyatlar, iki tarafı da, hem üreticiyi, hem de tüketiciyi kesen bir bıçak… Ürünleri kullanılmaz duruma getirip çöpe atmak, serbest piyasa ekonomisinin kurallarından değildir…

***

 KORONA BERDEVAMDIR: Koronanın def edilmekte olduğuna dair pompalanan umutlara karşın ürperten ölümlü vakalar berdevamdır… Hem bizim ülkemizde, hem de tüm dünyada… Güney Kıbrıs’taki binlerce vaka dikkat çekicidir… Diyeceğim o ki, duyarlılık ve tedbirler elden bırakılmamalı… Menhus virüs, en iyi korunduğu düşünülen kişilere bile ulaşıyor… Rehavet ise çok tehlikeli…

  ***

 

TARZAN DA BEKLENİYOR: Güzel ülkemizin cazibesi Afrikalı nüfusu yoğun şekilde çekmekte berdevam… Siyahi nüfusumuzun sayısını bilen de yok… Tarzan Jane’ini ve Çita’sını da yanına alıp Afrika ormanlarından KKTC’ye geldiğinde durum ve tablo tamam olacak…  Kriminal olaylara her gün damgasını vuran  Afrikalılar bağlamındaki disiplini sağlayacak olan da galiba Tarzan’dan başkası değil!.. Gelsin de, Beşparmak koruluklarından “Aiaaaaaa!..” diye o meşhur çığlığını bir atsın hele…

***

YA HAYVANCIKLAR?: Ekonomik krizde, hayvan hakları da ayaklar altında… Kedi – köpek mamaları korkunç zamlandı… İnsanlar kendi boğazlarını mı, yoksa hayvanlarının boğazlarını mı düşünsün ikileminde… Çok üzücü durumlar gerçekten… Hayvan hakları bağlamında, kedi ve köpek mamalarındaki yüzde 18’lik KDV’nin gözden geçirilmesini bekleyenimiz çoktur…
 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





HAYAT PAHALILIĞI TAHSİSATI VE ÇARŞI: Allah devlete zeval vermesin; yüzde 37.26’lık hayat pahalılığı tahsisatı her ayın ortasında ve sonunda ödenen devlet işçi maaşlarına eklendi… Darısı memur ve emeklilere… Bu hayat pahalılığı tahsisatını, yükselen fiyatların getirdiği enflasyon gerektirmiştir… Dilerim çarşımız bunu göz önünde bulundurur ve maaşların yükseldiği gerekçesiyle bir fiyat zammı furyasına daha gitmez, o çok iyi bilinen maaş artışı – fiyat artışı kısır döngüsü yine yaşanmaz… Zaten ertelendikçe ertelen devlet zamları, seçimden sonra önümüze yığılacak dağ misali…
Çarşının ve fiyatların denetimi, alım gücü yerlerde sürünen tüketici için çok önemli… Hayat pahalılığı tahsisatlarının maliyeye yükünü hafifletmek adına hükümet bunu da göz önünde bulundurmalı… Enflasyon ciddi bir fiyat kontrolünü gerektirir…
Osman Şan dostumuz diyor ki; “Piyasayı sterlin = 23 TL olarak kurgulamışlardı… Eğer sıkılmadan gene zam yaparlarsa gerçekten o zaman işin rengi değişir…”
Umarım işin rengini değiştirecek durumlara tanık olmayız bu çok sıkıntılı dönemde…
 ***
SALATALIĞIN FİYATI: Salatalığın, nam-ı diğer hıyarın fiyatı 26 TL’yi gördüğünde “bu kadarına da pes” diye yaptığımız eleştirilere “sera ürünüdür, pahalı olması budan dolayıdır ve normaldir” gerekçesini sunanlar vardı… Şimdilerde ise o ürünün fiyatı 10 TL’nin de altına düştü… Hayırdır, hıyarı bu mevsimde sera dışında üretmenin yöntemi mi bulundu?!.. Yoksa Güney Kıbrıs tüketicisini artık bu ürüne fazlasıyla doyurduk mu?.. Güney’den gelenler poşetler dolusu alıyorlardı… Herhalde turşusunu da kurmak için…

***
UMUTLANABİLİRİZ: Haftanın selamı sosyal medyaya düştüğü kısa notta, büyük harflerle “YAZA KADAR BU İŞ TAMAMDIR” diyen ve bu deyişi ile herkese “inşallah” dedirten, Klinik Şefi ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Akansoy’a… O demişse bunu gerçekten umutlanabiliriz… Olayın tam ortasındaki uzman… Zaten sürü bağışıklığımıza da az kaldı… Her gün yüzlerce vaka!… Binlercemiz pozitiflik sınavından geçti..
***
KAZAKİSTAN OLAYLARI: Yılbaşından itibaren dünyayı da sarsan şiddet olayları yaşanmıştı… Eski Sovyet cumhuriyetlerinden ve Türki devletlerinden Kazakistan’daki bu olaylar şimdilerde yatışmış görünüyor… Ajans haberlerine bakılacak olursa düzeni sağlamak üzere Kazakistan’a çağrılan Rus askerleri de geri çekildi… Ama oralar haber kaynaklarının pek de sağlıklı çalışamadığı, haberlerin karartılabildiği bölgelerden… Rusya Sovyetler Birliği dağılırken yitirdiği toprakları tekrar egemenliği altına alma yönünde aşikâr operasyonlar düzenliyor… Ukrayna’dan sonra, Kazakistan… Moskova’nın hedefleri arasındaki Kazakistan Hazar Denizi kıyılarında, Türkiye’nin 4 katı yüzölçümüne sahip, 16 milyon nüfuslu, geleceği çok parlak petrol ve doğalgaz zengini bir ülke… İroniye bakınız ki, bu petrol ve doğalgaz zengini ülkede başlatılan isyanın görünürdeki gerekçesi, akaryakıt ve doğal gaz fiyatları idi!… Aslında Kazakistan’ı karıştıran da, uzlaştıran da Ruslardır… Üniformalı Rus askerleri çekilmiş görünse de Rusya’nın “Wagner” diye bilinen milis savaşçıları çoktan orada konuşlandırılmışlardır… Tahmin edilmesi zor olmayan bir amaç da Türk Birliği’nin kurulmasını engellemektir. Ancak kesintiye uğramış bu birlik öyle ya da böyle kurulacaktır. Buna inanmak isteriz… Temelleri atılan ve gelişmekte olan bir birliktir bu…
 ***
BİR BİTSE BU SEÇİM KAMPANYASI: Erken genel seçimin artık eşiğindeyiz… Pazar gün “Şimdi söz benimdir” diyen seçmenlerimiz sandığa gidecekler… Kaç gündür en amansız seçim kampanyalarından birinin içinde savruluyoruz… Birbirleriyle kıyasıya propaganda savaşı yapan siyasetçilerimiz etiğe özen gösterseler ve birbirlerine bel altından vurmasalar da, onların amigoluğuna soyunanların sosyal medyada kaynatmakta oldukları hiç de yenir yutulur cinsten değildir… Besbelli sahnedeki siyasetçilerin yapmamaya özen gösterdiklerini, onların gölgelerine sığınanlar yapıyorlar… Ve hiç de yapmıyorlar toplumsal barış adına…
***
VE BİZE YAKIŞTIRILAN O FIKRA: Çoğu dijital yayını gördüğümüzde “Kıbrıslı Türkler birbirlerine karşı neden bu kadar acımasız ve tahammülsüz?” diye düşünmeden edemiyoruz… Ve bize yakıştırılan o fıkrayı bir kez daha anımsıyoruz: Kıbrıslı Türkün biri hakkın rahmetine kavuşmuş. Günahları ağır basmış olacak ki, cehenneme düşmüş. Cehennemde, yanlarında ülke adı yazan kocaman birer kazan, her kazanın başında da birer zebani varmış. Ateş üstündeki kazanda kavrulup duranlardan kazara başını çıkarabilen olursa, zebani elindeki dev sopayla onu aşağıya itermiş. Bir tek, yanında “KKTC” yazan kazanın başında zebani durmuyormuş. Bizim adam kendi kazanına atılmadan önce zebanilerden birine sormuş: “O kazanın başında niye gözlemciniz yok?” Zebani demiş ki; “Sizin o taraflardan gelenleri kendi hallerine bırakıyoruz… Çünkü aralarından sivrilen olursa diğerleri onu hemen bacaklarından aşağı çekiyorlar…”
Bir bitse bu seçim kampanyası da kendimize gelebilsek…
***
ŞU ÇAMURLU PATATESLER: Mehmet Dağlıkoca’dan mesaj: “Ahmet Bey; 1993 -1998 Haspolat soğuk hava tesislerinin sorumlusu idim… Ülkenin tüm patatesini orada koruma altında tutuyorduk… Böylesine çamurlu – topraklı patatesi hiç görmedik… Şimdi yıl 2022… Tam 30 yıla yakın zaman geçti aradan… Yıllar geçtikçe her şey daha güzel olmalı… Yoksa yıllar ilerledikçe her şeyimiz geri mi gider?..”
***
ZÜBEYİR AĞAOĞLU: Ciddi hastalıklarla savaşıyordu kaç zamandır… Anılarını bir kitapta toplamıştı son deminde ve neler paylaşmamıştı ki o kendine özgü üslubuyla… Kitabının bulunduğu stantları merak ve ilgiyle izler, kimlerin aldığını araştırırdı… Beklediği oranda ilgi görmeyince “İnsanların üzerine ölü toprağı serildi… Her şeye alâkasız oldu bu insanlarımız be Tolgay” demişti bana… Renkli, samimi, öfkeli, duyarlı, kendine özgü ve kritik dönemlerimizde önemli görevler üstelenmiş, paha biçilmez anılar biriktirmiş donanımlı Erenköy direnişi gazisi arkadaşımız… Kronik muhalif… Her zaman alternatif görüşlerin üreticisi… Dudaklarımızdaki buruk tebessümle “Bir Zübeyir Ağaoğlu vardı” diyeceğiz artık… Boşluğunu, taşkın heyecanını yanı başımızdaki patlamaya hazır tepkilerini ve de renkli kişiliğinin eksikliğini duyumsayacağız… Mekânı cennet olsun… Ailesinin ve sevenlerinin başı sağ olsun…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





MAZARET: Anastasiadis Rejimi mazeretini buldu: Larnaka’daki tarihi ve antik Cami-i Kebir’i yakan, orada barınmasına imam tarafından izin verilmeyen genç bir Suriyeli imiş!.. Yahu, saldırgan kişi ister Suriyeli, ister Patagonyalı, isterse Rum olsun… Dinsel mabetlerin saldırılara karşı korunmasından sorumlu olan hükümet değil mi?.. Güney Kıbrıs’ta ayakta kalabilen topu topu 6 tane cami var… Bunları her türlü saldırıya karşı korumak AB üyesi bir ülke için o kadar mı zor?..
Güney Kıbrıs’ta antik değerli tarihi Larnaka Büyük Camii’ne yapılan saldırı, her kimin tarafından gelmiş olursa olsun, Türk varlıklarına yönelen barbarlıklar zincirinin yeni halkasıdır… Bu barbarlık zincirine biteviye halkaların eklenmesi de hep berdevam olacaktır… Çünkü Güney Kıbrıs’ta bu barbarlık sürecini durduracak ne bir müeyyide var, ne de bir caydırıcılık… Türklere kast etmiş ya da Türk varlıklarına saldırmış ve hatta soykırımlar uygulamış, köyler – kasabalar yakmış bir tek Rum’un bile cezalandırıldığına tanık olabilen hiç kimse yok… Olmayacak da…
İşte Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün önemli bir nedeni de bu durumlarda aranmalı.. Kıbrıs Türk insanına ve toplumsal varlıklarına insanca bir gözle bakmayan otorite Rum tarafında hep iş başında olmuştur… Çünkü Rum siyasal iradesi her zaman böyle bir otoriteyi öngörür ve seçer… Böyle bir iradenin de Türklerle bu adada uzlaşmaya, paylaşıma ve insanca koşullarda yaşamaya zerre kadar meyli olamaz…
Hiç de göz ardı edilemez… Bizim taraftaki kiliselere karşı da ihmal var… Ne ki, bizim taraftaki kiliselere hiçbir ırkçı saldırı yapılmadı, yakılmadı, duvarlarına amaçlı edepsizlikler yazılmadı… Bu da onlardan farkımız…
***
BARDAĞIN DOLU TARAFI: Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkelerine ihracatı, bu yılın 11 ayında 2020’nin aynı dönemine göre yüzde 34,3 artarak 78 milyar 557 milyon 731 bin dolara ulaştı… Bu arada çeşitli ürün taşımakta olan binlerce tırın Avrupa’ya çıkış kapılarında, çevresel sorunlar da yaratacak şekilde kilometrelerce uzanan kuyruklar oluşturduğuna ilişkin haberler var… Turizm sektöründen de sevindiren haberler var… Rezervasyonlarda belirgin yükseliş… İstanbul borsasının haberleri de iyimserlik yaratıyor…  Bardağın dolu tarafına da bakmamızı uyaran bilgilerdir bunlar… Çekilmekte olan olağanüstü ekonomik sıkıntıların bedelinin milli esenlik olarak geri dönmesini ve bu dar boğazlardan erken zamanda çıkılmasını dileyelim…
***
PETROLDE PANİK VE GÜVENSİZLİK: Dilerim bundan sonra akaryakıt kuyruklarında çile doldurmayız… Kritik bir süreçten geçmekteyiz ve üretim adına, disiplinli yaşamak adına hepimizin zamanı çok değerli… Akaryakıt kuyrukları dahil, diğer kuyruklarda ve izdihamlarda yitirdiğimiz çok değerli zamanı hesapladığımızda, sorumluluk adına titriyoruz… İyi ve planlayıcı bir yönetim bu zaman kayıplarını asgariye indirebilir…
Benim son olarak bulunduğum kuyrukta Kuzeyli tüketiciden çok Güneyli tüketici vardı… Bu aşırı talep, yeni bir petrol sıkıntısının habercisi gibi… Çünkü bizim petrol tedarikçilerimiz Güney’in de ihtiyacını karşılayabilme olanağından yoksun… Güneyli tüketiciye petrol satışı yasaklanmasın, ama bu durumun akılcı önlemleri alınsın… Yeni çözümler bulununcaya ve istikrar sağlanıncaya dek, petrol satışını kotaya uyarlamak neden düşünülmesin?.. Herkese ihtiyacını karşılayabilecek ölçüde satış yapılsın mesela… Depoları ve hatta bidonları tümden doldurmak yerine 150 – 200 TL’lik akaryakıt satılabilir her tüketiciye… Yönetilmesi zorlaşan bu zor dönem aşılıncaya dek… Panikleyen ve güvenini yitiren tüketicilerin araba depolarının yanı sıra bidonlara ve çeşitli kaplara doldurdukları akaryakıt, büyük yangın tehlikesini de gündeme taşımaktadır… Aman dikkat!..

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





AŞI İHMALE GELMEZ:  Kışın girişiyle birlikte menfur salgın almış başını giderken aşı karşıtlığı ve ihmalkârlığı kabul edilebilir bir durum değildir… Kış koşullarındaki Covid-19 şahlanışı karşısında aşıya ve tedbirlere karşı eylem koyanlara Avrupa’nın çeşitli ülkesinde sert uygulamalar ve radikal izolasyonlar getirilmeye başlandı… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ki uluslararası literatürde “European Covit Human Rights, Grand Chambar” olarak anılır, 8 Nisan 2021 tarihinde hukukta emsal olabilecek bir karar vererek aşı zorunluluğunun demokratik bir toplumda mutlaka gerekli olduğu sonucuna vardı…
Aleni aşı karşıtlarına karşı böylesi bir kararı bizim yargı organımız da üretemez mi?.. Kendileri aşıyı reddettikleri yetmezmiş gibi, başkalarını da retçi olmaya çağıranlar var… Pes yani!.. Sorumsuzluk ve suçtur bu… Bilimsel açıklamalara ve verilere karşın aşıların yararından kuşku mu duyulur?.. Bu kuşkuyu bertaraf etmek çok kolay: Metabolizmanın antikor gücü aşıdan önce ve aşıdan sonra ölçülsün… Aşının kaçınılmaz gerekliliği laboratuvar raporundadır!.. Ha bir de hastanelerin yoğun bakım servislerine bakılsın… Oralarda yaşam savaşı verenlerin yüzde 80’nin aşısız olduğu istatistiklerle sabittir…
 ***
TURİZMDE CANLANMA: Dünya genelinde aşılama arttıkça, sınırlar tekrar açılıyor. Turizm hareketi canlanıyor… TL’nin döviz karşısında ucuzlamasını fırsata dönüştürme becerisini gösterebilecek miyiz?.. Devalüasyon turizmine kapılarımızı ardına dek açabilecek miyiz?.. Türkiye ve tabii ki KKTC dövizleriyle dünyayı dolaşan turistleri kendi ucuzluk cenneti turistik cazibe merkezlerine çekebilmelidirler… Bu arada National Geographic editörleri, gelecek yıl ziyaret etmek için Dünya’nın 25 en heyecan verici yerini seçti. Doğa, macera, sürdürülebilirlik, kültür ve tarih ve aile olmak üzere beş kategoriye ayrılan yerlerin her biri unutulmaz yolculuklara davet ediyor. Bu yılki listede, Türkiye’den de bir yer var: Antalya ile Muğla arasında yer alan antik Likya Yolu ve Uygarlıkları, eşsiz doğa güzellikleri ve zengin tarihi ile “aile kategorisinde öne çıktı. Natinonal Geographic, gezginlere ayrıca Yörüklerle birlikte vakit geçirmelerini de tavsiye etti.
***
FAİZ: Ne demişti Başbakanlığa gelir gelmez ayağının tozuyla Faiz Sucuoğlu?.. “Hedefimiz vatandaşın cebindeki 3 lirayı beş lira yapmaktır…” Oysa kaderin cilvesine bakınız: Vatandaşın cebindeki 3 lira şimdilerde 1 liraya düştü; Allah beterinden korsun!.. Neden mi bu durumlar?.. Hep politik faiz yüzünden!… Sanırım Faiz Bey o kadar üzüntülü ki, “Faiz” olan adını bile değiştirmeyi düşünür şimdi… Yine de bizim duruşumuz “Bağrımız yanıktır su ver Sucuoğlu” modunda olsun… “Gün doğmadan neler doğar” derdi eskiler… Doğacak yeni günleri bekleyelim hele…
 ***
TL’NİN CANINA OKUYAN UYGULAMA: Yapay olarak yaratılan enflasyonun çok altında TL mevduat faizi sürdürülebilir bir durum değildir… Bankacılık sistemine ters düşen bir uygulama… Enflasyonun çok altındaki bir faiz oranıyla  TL mevduatı banka hesaplarında durur mu?.. Ya harcanır, ya da “zararın neresinden dönülse kârdır” mantığıyla dövize yatırılır… Darbe üstüne darbe yiyip endişe ve güvensizliğe gömülen TL mevduat sahipleri enflasyonun çok altındaki faizlerde parasını bankada tutacak, ya da o parayı dövize transfer etmeyecek kadar akılsız mıdır?.. Milli para TL’yi dövize karşı koruyan o eski yasaları gelin de anımsamayın şimdi… “Türk Lirasını Koruma Kanunu” çok meşhurdu…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





AŞI DURUMUMUZ İÇ AÇICI DEĞİL: Aşı, ölümcül salgına karşı tek sığınağımızdır… Bugünün dünyasında hâlâ aşıya ulaşamamış ülkeler ve halklar varken bizde çeşitli ülkenin üretimi, çeşitli aşı var… Ama aşıya olan ilgi, sorumsuzca öne sürülen şehir efsanelerinin olumsuz etkisiyle gittikçe düşmektedir… Aşılanma oranımız yüzde 55 dolayında…  Oysa bilimin öngördüğü oran yüzde 85’dir…Keşke yüzde yüz olabilse…
50 bin adet Astra Zeneca aşısının son kullanım tarihleri yaklaştığı gerekçesiyle Güney Kıbrıs’a geri iade edileceğine ilişkin haberler ise olumsuz aşı durumlarımıza tuz biber ekti…
Bir kez daha anımsatmak isterim: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ki uluslararası literatürde “European Covit Human Rights, Grand Chambar” olarak anılır, 8 Nisan 2021 tarihinde hukukta emsal olabilecek bir karar vererek aşı zorunluluğunun demokratik bir toplumda mutlaka gerekli olduğu sonucuna vardı… Aleni aşı karşıtlarına karşı böylesi bir kararı bizim yargı organımız da üretemez mi?..
Kendileri aşıyı reddettikleri yetmezmiş gibi, başkalarını da retçi olmaya çağıranlar var… Pes yani!.. Sorumsuzluk ve suçtur bu… Bilimsel açıklamalara ve verilere karşın aşıların yararından halâ kuşku mu duyulur?.. Bu kuşkuyu bertaraf etmek çok kolaydır aslında: Metabolizmanın antikor gücü aşıdan önce ve aşıdan sonra ölçülsün… Aşının kaçınılmaz gerekliliği alınacak laboratuvar raporundadır!..
***
MESLEKİ EĞİTİM: Geçen hafta düzenledikleri basın toplantısına tanık olduk… Tıpkı Kıbrıs Türk Ticaret Odası yetkililerinden dinlediğimiz gibi, Sanayi Odası’nın yönetici yetkilileri de kalifiye eleman bulmaktaki sıkıntılara değinerek mesleki eğitime ülkemizde mutlaka önem verilmesi gerektiğine vurgu yaptılar… Mesleki okulları tercih edecek öğrencilere bazı ayrıcalıkların tanınması fikrine de sıcak bakıyorlar…
Ama salt temenni etmekle olmuyor işte beklentilerimiz… Girişim de gerek… Mesela Sanayi Odası Ticaret Odası’yla el ele vererek modern bir meslek okulunun ülkemize kazandırılmasında sonuç getirici bir kampanya başlatabilir… Bu kampanyaya Bankalar Birliği de neden katılmasın?.. Her şey bu yoksul devletten beklenmemeli…
Kıbrıs Türk Sanayi Odası’nın 22 sektörü temsil eden 822 üyesi var… Sektörler de üretken, üyeler de… Ticaret Odası’nın üye sayısı ise çok daha fazla… Bankalar Birliği’nde temsil edilen bankaların sayısı 20’den fazladır… Böylesi güçlü bir potansiyel için hedefine koyacağı donanımlı bir meslek okulu binasına ulaşabilmek nedir ki?.. Hem de kısa süre içinde…
***
ANIT MEZARLARA DAİR AYIPLARIMIZ: Bir bankamızın personeli gitti Dr. Fazıl Küçük Anıt Mezarı’ndaki çöpleri topladı… Bu gönüllüğü gönülden kutlarım… Ama Anıt Mezar’ların bakımını ve idamesini arada bir baş gösteren gönüllüklere mi emanet etmeli?..
Geçen günlerde gündemin baş sıralarına yükselen Rauf Denktaş Anıt Mezarı sorunları konusunda da henüz çözümleyici etkin ve somut bir adım atılmış değil… Peki de nedir esas amaç?.. Denktaş ailesini liderin naşını oradan alıp aile mezarlığına taşımaya mı zorlamak?.. Cumhurbaşkanlığı Koordinasyon Toplantısında varılan mutabakata neden uyulmaz?.. Bu mutabakat, şehitliklerin bakım ve idamesinde olduğu gibi Anıt Mezarların da askere havale edilmesine ilişkindi… Evet; artık halkın da bilgisinde olan o mutabakata neden uyulmaz?.. O mutabakat neden araya özel koruma şirketleri sürülerek sulandırılmak istenir?..
Bu soruların yanıtını açık yürekle verebilecek siyasal iradeyi bekleriz…
***
ŞU FİYAT DENETİMSİZLİĞİ:Pahalılık ve fiyat anarşisi almış başını giderken, kimi yetkilinin ülkede serbest piyasa ekonomisi olduğunu öne sürmesi ve demetimi bu sistemden beklemesi, hiç de halkçı ve haklı bir yaklaşım değildir… Serbest piyasa ekonomisi başını almış gitmekte olan bu fiyat anarşisinde kendi kendini denetleyemiyor madem ki, var olan yasaları hiç zaman yitirmeden devreye koymalı… Duayen bürokrat ve iş adamı Yücel Dolmacı’dan aldığım şu mesaj da, yöneticilerin bu konuda hiç de çaresiz ve yetkisiz olmadığına vurgu yapıyor:
“Yürürlükte olan Mal ve Hizmetler Yasası Ticaret Dairesi’ne tam denetleme yetkisi verir. Bu yasal denetimi 1980’lerde bile biz tam başarıyla uygulardık. Her kazada denetim yapan memurlar vardı… Teleks veya faksla çarşımızdaki fiyatlar Mersin ve Güney Kıbrıs fiyatları ile mukayese edilir, gerekli önlemler çarşımızda her gün alınırdı…”
 ***

MUSTAFA ERBİLEN’İ ANMAK: 5 yıl önce 16 Eylül 2016’da çok sevilen ve sayılan, toplum hizmetkârı bir değerimizi yitirmiştik… O değerimiz, Dr. Mustafa Erbilen’di… Ona dair içten sevginin sıcaklığını aynen koruduğuna geçen haftaki vefa gösterilerinde tanık olduk… Sevgi, saygı ve şükranla anıldı Erbilen…
O, yaşam tarzıyla bir Kıbrıs Türk klasiği idi… Tepeden tırnağa insanlık sevgisiyle dopdolu tevazu anıtı… Politikanın bile bozamadığı erdemli kişilik… Onu hiçbirimizin, hiçbirimize anlatma gereği yok. Herkes onu tanır, sever ve sayardı. İçten bir kahkaha ve pırıltılı bir kimlik idi… Yaşamı boyunca, sevgi, iyilik ve kardeşlik saçtı büyüğe de, küçüğe de, yoksula da zengine de… Ve o da beklenmeyen bir anda bembeyaz atına binip dört nala çekip gitmişti sevenlerinin arasından, bu yalan dünyadan… Geride unutulmaz içten kahkahalarıyla güzelliklerini, hizmetlerini ve iyiliklerini bırakarak… Aramızdan ayrılmasıyla, insaniyet açısından, onsuz daha bir yoksullaşmıştık… Ama aradan yıllar geçerken unutulmamak, çok güzel bir şey… Işıklar içinde ve huzurla uyu Mustafa abimiz…
***
AYTEN KEMAL DENİZ: Toplumumuzun yakın tarihinde onurla yer almış, sosyal eğilimleri çok güçlü,  rol model kadınlarımızdan birini daha yitirdik… O, kendini toplumuna ve ülkesine yaşamı boyunca adayan merhum milletvekili ve iş insanı Kemal Deniz’in eşidir… Ayten Hanımefendi, her başarılı erkeğin arkasında güçlü bir kadın olduğunu kanıtlamakla kalmadı… Başarılı evlatların arkasında da güçlü annelerin bulunduğunu bilfiil gösterdi… Cennet mekânı olsun… Deniz ve Tatar Aileleri ile onu yetiştiren toplumumuzun başı sağ olsun…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





AKEL, ANASTASİADİS’TEN HESAP SORUYOR:  Rum Lider Nikos Anastasiadis’in 1960 Anayasası’na dönüş konusundaki görüşüne en fazla karşı çıkan, kimilerimizin uzlaşmaya en yakın Rum siyasal partisi olarak gördüğü şu AKEL oldu… AKEL kurmayları yayınladıkları karşı görüşlerinde Anastasiadis’e kendine gelmesi telkininde bulunarak ince ayar verdiler… Eğer 1960 Anayasası’na dönülürse Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın veto yetkisine sahip bir Türk olacağını ve Rum Milli Muhafız Ordusu’nun da dağıtılarak yerine tekrar Türk ve Rum’lardan oluşan, başında da Türk komutanın bulunduğu ortak bir ordu kurulacağını, Savunma Bakanı’nın Türk olacağını Anastasiadis’in şahsında tüm Rum halkına anımsatan AKEL, Türkleri asimilasyoncu Rum ulusal devletine yamalamaktan başka bir amacın sahibi olmadığını bir kez daha kanıtlamış bulunuyor… 2004 referandumunda Annan Planı’nın reddinde de baş rol oynayan AKEL’in kararlılıkla izlemekte olduğu yolun ne olduğunu, ünlü AKEL Genel Sekreteri Ezekias Papayuannu’nun 1981 tarihli o iki maddelik genelgesi gözler önüne sermektedir… O iki maddelik genelgeyi şimdi bir kez daha anımsamakta ve AKEL’i Kıbrıs sorunu içindeki gerçek yerine oturtmakta yarar var ey dostlar:
“1. Kıbrıs sorununun bir savaş ve işgal sorunu olarak 1974’te başladığını içte ve dışta herkese kabul ettirmeliyiz.
2. Kültür, sanat, gelenek, tarih ve folklor gibi yöntemlerle adada ‘Kıbrıslı Türk’ ve hatta ‘Türk’ değil, bir ortak ‘Kıbrıslı’ kimliği olduğunu coğrafi ve kültürel – tarihi veriler üzerinden Türk toplumuna kabul ettirmeliyiz. Bunu başarırsak sorun kendiliğinden çözülür. Başaramazsak sonuç iyi olmaz.”
İstirhamım o ki, bu yazdıklarım okunurken AKEL’in 1951 ENOSİS plebisitindeki önemli aktivitesi ve parti kurultayları ile Rum Meclisi’ndeki ENOSİS kararları altındaki imzaları da göz önünde bulundurulsun…
***
YAPMAYIN SAYIN BAŞBAKAN: Başbakan Ersan Saner’in füzelenen pahalılık konusunda hükümetin ne gibi önlemler alacağını soranlara verdiği yanıt bu mu olmalıydı Allah aşkına?.. “Serbest piyasa ekonomisi var. Halkımız hangi ürünün nerede daha uygun fiyatta olduğunu biliyor.”
Çoğu kişinin yeterince ve istihza ile yorumladığı Ayşe Abla, Fatma Abla durumlarına hadi ben de girmeyim…  Ama bu ülkede halkın çok iyi bildiği bir şey varsa, o da bu ülkede serbest piyasa ekonomisinin değil, serbest söğüşleme ekonomisinin yürürlükte olduğudur… Serbest piyasa ekonomisinde piyasayı denetleyen rekabet kuralları olur… Oysa ki, kendi aralarında örgütlenip tekelleşen ve piyasayı ele geçiren ticaret baronları, tam bir dayanışma içinde aleyhlerine oluşacak rekabeti de ortadan kaldırarak üreticileri de, tüketicileri de feci şekilde sömürmektedirler…
Sayın Başbakan’ın bunu anlayabilmesi için çevresindeki teorisyenlere kulak vermekten vazgeçip dar gelirli halkın derinliklerine dalması ve hatta bir ayı asgari ücret düzeyindeki bir maaşla geçirmeyi hele bir denemesi gerekir…
Tarımsal ürünler piyasasında fiyat yönünden de, rekabet yönünden de, sağlık yönünden de elzem olan Hal Yasası’nın 18 yıldır Meclis’in tozlu raflarında bekletilmesi ise bu süre içinde siyasal sorumluluk yüklenmiş tüm politikacıları ciddi şaibe altında bırakmaktadır…
***
ONUR K. BORMAN’DAN: Maliye eski bakanlarımızdan Onur Köprülü Borman’ın fiyat denetimi konusunda gönderdiği bu mesajın aracılığımla ilgili adreslere ulaşmasını dilerim:
“Çok yazık ve çok hazin. Liberal rejimin kuralları olduğunu ve ülkemizde bu konuda yasaların bulunduğunu Mal ve Hizmetler Denetim ve Düzenleme Yasası’nın mevcudiyetinden bile haberdar olmayanlar hükümeti yönetiyor!.. Halkı korumanın ve aşırı kârları önlemenin, haksız kazancı önlemenin, stokçuluğun istismarını önlemenin hükümetin yasal görevi olduğunu bilmeyenlerin hükümet etmeye çalışması ve görevinin farkında olmaması, sözün bittiği yerdeyiz… Liberalizmin ülkemizde yasalarla belirlenmiş kuralları ve sınırları vardır. Ve geçmişte bu yasa altında kurulmuş ekipler vardı. Onları da dağıttılar. Yasaları da uygulamazlar. Halkı kaderine bıraktılar.
Burası vahşi kapitalizmin uygulandığı bir ülke olamaz. Bugün vahşi kapitalizmin doğduğu ülkelerde bile serbestiyet yoktur. Liberal rejim ‘anarşi piyasası’ demek değildir. Denetim ve kurallar uygulanmaktadır. Rekabet kuralları uygulanmaktadır. Kalite ve fiyatta başta olmak üzere…
Başbakan bu görüşleri ile halka açıkça fiyat anarşisine katlanacaksınız demek istiyor. Çok yazık!..”
 ***
OĞUZ YORGANCIOĞLU’NU YİTİRDİK: Çok değerli bir eğitimci ve araştırmacı yazar olarak kültürümüze silinmez damgasını vurdu… Baf’ın Lemba köyünden gelen bir şehit çocuğudur… Erenköy gazilerindendi, Erenköy direnişini de bizzat içinde yaşayarak kitaplaştıranlardandı… Kendini adeta bu adadaki tarihimizin bilinmeyenlerini gün ışığına çıkarmaya adamıştı… Yoğun ve didik didik araştırmaları sonucunda Kıbrıs tarihinin labirentlerinden çıkarıp önümüze getirdiği bilgiler kendimize özgü tarih kitaplarına zengin içerik oluşturacak denli paha biçilmezdir… Onun özveriyle kaleme aldığı eserlerini okumadan Kıbrıs tarihine ve Kıbrıs Türkü’nün bu tarih içindeki etkin varlığının özelliklerine tanı koyabilmek mümkün değildir… İngiliz emperyalistlerinin savaş alanlarından ateş yağmuru altından toplayıp Kıbrıs’a esaret kamplarına getirdiği Çanakkale esirlerinin hamaset örtüsüne sarılmayan acı öykülerini, onlara kaçışlarında yardım eden Türkler kadar, ihanet eden Türklerin de olduğunu ben ilk kez Yorgancıoğlu ağabeyimizin derinlikli araştırmalarından öğrendim… Her şeye karşın erken bir ölüm… Yaşasaydı araştırmalarından kaynaklanan engin bilgilerini sunmaya devam edecek bir coşkunun sahibiydi… Ruhu şad, mekânı cennet olsun büyük eğitimci ve eşsiz araştırmacı Yorgancıoğlu ustamızın… Yorgancıoğlu ailesine, sevenlerine, yetiştirdiği öğrencilere ve onu bağrından çıkaran halkımıza başsağlığı dilerim…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





EL SEN İÇİNDEKİ BÖLÜNME: 1/3 oranlı yeterli imzayı topladıkları halde sendikanın olağanüstü toplantısını gerçekleştiremediklerini halka açıklayan EL-SEN İnisiyatifi; “Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu siyasi erk ve EL-SEN’deki çıkar odakları yüzünden can çekişir halde” uyarısında bulunuyor…
Demokrasi, yurt sevgisi ve hukuk varsa bu uyarı dikkate alınmalıdır… KIB TEK çalışanlarının kaderine de değinen EL SEN İnisiyatifi, aylardır çalışanların sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı primlerinin yatırılmadığını da duyurdu…
Elektrik Kurumu çalışanlarının sendikası EL SEN bünyesindeki uyumsuzluk ve görüş ayrılıkları, sendikacılık hareketimiz içinde de yeni gelişmelerin habercisi oluyor… EL SEN İnisiyatifi’nin yayımladığı bildirinin içeriği önemli… Siyasetin ve çıkar odaklarının sendikalar içinde kol gezdiğinin vurgusu yapılıyor kamuoyu önünde… Hem de emekçiler tarafından…
 ***
HARUPA GÜZELLEME: İlgililerin harupla ilgili son açıklamaları bana göre önemli ve uyarıcı… Meyvesine, pekmezine ve tohumuna artan aşırı taleple “Kıbrıs’ın kara altını” olduğunu bir kez daha kanıtlayan harup, ne yazık ki gösterilen ilgisizlikten dolayı ülkemizde ciddi bir gerileme ve tükeniş süreci yaşıyor… Büyük talebe karşın, yıllık üretim 2 bin 800 tona düştü… Oysa tarihi kayıtlarda 1898 yılında adadan 24 bin ton harup ihraç edildiği, 1906-1907 dönemindeki harup ihracatından adanın 157 bin Kıbrıs Lirası gelir elde ettiği vurgulanıyor… O yılların para değerine göre bu yıllık kazanç harikulâde… Harup ihracatının geleneksel öneminin kıyılardaki onlarca eski harup ambarından görülebileceğini belirten uzmanlar dağı taşı harup ağaçlarıyla doldurmamız gerektiğinin mesajını veriyorlar…
Son yıllarda zeytin dikimine gösterilen ilgiden, harup dikimi de nasibini almalıdır… Harup, kurak iklimimizde suya da fazla ihtiyaç göstermeyen, ama en fazla zararlısı olan farelerden mutlaka korunması gereken otantik bir Kıbrıs zenginliğidir…
***
YUNANİSTAN’LA BİRLEŞMEK: Kimliği önemli değil, asıl önemli olan Kıbrıs’tan çağrılan o Kıbrıslı Rum’un Yunan Kabinesi’nde bakanlık görevine getirilmesi… Onlar Rum – Yunan birleşmesini çoktan gerçekleştirdiler, bizim içimizde halâ “Birleşik Kıbrıs” düşlerini kuranlar var… Farkında değiller ki, bu düşlerin sonu Yunanistan’la birleşmektir…
Bu arada 80 Km. uzaklıktaki Türkiye’den elektrik getirilmesine inanılmaz bir şiddetle karşı çıkanlarımız, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yaklaşık 1000 Km. uzaklıktaki Mısır’la elektrik bağlantısı için mutabakat zaptı imzalamasına ne buyururlar?..
***
DERVİŞ ZAİM’E BİR ÖDÜL DAHA: Kıbrıslı Türk yönetmen Derviş Zaim’in ‘Flaşbellek‘ filmi, bu kez de ABD’nin New York eyaletinde düzenlenen ‘New York Indepedent Cinema Awards‘ festivalinden ‘En İyi Uluslararası Film‘ ödülünü alarak alnının akıyla çıktı… İçten kutlamalarımız Derviş Zaim’e… Suriye mülteci dramını irdeleyen savaş ve terör karşıtı “Flaşbellek”, daha önce de Arizona eyaletindeki 27. Sedona Film Festivali’nde ‘En İyi Uluslararası Film’ ödülüne layık görülmüştü… Önümüzdeki yıl gösterime girecek olan “Flaşbellek”i yeni festivaller ve yeni ödüller bekliyor… Umarım yabancı film dalında Oscar’a dek uzanır bu başarı zinciri… Çünkü filmle ilgili Amerikan algıları fevkalade…
***
DUAYEN EĞİTİMCİ ATİLLA ÇOLAKOĞLU’NUN MESAJI: Çok sayıda öğretmen ve idareci emekli oldu… Yeni öğretmen atamaları için Kamu Hizmeti Komisyonu münhal sınavları geçen hafta yapıldı. Atanmalar Ekim ortasını bulur…
Yıllardır her ne hikmetse bu öğretmen sınavları okulların açılmasına çok az bir süre kala yapılır. Komisyon bu sınavları niye yazın yapmaz? Okullar açılacak, bir sürü ders öğretmen eksikliği yüzünden boş geçecek… Özellikle bu eksiklik köy okullarında, Dipkarpaz, Lefke, Güzelyurt, İskele gibi merkeze uzak yerlerde hissedilecek.
Bir bitmeyen klasik uygulama da okulların tamirat, boya, ek bina ve saire gibi bir türlü yaz aylarında yapılmayan işleridir. İlla ki çocuklar toz toprak, içindeki ortamlarda ders yapacak ve teneffüse çıkacaklar…” (Teşekkürler Atilla Hocam)

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





ANASTASİADİS’İN SOFTA ŞAŞIRTMASI: İki devletli çözüm formülüyle birlikte Maraş açılımı da ivme kazanmaya başlayınca dengelerini iyiden iyiye yitiren ve yeni seçimde aday olmayacağını da duyurma gereğini duyan Rum Lider Nikos Anastasiadis bir yandan da softa şaşırtması oyunlarına girişmiş bulunuyor…Pasaportların iptali konusunda insan haklarına saygısızlığını ve anayasasına da ters düşme yanlışını sergileyen Anastasiadis şimdi ortaklık cumhuriyetini terk edip kaçanın Türkler olduğu algısını da yaratabilme hevesinde… O tutarsız demeç bolluğunun satır aralarına “Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki ortaklık haklarınıza ve cumhuriyetteki görevlerinize geri dönün” çağrısını sıkıştırıyor…
Kıbrıs Türkünü kurucu ortağı olduğu cumhuriyetten ENOSİS amaçlı Akritas Planı’nı uygulamaya koyarak kan revan içinde kovanların aklı, 58 yıl sonra ve bu 58 yıl içinde tüm olup bitenleri yok sayarak mı geldi başlarına?.. Tabii ki bu cılız çağrı da bir Bizans oyunundan başka bir şey değildir… Tarihi felaketten 58 yıl sonra zaman kaybına artık “dur” diyerek bu adadaki kaderini belirlemek için yeni bir hamleye girişen halkımızın haklı gayretlerine çomak sokamayacaklar… “Ortaklık Cumhuriyeti”ne dönüş martavalıyla yeni bir trajikomediyi yeniden yıllara yayarak sahneleyemeyecekler…
Anastasiadis Rejimi eğer gerçekten samimiyetini göstermek istiyorsa, zerresine şimdiye dek uymadıkları güven yaratıcı önlemler çerçevesinde önce Türk halkının anayasal gerçekliği olan yüzde 30’luk mali haklarını iade etsin, ta 1964 tarihini taşıyan BM ürünü Ortega Raporu’nda öngörülen savaş tazminatlarımızı ödesin, AB’den ve diğer uluslararası kurumlardan oluk misali almakta olduğu yardımların yüzde 30’unu Kıbrıs Türk halkına düzenli akıtacak hukuksal adil mekanizmayı oluştursun…
Bu arada içimizden kimileri de Anastasiadis’in bu softa şaşırtmasına sakın ha destek vererek tarih ve siyaset bilinçlerinin sıfırın altında olduğunu kanıtlamasınlar…
***
YAŞANMIŞLIKLARDAN: 1963 Kanlı Noel olayları 1964 yılına da kanlı ve dehşetengiz damgasını vurmayı sürdürürken, Rumlar bir yandan Türklere soykırım uygulamakta, bir yandan da onların dünyaya ortaklık cumhuriyetini terk edip devlete isyan ettikleri propagandasını pompalamaktaydılar… Türk milletvekillerinin de Temsilciler Meclisi’ndeki görevlerine gitmediklerinin altını ısrarla çizmekteydiler… O dönemdeki Meclis Başkan yardımcısı Dr. Orhan Müderrisoğlu ile milletvekilleri Ümit Süleyman Onan ve Ahmet Mithat Berberoğlu’ndan dinlediğim ve “Bozkurt” gazetesinde röportaj konusu yaptığım olay şudur:
“Henüz BM Barış Gücü Kıbrıs’a gönderilmemiştir… Barış Gücü görevini, Kıbrıs’ta üsleri bulunan garantör İngiliz askerleri yürütmektedir… Bu askerlerin eskortluğunda tüm Türk milletvekilleri Lefkoşa’nın Türk bölgesinde toplandık… İngiliz askerlerinin zırhlı bir aracına binerek Ledra Palace barikatından geçtik ve yakınlardaki Temsilciler Meclisi’ne gittik… Meclis Başkanı Glafkos Klerides kapıya çıkmıştı… Bizi karşılamak ve içeriye almak için orada durduğunu sanmıştık… Ama ona doğru yaklaştığımızda iki kolunu iki yana açarak girişi kapattıktan sonra soğuk bir sesle bize şöyle dedi: ‘Şu zırhlıya tekrar binip derhal burayı terk ediniz… Ben sizin güvenliğinizi burada sağlayamam.’ Geri dönmekten ve artık kendi meclisimizi oluşturmayı düşünmekten başka çaremiz kalmamıştı…” 
Anastasiadis’e ve ona inananlara gitsin bu tarihi yaşanmışlık…
***
KISIR DÖNGÜ: Nakdi Varlıklara İlişkin Mali Düzenleme Hakkındaki Yasa Gücünde Kararname, yeni bir hükümet kararnamesiyle iptal edildi… Hazinesinin tam takır olduğu sır sayılmayan hükümet kaynak yaratabilme adına kararlar alır… Bunların arasında Türkiye’den para akışını sağlayacak olan öngörülmüş kararlar da vardır tabii ki… Muhalefet hemen çığlık çığlığa harekete geçince kaynak yaratabilme adına alınan kararlar ve atılan mali adımlar iptal edilir… İptal edilenler arasında kendi önerdiği önlemler de olan Ankara ne yapar?.. Koşullar ve taahhütler yerine getirilmediği için protokollerde vaat edilen parayı göndermez!… Bu kısır döngü böylece sürüp giderken, bütçedeki Ozon tabakası deliği de gittikçe büyür ve o dayanılmaz yakıcı ve hastalandırıcı ışınlara maruz kalınır… Bu gidişat nereye kadar?.. Tümden kül oluncaya kadar mı?..
***
PAHALILIK SALGINI:  Türkiye kanallarındaki meyve stantlarını izlerken makul kilo fiyatlarına tanıklık ettiğimiz meyve türlerinin KKTC market raflarındaki astronomik fiyatlarıyla yüzleşirsek “çıldırmaya az kaldı” şarkısı bile halimizi anlatmaya muktedir olamaz… Meyve, sebze, gıda ve emtia fiyatlarını yazmaya yerim dardır… Diyeceğim şu ki, bizim bu ülkede sadece Korona salgını yok, ondan daha da korkuncu pahalılık salgını da var… Korona’yı denetleyip  yönetebilsek de, fiyatları yönetip denetleyebilmek ne mümkün!.. Yasal hakları olan ilaçları devlet eczanelerinden sağlayamayanlarımızın ise eczanelerin önünden geçmeye korktukları bir süreçteyiz… Altın fiyatları dahi düşerken, ilaç fiyatları almış başını gider…
Tarihimizde görülmemiş düzeydeki bu hayat pahalılığına karşı hükümetin hiçbir önlem alamaması ve yıllardır tozlu raflarda gündeminde olan Hal Yasası’na karşın Meclisin asude bir tatilde olması açıklanabilme şansından tümüyle yoksun durumlarımızdır…
**
İLKER KAPTANOĞLU: Beklenmedik acı kaybı toplumun her kesiminde derin üzüntü yarattı… Kişiliği ve sanatıyla mensubu olduğu nesle idol olan, müziğin emektar ve yıldız üstatlarından değerli bir bireyimizdi… Artık o da aramızda yok… Covid 19 onu da içimizden söküp aldı çok zamansız…  Özellikle saksafon, klarnet ve keman enstrümanlarını onun kadar başarılı kullanabilen sanatçılarımızın sayısı çok azdır… Anılarda efsaneleşen Lise ve Mücahit Bandolarının yıldızlarındandı… O, genç müzikçilerin yetişmesine de özveriyle katkı koyan, belleklerimizde çınlayan nice konsere kalitesiyle imzasını atan, besteleri ve düzenlemeleri de olan saygın ve başarılı bir sanatçı kimliğiyle anımsanacak. Beyefendi ve sakin yaratılışlı İlker Bey kardeşime Allah’tan rahmet, yaslı ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabırlar dilerim…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel Çeşitleme





ENERJİ KRİZİNİN DERİNLİKLERİNE DOĞRU: Önemli ve ideal olan ülkenin enerji olayını bugünkü üzücü sarmala taşımamaktı… Zamanında alınması ihmal edilen önlemlerin bedeli ödeniyor şimdi…  Dileyelim ki, daha ağır bedellerle karşı karşıya kalmayız… Yaygın elektrik kesintileri halkı bezdirdi… Durum hiç de parlak değildir… Sorunları kökten temizleyecek hamlelerin acilen yapılması gerekir… KIB-TEK santralinin 4 jeneratörü zaten arıza nedeniyle devre dışıdır kaç zamandır… 4 tıknefes jeneratörle idare edilmeye çalışılır durum… KIB-TEK’ten 3 aylık astronomik alacağı olan AKSA da 8 jeneratöründen dördünün arızalandığı gerekçesiyle günlük 110 megavatlık üretimini 65 megavata düşürdü… Enerji açığımızın kapatılabilmesi için Güney’den günde 20 megavat elektrik alındığı biliniyor… Ödenmeyen 100 milyonlarca liralık elektrik harcamasının ağır bedeli ülkenin ve halkın kaderine çok acı biçimde yansıyor…
Bu arada ülkede santral tipi jeneratör krizi yaşanırken, AKSA’nın getirttiği yepyeni 2 jeneratör, EL SEN’in engellemesiyle orada Gazimağusa Limanı’nda aylardır atıl durumda tutuluyor ve ülke çok yıpranmış jeneratörlerin düşük performansına kalıyor… Zecri ve akılcı tedbirlerin kararlılıkla alınmaması halinde enerji sorunumuzun tam bir felakete dönüşeceği kesindir… Yönetenler, bu derin krizi iyi yönetmekle mükelleftirler… Bu konu, kendi siyasi yaşamlarının geleceğiyle de ilgilidir…
 ***
SÖZDE KALMAMALI: Turistik olmamasını içtenlikle dilediğimiz “Üniversitelerde Kıbrıs Türk Tarihi Öğretimi Paneli”ndeki konuşmalardan…  Cumhurbaşkanı Ersin Tatar,  Güney’deki eğitim sisteminin, Kıbrıslı Rumların kendilerine göre yorumlamasıyla oluşturulduğunu belirtti… KKTC’deki tarih eğitiminin de “milli şuura” daha çok önem verecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini vurgulayarak; “Tarihimizi iyi bilmeliyiz. Bu çalışmalar çok önemli ve değerli. Kıbrıs Türk halkının tarihi, verdiği mücadelenin kayda geçirilmesi, eğitim sisteminin gözden geçirilmesi gerek. Tarih öğretmenlerimiz, gençlerimizi milli şuurla yetiştirmeli” dedi…
Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Olgun Amcaoğlu insanların soylarını, ırklarını ve tarihlerini bilmesi ve sahip çıkması gerektiğini vurgulayarak, tarih bilincinin ve kimliğinin oluşturulmasının önemini anlattı… KKTC üniversitelerinden 20 yılda 250 bin yüksek öğrenim öğrencisinin mezun olduğuna parmak basan Amcaoğlu, bu öğrencilerin ülkelerine artık çantalarında Kıbrıs Türk tarihi ve Kıbrıs Türk mücadele tarihiyle ilgili bir kitapla döneceklerini ifade etti… Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Ali Murat Başçeri, KKTC’deki tarih öğretimindeki boşluğun ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti… Tarih derslerinde öğrenciye, mensup olduğu milletin, hayati aşamalarını benimseten bir anlayışın hakim olmasının sağlanması gerektiğine vurgu yaptı…
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Muhammet Hekimoğlu, tarihin kimliğin inşasında çok önemli bir araç olduğunu söyledi… Hekimoğlu; “Kıbrıs’ta milli kimliğin oluşması için gereken katkı sağlanacak” dedi.
Dileğimiz kayıt altına alınan bu söylemlerin sözde kalmamasıdır… Görevimiz gelişmeleri ve bu bağlamda yapılacak, ya da yapılmayacak olanları yakından izlemek…
***
EZELİ REKABETİ KAZANMALIYIZ…“Bakın Güney Kıbrıs’ta her şey ne kadar iyi ve güzel, ama KKTC’de her şey berbat” modunda sürekli propaganda yapanların amacı ne?.. Bu sorunun çeşitli şıklarda yanıtı verilebilir… Ama hangi şık seslendirilirse seslendirilsin, bizim tarihi görevimiz, Güney ile Kuzey arasındaki ezeli rekabette üstünlük sağlamak, kendimizi hem kanıtlamak ve hem de kabul ettirmek olmalıdır… Ezikliğin ve yılgınlığın hiç gereği yoktur… Halkımız, yaratıcılıkta çok şeylere muktedir olduğunu çoğu kez kanıtlamıştır… Sorunlarımızı da, çözümlerini de bilmek ise, en büyük şansımızdır…

 

Güncel Çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





SİYASET TATİLDEYEKEN: KIB – TEK, tıpkı bir zamanların KTHY’si gibi batma, yere çakılma sinyalleri veriyor… Bununla halk adına ilgilenmesi ve acil önlem alması gereken siyasilerimiz ise 3 aylık yaz tatiline başladılar… Vicdanları nasıl kaldırabiliyorsa!.. Gündemimizin baş sırasındaki bu tıknefes olmuş KIB – TEK, elektrik açığımızı kapatabilmek için Güney’den elektrik almaya başladı… Bedel karşılığında tabii…
Durum buyken, KIB -TEK’in faturaları ödemekten kaçınan müşterilerinden toplam alacağı 600 milyon TL’yi aştı… Bu yaşamsal kurumumuzun açığının daha da büyüyeceği kesin… Nereye kadar ama?.. Yere çakılacağı ana kadar mı?..
KIB – TEK, zaten çok pahalı olan elektrik faturalarına zam da yapamıyor, tepkilerden çekindiği için… 1.25 TL’den ürettiği akımı tüketiciye 97 kuruştan satıyor ve her kilovatta 28 kuruş zarar ediyor. Kasaya para yerine zarar girerken yüklü alacaklar da arttıkça artıyor…  Yönetim Kurulu Başkanı Turan Büyükyılmaz’ın feryadını duyan yok mu?.. Büyükyılmaz; “600 milyona yakın KIB-TEK’in piyasadan alacağı var. Devlet kurumlarının ise teşvikleri ile birlikte borcu 100 milyona yakın… Belediyelerin 255 milyon, sulama birliklerinin 10 milyon, BRT’nin 10 milyon, camilerin ise 6 milyona yakın KIB-TEK’e borcu var” vurgusunu durmadan yineliyor…
Meclisi kapatıp tatile çıkanlar ise “olağanüstü durum olursa yazda da toplanırız” diyorlar… Bu durumlardan daha olağanüstü  durum olabilir mi Allah aşkına?.. Ülkenin elektrik enerji potansiyeli çökmek üzere, ama siyaset tatilde!..
 ***
YENİLİK: Kıbrıs sorununun tarifini yaparken “Kendi kendini yöneten bölgeler” deyimini kullanan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres haftanın dikkat çekicisi oldu… Rum tarafı hop kalkıp, hop oturuyor… BM’de uyanış mı başladı?.. Kıbrıs’ta iki ayrı egemenlik olduğu gerçeği dank mı ediyor?.. Kıbrıs sorunundaki BM misyonunu bu aşamada daha dikkatle izlememizi gerektiren bir yeniliği tetikledi Guterres… Ama temkinli olmakta yarar var… Türk tarafını masaya ikna etmek adına diplomatik bir trik de  söz konusu olabilir yani…
***
TARİHİ BİLMEK İYİDİR: “Çözüm olsun, federasyon olsun da nasıl olursa olsun” takıntısına girenler var içimizde… Dr. Orhan Cemali Aydeniz’in bana ilettiği satırlar, sanırım böylesi bir takıntıda olanlara yapılabilecek en harbi uyarıdır… Buyurun o satırlara:

“Ben, Kıbrıs Ortaklık Cumhuriyeti döneminde devlette görev yaptım… ‘Birleşik Kıbrıs’ modeli hele bir gerçekleşsin…Ne olacak biliyor musunuz?.. Halen KKTC devletinden memnun olmayan devlet çalışanlarının büyük bir kısmına, Rum bir gün bile tahammül etmeyecek. Birleşik yönetimde Rumlarla ilk önce onlar çatışacak… Çoğu işten atılacak… Geçen defa birleşik yönetim 1960-63 de 3 yıl yaşatıldı, olası birleşik yönetim artık 3 gün bile yaşatılamayacak. Kıbrıs Ortaklık Cumhuriyeti döneminde devlet memuru devlet yetkililerine tehdit savuramazdı, meydan okuyamazdı… Sendikalar hükümetleri parmağında oynatamazdı. Gazeteye en basit açıklamayı yapmak bile işten atılmaya mal olurdu. Maalesef hiç bir siyasi yetkili 1960-63 dönemini araştırmamakta, o dönemin nasıl olduğunu, sıkıntıları sorunları araştırıp öğrenmemektedir. Halen hayatta kalan az sayıdaki Kıbrıs Ortaklık Cumhuriyeti dönemi devlet çalışanlarından kimse bilgi almıyor… Hayali beklentilerle gençleri bilerek veya bilmeyerek umutlandırıyor, koşullandırıyorlar. Kıbrıs Ortaklık Cumhuriyeti kuruluşunda adaya gelen üniversite mezunlarının tümüne yakınının Kıbrıs’ta istihdam edilemedikleri için Türkiye’de istihdam edildiklerini acaba kaç kişi bilir? Birleşme olacak da, gençler iş sahibi olacak iddiası bir masaldır…”
 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





YANAN ADA: Güney Kıbrıs’ın Lefkoşa ilçesinde Agia Marina bölgesindeki orman ve arazi yangınında eko sistem büyük darbe aldı… 3 mil karelik alan kül oldu!.. Kuzey’de ve Güney’de trajik yangınlar dur durak bilmez!.. Karşılıklı olarak Kıbrıs’ı yanan adaya dönüştürmekle meşgulüz… Çok acı, çok üzücü…
***
TUHAFIZ VESSELÂM: Tuhaf işler ülkesine dönüştürdük şu KKTC’yi… Bu tuhaf işlere hiç şaşırmayanlar da tuhaf işler ülkesinin tuhaf insanları! Yıllardır tanıklık ettiğimiz orman ve arazi yangınları “yanan topraklar”a dönüştürdüğümüz bu ülkenin eko sistemini mahvetmekte berdevamdır… Yahu, ülkenin iklimi bile değişti önü bir türlü alınamayan bu yangınlar yüzünden!…
1995 yılında yaşanan ve 3 gün boyunca süren Beşparmak Dağları yangını ülke orman varlığımızın yüzde 10’unu yok etmişti… O kadar etkileyici ve trajikti ki bu büyük yangın, hemen arkasından duyarlılıkla harekete geçip yangınları önleyici tedbirleri hiç eksiksiz almamız gerekirdi… Gelin görün ki, tedbirsizlik ve duyarsızlıklarımız yüzünden, aradan 26 yıl geçmesine karşın o trajik kaybımızı hâlâ telafi edemedik… Dahası, her yılın yaz mevsimlerinde çıkan yangınlarla ormanlarımızı ve ağaçlarımızı tüketmeye devam ediyoruz…
İşte o 1995 felaketinden bu yana ülkemizdeki orman yangınlarında alınan önlemlere ilişkin yönetici ve diğer ilgililerin ihmali olup olmadığını, gereken önlemlerin alınıp alınmadığını araştıran ve bu arada ormana sigara izmariti atmanın bile cezasız bir eylem olduğunu saptayan aheste bir Meclis çalışması yapıldı… Bu aheste araştırmayı yapan Meclis Komitesi’nin raporunda, Orman Dairesi’nin özellikle yangınları önleyici faaliyetlerde zafiyetleri olduğu tespitine varıldı en sonunda… Hele şükür!.. Komite, ülkede ivedilikle bir yangın protokolünün hayata geçirilmesi gerektiğini belirterek, yangınları önleme reflekslerimizin ne denli zayıf olduğunun altını, yığınla örnek vererek çizdi… Rapor hazırlamak tek başına bir sonuç olmasa da “günaydın” mı demeli şimdi?.. “Günaydın” diyebilmek bile bir tuhaflık göstergesidir gerçekten…
***
İLAHİYAT EĞİTİMİ: Altını çizerek gireyim konuya… Laiklik “dinsizlik” anlamında alınamaz… İlahiyat eğitimini yasal statüye kavuşturmak amacıyla eğitimle ilgili üç yasaya değişiklik önerisi hazırlayan ve önerisi Resmi Gazete’de yayımlanarak halkın bilgisine sunulan UBP milletvekili Sunat Atun’u yaylım ateşine tutanlar var… “Laiklik” iddiasına sığınarak haksızlık edilmemeli Sunat Bey’e… İlahiyat eğitimine denetimli yasal statü kazandırılmasının ne sakıncası var?.. Öneriye karşı çıkanların bu soruyu yanıtlamaları gerekir öncelikle… Asıl sakıncalı olan denetim dışı, merdiven altı ilahiyat etkinlikleridir… Akademik ilahiyat ideal olandır… Hurafelerin ve din sömürüsü yapan hurafecilerin önü bir an önce kesilmeli…
***
ÇİVİ: Kaymaklı’daki “Merkez Lefkoşa” şenlikle açıldı ve ilk Pazar Yeri de orada pazar gün kuruldu… Hıncahınç bir tablo vardı orada… Tabii ki güzel bir proje, bunu teslim etmeli… Ama acı gerçek şu ki, Arasta – Bandabuliya tabutuna büyük bir çivi daha çakıldı…
Bunu “Merkez Lefkoşa”daki medya buluşmasında başkent Belediye Başkanımız Mehmet Harmancı’ya söylediğimde acı gerçeği o da kabul etti… Harmancı’nın, açık pazarın, pazarcıların istençsizliğine karşın ille de Pazar günleri uygulanmasındaki ısrarı belki de o yüzden… Arasta ve Bandabuliya pazar günleri kapalıdır çünkü…
Bu arada belirtmeliyim ki, genç nesilde Lefkoşa Suriçi’ni sahiplenme konusunda büyük ve artan bir heyecan gözleniyor… Sur içinin her köşesine yapılan yaratıcı yatırımlar, açılan çeşitli nitelikteki lokaller bunun göstergesi… Atalarının terk ettiği sur içini ayağa kaldırmaya çalışan gençleri alınlarından öperim… Onların bu eğilimleri sur içi emlak fiyatlarını da yükseltmeye başladı…
 ***
BİLGİLER: Vakıflar İdaresi Emekli mimarı Hasan Emirali, Lefkoşa Vakıflar Pasajı irdelemelerime ilişkin ilginç bilgiler aktardı. Teşekkürlerimle paylaşıyorum:
“Ahmet Bey; yıllar önce Devlet Tiyatroları binasının yanmasından sonra atıl vaziyetteki Vakıflar Sineması’nın çok amaçlı bir kültür merkezine dönüştürülebileceğini yazmıştınız… Bunu çok iyi anımsıyorum… Ancak düşüncelerinizi sahiplenen olmadı.
Bu eserin mimarı ve yapımcısı olarak diyebilirim ki; Vakıflar Sineması ve çarşısının projelendirilmesi ileriki yıllara göre oluşmuştu… Orası, bugün dahi bu fonksiyonları yerine getirebilecek bir yapıdır.
Vakıflar Sineması’nın merkezi ısıtma ve soğutma sistemi, tiyatro ve opera maksadı için lobisi, hazırlık mekânları var… En önemlisi, perde teşkilâtı Ankara operası uzmanları ile birlikte dizayn edilmişti…
Tül ve altın simli perde dokumaları, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin taç giyme etkinlikleri için Türkiye’de özel olarak yapılmış malzemelerin aynısıydı… Şahsi girişimimle bu malzemeleri, Bursa’dan tekstil fabrikatörü merhum Adnan Bey’lerden hibe olarak almıştım…”

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





CTP’DE ZOR GÜNLER: CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman’ın partisinin iktidara geldiğinde 5 yıllık kalkınma planı hazırlayacağını açıklayarak bu konuda propagandaya girişmesinin hemen arkasından gizemli ellerin düğmeye bastığı görülüyor… Sedat Peker olayından ilham mı alındı ne!.. CTP’yi halka antipatik gösterecek ifşaatlar bomba etkisi yaratarak internette arka arkaya, silsileler halinde patlatılıyor…
Son günlerde bazı gazetecilerin yargı huzuruna çıkarılmasına neden olan “Özel Hayatın ve Hayatın Gizli Alanının Korunması Yasası”nın aslında Mehmet Ali Talat’ın başbakanlığı döneminde “Talat Yasası” olarak hazırlanıp Meclis’ten geçirildiği, mimarının da hukukçu Tufan Erhürman olduğu kamuoyuna altı çizilerek duyuruldu… Talat’ın bu yasanın gereksizliğini eleştirecek yerde sızıntıların medyaya kimler tarafından yapıldığının peşine düşmesi ise şaşkınlık yarattı…
Bu olayın yankıları henüz dinmeden, dönemin Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, dönemin KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca ve dönemin Maliye Müsteşarı, daha sonra Maliye Bakanı Zeren Mungan arasında 2009 yılında geçen konuşmaların ses kaydı dijital medyaya yansıtıldı… Dinamit misali bir kayıt… Neler konuşulmuş neler!.. CTP’nin seçimi kazanması adına Talat’ın AKP yetkililerinden nasıl destek istediği çınlıyor bu kayıtta… Sendikaların çökertilmesi ve sendika ağalıklarına son verilmesi için, fonlarını tüketecek grevlere zorlanmaları ve aidatların devlet eliyle sendikaların hesaplarına aktarılmasının durdurulması tartışılıyor… Kamu sendikaları bir ay greve giderlerse hazinenin 80 milyon TL kazancı olacağı hesaplanıyor… UBP – CTP koalisyonunu ısrarla isteyenin AKP iktidarı olduğu açıklanıyor…
Ve bir başka internet paylaşımında şimdi 5 yıllık kalkınma planı propagandasına girişen CTP’nin iktidar dönemlerinde ülkenin ve halkın zararına olan önemli uygulamalar teker teker açıklanıyor… Tetiklenen bu çalkantılardan sonra CTP limanının süt limana nasıl dönüştürüleceği merak edilendir…
***
SALYA: Marmara Denizi’ndeki salya olayını ekranlardan ürpererek ve hatta tiksinerek izliyoruz… Çevre duyarsızlığı o güzelim denizi ne hale getirmiş!.. Kir tabakası denize yorgan olmuş… Aynı tehlike bizim Girne denizi için de geçerli… Şükredelim ki Akdeniz, açık denizdir… Buna “Deniz salyası” demek ne kadar doğru?. Deniz değildir o salyayı üreten, insanların duyarsızlığıdır… Tüm pisliğini denize dök, sonuç bu işte!.. Girne’nin kanalizasyonları da biteviye denize akıtılmakta… Hiçbir önlem yok… Felaket kendini duyumsatmaya başladı.. Umursayanların, aidiyet duygusunu yitirmemiş olanların bilgisine… İnsanoğlu salyasını içine akıtsın, doğaya değil…
 ***
DAHA NELER GÖRECEĞİZ: Gelmiş geçmiş KKTC Dışişleri Bakanları, tabii ki usulsüzlüklerle mücadeleyi şiar edinmiş Kudret Özersay da dahil, vebal altında… Adam organize suç örgütü oluşturma suçlamasıyla aranır, ama Almanya trafiğinde dolaşan lüks arabasının plakasında “KKTC Fahri Başkonsolusu” logosu!.. Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun tüm dış temsilcilikleri acilen mercek altına alma girişimi çok yerinde, ama gecikmiş bir eylemdir…
***
“FAHRİ TEMSİLCİLİK” DEDİĞİMİZ: Süzgeçten geçirilip fahri temsilcilerin çoğunun görevden alınması gerekir… Fahri temsilcilerin Devlet’ten maaş, ofis, araba gibi menfaatleri yoktur aslında… Sadece manevi bir tatminleri olabilir bu işten… Ancak bunların bazılarının atanmasında daha seçici davranılması çok önemlidir… Yani deyim yerindeyse “kerli-felli” denilen türden, çok saygın kişiler arasından atanmalılar… Kamuoyundan kabul görmüş, iş adamı, siyasetçi veya sanatçı gibi kimlikler önemlidir… Bunların bulundukları ülkelerde KKTC’ye tanıtım ve prestij ve etkin lobi anlamında yararlı ve faal olmaları beklenir… Fiyaka yapmaları değil…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





OLACAĞI BUYDU İŞTE: Geçen haftanın yüreğimizi sızlatan düş kırıklığıydı… Ünlü Cercle organizasyon şirketinin dünyanın çeşitli sembolik yerinde gerçekleştirdiği ve bu kez TİKA, KKTC Turizm ve Çevre Bakanlığı ve yerel paydaşların katkısı ile St. Hilarion Kalesi’nde düzenlenmesi  planlanan müzik etkinliği, Rumların tetiklediği, tehditleri de içeren,  çağ dışı ambargocu tepkiler üzerine iptal edildi.. Doğrusu böylesi bir gelişmeyi ben bekliyordum… Etkinliği sessiz sedasız sürpriz şekilde yapacak yerde dilli düdük misali ortalığı velveleye verirsen olacağı budur işte… Benzeri düş kırıklıkları hep başımıza geldiği halde bu çığırtkanlık huyumuzdan bir türlü vazgeçemiyor ve hep Rum’un ambargo duvarına çarpıyoruz… Yahu, sessiz ve derinden giderek önce işi yap, ondan sonra çığırtkanlığa çık kardeşim… Hadi şimdi biz kendi başımıza St. Hilrion’da Dillirga müziği çalalım!.. Kendimiz çalıp, kendimiz oynayalım… Dünyayla birlikte oynamak neyimize gerek?.. Allah akıl vere!..
Tabii ki bu arada o konserin St. Hilarion’da gerçekleşebilmesi adına aylarca sessiz ve derinden çaba harcayan vizyoner gençlerimizi de gönülden ve takdirle kutlarım… Keşke çabaları mutlu sonla buluşabilmiş olsaydı…
***
İŞ İŞTEN GEÇİNCE: Turizm Bakanı Fikri Ataoğlu: “Gençlerimizin siyaset ötesi özverili çalışması, hamasetle yoğrulmuş çağ dışı zihinlerin engeline takılmıştır” dedi o konuda… Müsteşarı Serhan Aktunç da St. Hilarion Kalesi’nde gerçekleştirilmesi planlanan o sansasyonel konserin tepkiler üzerine iptal edilmesinin ardından şu açıklamada bulundu: “Rum komşularımız tahammülsüzlüklerini bir kez daha gösterdi.”
İş işten geçince verilen demeçler!.. Bu işi sessiz sedasız yapıp dünyaya sunmak gerekirdi beyefendiler… Daha önce başımıza neler geldi bu tanıtım hamleleri bağlamında, ama yine de ders almıyoruz acı yaşanmışlıklarımızdan.… Sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemesi gerekir…
Şimdi Sayın Bakan yeni bir uluslararası tanıtım etkinliğinden söz ediyor ya… Allah aşkına onu da dilli düdük etmesinler… Sessiz sedasız yapınız o etkinliği ve bu kez ambargocu, şantajcı ve tehditçi Rum’u karşı köşeye yatırınız beyefendiler… Son gülen iyi gülsün bari…
***
GÜNCEL FIKRA: Bir fıkra geliyor aklıma şimdi, tam da bu çığırtkan hallerimizle ilgili olarak… Poker oynayan kedi fıkrasıdır bu…  Evet, adamın böylesi yeteneğe sahip harika bir kedisi varmış… Ama poker masasında hep kaybedermiş bu kedicik… Kedinin sahibine sormuşlar, “Poker partisini başarıyla götürürken neden sonunda hep kaybediyor bu harika kedi?” “Neden olacak” demiş adam ve açıklamış: “Eline oyunu bitirecek güzel kart geldi mi keyifle miyavlayıp kuyruğunu oynatıyor da ondan…”
***
KRONİK ELEKTRİK SORUNUMUZ: Bozuk jeneratörlerin tamirini de öngören KIB-TEK’le ilgili karar tasarısı Cumhuriyet Meclisi’nden geri çekilirken oluşan hazin duruma da bir bakalım… Ekonomi ve Enerji Bakanı Erhan Arıklı, KIB-TEK’teki 8 jeneratörün sadece 3’ünün çalıştığını açıkladı ve Güney’den elektrik almak zorunda kalabileceğimizi söyledi…
Bozuk jenratörlerin onarımı… Kaç zamanlık bir sorundur bu?… Buna neden olanlar, ihmalkârlar utansın… Bayram tatili günlerinde yapılan açıklamaydı: Hani acil bakım ve onarım için çalışmalar başlatılmıştı?.. Güney’den üstelik KDV’li elektrik almak bize daha mı ucuza gelecek o tamirattan?.. Olmadı yine, olmadı.. Rumlar bizim hiçbir şeyimizi, suyumuzu bile almamak için kararlılıkla örgütlenirken, bizim halimize bakın!.. Organizasyon ve irade yerlerde sürünür… Elektrik gibi yaşamsal bir enerji sorununda bile Rum tarafına muhtaç oluyoruz…
***
ANIMSATMA: Bu arada anımsatmakta yarar var: Elektrik ihtiyacımızın yüzde 40’ını üreten ve ülkemizde sözleşmeli olarak bulunan AKSA’nın getirttiği iki tane yepyeni jeneratör kaç zamandır hiç dokunulmadık şekilde Gazimağusa Limanı’nda bekletilmektedir… Yepyeni, cedit…  Nedeni de bilinmektedir bunların orada atıl kalmasının… EL SEN’in şiddetli engellemesi yüzünden!.. “O jeneratörler yerinden kaldırılacak olursa, onları denize atarız” şeklindeki sendika tehdidi akıllardadır!..
 ***
BİREYSEL SİLAHLANMA VE ŞİDDET:  Amerikan toplumu yetiştirdiği psikopatlarla ünlüdür…  Kriminal bir tarih yazmaktadır bunlar…  Son zamanların en yayın psikopatlığı ise eline silah geçiren ruh hastalarının alenen katliama girişmeleridir… Sık sık oluşan bu tür olaylar dünyada da dehşetle izlenmektedir…
Gerçek olan şu ki, bireysel silahlanma rahatlığı, her faciada mutlaka polis tarafından vurularak etkisizleştirilen bu psikopatlara arzuladıkları katliam ortamını fazlasıyla sunmaktadır…
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezinin 2019 yılı verilerine göre 1968 yılından bu yana iç silahlı saldırı ve benzeri olaylarda 1 milyon 500 binden fazla Amerikalı öldü… Askerlerin savaş sonrası sorunlarıyla ilgilenen ABD Gazi İşleri Bakanlığı verileri ise, ABD’nin kurulduğu günden bu yana savaşlarda ölen Amerikalıların sayısının yaklaşık 1 milyon 200 bin olduğunu gösteriyor… Amerika’nın dış düşmana ihtiyacı yok… Bireysel silahlanmayla kendi kendilerinin hakkından geliyorlar…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel Çeşitleme





RÜSTEM TATAR’A VEDA: Devletleşme sürecimizdeki Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilk Maliye Bakanı, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın babası Rüstem Tatar Beyefendi, büyük ukdesi olan 247 sayfalık “Her Şeye Rağmen” adlı anılar kitabını kamuoyuyla buluşturmasından 2 ay sonra, yaşama veda etti… 1 Mart 2021 tarihinde adıma imzaladığı kitabında “Değerli arkadaşım Ahmet Tolgay’a en derin sevgi ve saygılarımla” ifadesini kullanmıştı… Kitap tanıtımı için Rüstem Kitapevi’nde düzenlenen basın toplantısı, onun toplulukla son buluşması olmuştu… Etkinlik için gelen özel davete “Lütfen ona sağlığı konusunda bir şey sorulmasın” telkinin eklenmesi sağlık durumunun iyiye gitmediğinin işaretiydi… Bilgeliğini, şıklığını ve zarafetini son nefesine dek koruyan Rüstem Beyefendi’nin milletine, devletine ve halkına hizmetleri unutulmayacaktır… Işıklar içinde huzurla uyumasını dilerim…
                                                                                ***
BİDEN KENDİNDEN BEKLENENİ YAPTI: Ermeni seçmenlerinin kendisinden beklediğini aynen yapan Joe Biden, yayınladığı bildiri ile sözde “Ermeni soykırımı”nı resmen tanıyan ilk ABD Başkanı oldu… Kararın ardından Türk siyasetinden, medyasından ve kamuoyundan peş peşe tepki dolu açıklamalar yağdı… Türkiye’deki Ermeniler “siyasi oyunlara alet edilmekten bıktık” isyanlarında… Biden, 1915 olaylarının yıl dönümüyle ilgili “’soykırım” sözcüğünü kullanırken, “Bunu suçlamak için değil, yaşananların tekrarlanmamasını garanti etmek için yapıyoruz” dedi… Yunan dostlarına da bir sempati göndermeyi ihmal etmeyen Biden, durduk yerde İstanbul’dan da “Konstantinopolis” diye söz etti…
Siyasal ve kurumsal kimliklerin yanı sıra sosyal medya üzerinden binlerce kullanıcı da, tarihi gerçeklerin yargılanmasını tarihçilere bırakmayan o Biden kararına paylaşımlarıyla sert tepki verdiler… Tepkilerde, başta Kızılderi, Vietnam ve Ortadoğu katliamları olmak üzere Amerikan soykırımlarını hasır altı eden Ermeni sempatizanı Biden’e gözündeki merteği de görmesi uyarısı yapılıyor…
Yakın tarihe baktığımızda bu sözde soykırım ilk gündeme geldiğinde ABD’nin eski Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanı Bruce Fein’in şu dediklerini anımsarız:
“Asıl katliamı Anadolu’da 2,4 milyon insanı katlederek Ermeni çeteler yaptı. Türkler arşivlerini açtı, Ermeniler reddetti. Arşivler açılırsa Ermeniler, tüm dünyadan, ama özellikle de Türklerden özür dilemek zorunda kalırlar.“
Başkan’dan başkana ve zamandan zamana fark varmış…
                                                                                ***
KIZILDERİLİ SOYKIRIMI: Kızılderili katliamı,  Amerika’nın Avrupalılarca sömürgeleştirilmesi sürecinde ABD topraklarında Kızılderili’lere ve Alaska Kızılderililerine karşı Avrupa’dan göç eden beyaz yerleşimcilerle, bunların soyundan gelen Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen soykırımlardır…  Katliamların bir kısmı ABD Kızılderili savaşlarının parçası olarak gelişti…
Eski Dünya’dan gelen Avrupalı göçmen yerleşimcilerin Yeni Dünya’da Kuzey Amerika’nın yerlisi ABD Kızılderililerine karşı yaptıkları katliamların ilki İspanyollar tarafından 1539 yılında Florida’daki Timukua Kızılderililerine yöneliktir… Bu ilk katliamda 200 kadar yerli idam edilmiştir. İspanyol kâşif ve fatihi Hernando de Soto’nun bu ilk toplu kıyımından bir sene sonra Alabama’daki Mabila kale-kentinde gerçekleştirdiği ikinci bir katliam daha var… Burada yaklaşık 2.500 Çoktav Kızılderilisi katledildi… 1492’deki ilk seferinde Amerika’ya ulaşan Kristof Kolomb’dan 47 yıl sonra beyazların gerçekleştirdiği bu ilk katliamın arkasından ABD topraklarında Kızılderililere yönelik 65’ten fazla katliam kaydedildi… ABD topraklarındaki Kızılderililere yönelik en son katliam ise 1911 yılında Amerikan askerleri tarafından yapılmıştır ve ismiyle müsemma olarak İngilizcede “Last Massacre” (Son Katliam)  biçiminde adlandırılır.

 

Güncel Çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





12 YILLIK UĞRAŞTAN SONRA: Halkımıza ve ülkemize tüm maliyeti kendisi tarafından karşılanacak bir okul armağan etmek için 12 yıldır uğraş veren iş insanı Vedat Ertüngü, en sonunda bu amaç ve ukdesini Olgun Amcaoğlu’nun Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı döneminde gerçekleştirebildiğini söyledi…
Bu sevindirici haberdeki “12 yıllık uğraş” ayrıntısını özellikle öne çıkarıyorum… Ertüngü, üzerinde önemle durulması gereken bu şok açıklamasını, okulun yapımına ilişkin bakanlıktaki protokol imza töreninde yaptı… Çok şaşırtıcı ve çok düşündürücü değil mi?..
12 yıl boyunca boşa giden uğraşlar ve başvurular!.. Böylesi bir hayır yatırımı sürüncemede bırakılan bir projeye dönüştürülebilir mi?… Hayırsever bir iş adamımız okul yaptırmak için 12 yıldır yetkililerin kapısını aşındırıyor, ama “yetkili” geçinen o kişilerden hak ettiği ilgiyi göremeyip boyuna baştan savılıyor… Gel de esef duyma!.. O umursuz “yetkililer”in isimlerinin de teker teker kamuoyumuza açıklanması gerekir…
Tüm maliyeti Vedat Ertüngü tarafından karşılanacak olan 540 öğrenci kapasiteli modern devlet okulu Gönyeli’nin Yenikent bölgesine inşa edilecek… 2023 Eylülünde tamamlanması öngörülen okulun adı “Meral ve Vedat Ertüngü Lisesi” olacak…
12 yıl önce devlet kapılarında başlatılan girişimler hak ettiği ilgi ve kabulü görmüş olsaydı, bu okul çoktan eğitimimizde devreye girmiş olacaktı…
                                                                              ***        
YADSINAMAYACAK GERÇEK: HP Genel Başkanı Kudret Özersay, yurt dışındaki siyasi partilerin ülkemizdeki faaliyetleri ile ilgili düzenleme yapılması gerektiğine işaret ederek bu konuyla ilgili öneride bulunacaklarını Meclis kürsüsünden açıkladı. Umarım önerisinin kapsamında kimilerinin “adanın tek Komünist partisi” olarak algıladığı Güney’deki AKEL de vardır… AKEL’in içimizdeki yoğun faaliyetlerini hiç kimse yadsıyamaz… Bizim taraftaki kimi eyleme militanlarını bile gönderen bir yurt dışı partisi…
                                                               ***        
AB’DEN ÖNEMLİ KARAR: Geçen haftanın dikkate değer gelişmeleri arasındaydı… Reuters’in haberine göre, Avrupa Birliği, Türkiye’nin devlete ait Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’ndaki (TPAO) üst düzey yöneticilerini kara listeye alma planlarını askıya aldı… Doğu Akdeniz hidrokarbon oyunlarının kışkırtıcıları Rum’un ve Yunan’ın hiç hoşuna gitmeyecek bir karar… Bakalım yine ne şirretlikler yapacaklar şimdi!… Yoksa AB’nin bu kararı Cenevre’deki Kıbrıs buluşmasında yer alabilme adına Türk tarafına sunduğu taktik bir jest mi?.. AB’nin Cenevre’deki varlığına en büyük itiraz Türk tarafından geliyor, malûm…
                                                               ***        
GÜNDEMİN AYMAZLIĞI: İsrail’in nüfusu yaklaşık 9 milyon… Hem bu küçük nüfus şansı ve hem de dillere destan organizasyon yeteneği kullanılarak tüm Musevi halkını kısa sürede aşılama becerisini gösteren bir ülke… Bu aşılama başarısının milli sarhoşluğunun, coşkuyla lebalep doldurulan sokaklarda ve eğlence – dinlence yerlerinde nasıl yaşandığını ekranlardan izliyoruz… İsrailliler topluca yiyip içip eğleniyorlar, sevinçle şarkılar söylüyorlar… “Havanagila” İsrail..
Tüm dünyaya kutlanması gereken bir başarı olarak sunulan bu madalyonun öteki yüzündeki acı gerçek ise inanılmaz bir ırkçılıkla Filistinli Arapların bu çok seri ve etkin aşı kampanyasının dışında tutulmuş olmasıdır… İsrail Hükümeti, Filistinli Araplara sadece sağlık görevlilerini kapsayabilecek düzeyde bir aşı yardımında bulundu… Dünyaca ünlü Musevi zekâsıyla bağdaşmayan bir aymazlıktır bu aslında… Aşılama kampanyasının dışına itilen Arap nüfusun, aşılı toplumun içinde ve dışında bir tehlike sarmalına getirildiğini nasıl da göremiyor ve anlayamıyorlar?.. Bunun adına da gündemin aymazlığı denir!..
                                                                              ***
AŞI KAMPANYASINDA ÖNEMLİ GELİŞMELER: Türkiye şimdiye dek Çin aşısını kullanmıştı… Türk bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin geliştirdiği “BioNTech” aşısının Türkiye’de de kullanılmasında son aşamaya gelindi. İlk partide 850 bin olmak üzere bu ay sonuna kadar 4.5 milyon doz “BioNTech” aşısının Türkiye’ye ulaştırılması söz konusu.. “BioNTech”in “Pfizer” şirketiyle birlikte geliştirdiği aşıda Türkiye’nin doğrudan muhatabı Almanya’da yaşayan girişimci bilim insanı Uğur Şahin olacak. Aşının Türkiye’de üretilebilmesi adına Ankara’nın Uğur Şahin’le yoğun temasları da sürüyor… Türkiye, 4 buçuk milyon dozluk aşıyı doğrudan Uğur Şahin’den temin edecek.
Tabii ki KKTC için de önemli bir gelişme… Türkiye’ye ulaşan aşılardan KKTC’ye de akmakta…
Bu arada Türkiye Bosna Hersek’e 30 bin doz aşı hibe edeceğini açıklayarak, bu duyarsız âlemde “kimsesizlerin kimsesi” olduğu gerçeğinin altını bir kez daha çizmiş oldu… Bosna Hersek, Avrupa’nın ortasındaki mağdur ve mazlum Müslüman ülkesi… Suçu Müslüman olmak!…
                                                                                              ***
AL BİRİNİ, ÇAL ÖTEKİNE: Biden – Putin atışması son günlerin sansasyonu oldu ve uluslararası siyasette büyük yankı yarattı… ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden, cumhurbaşkanlığı seçimine Rus lider Vladimir Putin’in müdahil olduğu iddiasında ve bunu bir türlü içine sindiremiyor… Yaşlı ABD Başkanı, Rusya’yı doğrudan hedef alan ve Moskova’nın bedel ödeyeceğini belirten açıklamasında, Rusya lideri Putin’in bir “katil” olduğunu düşündüğünü söyledi… Putin Washington’daki Büyükelçisi’ni derhal Moskova’ya çağırdı ve Biden’ı da iki cümleyle yanıtladı: “Başka bir ülkeyi, devleti, halkı ya da kişileri değerlendirmek aynaya bakmak gibidir. Ona sağlıklar diliyorum…”
Dünya, tarihin çöplüğüne girdiğini sandığımız soğuk savaş günlerini çağrıştıran Washinton – Moskova eksenindeki bu yeni yangına odaklandı şimdi… İki ünlü ve güçlü siyasi lider birbirlerine karşı kılıçlarını çekerken, “Allah insanlığı şerlerinden korusun” diyelim… “Katillik” söz konusu olduğunda Beyaz Saray’dakilerin de Kremlin’dekilerden hiç farkı yoktur aslında… Al birini, çal ötekine!..

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





BASIN TARİHİMİZ VE FİGÜRLERİ: Haber fotoğrafçılığına damgasını vurmuşlardan biri olan Erdal Gökhan’ın aramızdan ayrılması vefa ve bilinçlenme konusundaki sorumluluklarımızı bize bir kez daha anımsattı… Ne güzel şeyler seslendirildi onun hakkında… Değerlerimiz öldükten sonra unutulmazlarsa, onların her dem canlı tutulacak anıları birer ders niteliğindedir aslında…
Girdikleri mesleğin tarihini ve bu tarih içinde sivrilen önemli figürleri hiç bilmeyen genç gazetecilere tanık oluyoruz… Bilbay Eminoğlu, Halil Kaymaklılı ve Mehmet Ali Acar, Erdal Gökhan’dan önce yaşama veda eden çilekeş foto muhabirlerimizdir… Onlar, Kıbrıs Türk Basını’nın ilk profesyonel foto muhabirleridirler… Yıllar boyu ekmeklerini bu yorucu uğraştan kazanırken, arşivlerde unutulmaz yerlerini alan yığınla fotoğrafı da toplumsal hafızaya miras bıraktılar…
Fotoğrafçılık sanatının değerli ve duayen ismi Kadir Kaba, beni arayarak bu efsane kimlikler adına her yıl haber fotoğrafçılığı dalında yarışmalar düzenlenmesinin ve anılarının yaşatılmasının ne kadar güzel, öğretici ve yararlı olacağını seslendirdi… Kaba dostumun bu görüşüne yürekten katılırken, şu gözlemlerini de bu bağlamda paylaşmak isterim:
“Yeni kuşak gazetecilerimizin yetiştiriliş biçimi bizleri üzüyor. Maalesef üniversitelerimiz de bu konularda duyarsız… İletişim fakültelerinde klasik derslere ek olarak değerli basın çalışanlarımız, basına çok emeği geçmiş değerlerimiz hakkında konuşmacılar çağrılıp sürekli bilgi aktarımı yapılabilir. Basın sürecimizin teknik tarihi anlatılabilir… Bir üniversitemizdeki çalışmalarım sırasında, masa üstü yayıncılık dersinde, hurufat ve kurşun kalıp götürüp öğrencilere göstermiş ve bunların ne olduğunu anlatmıştım… Çocuklar hayretler içerisinde kalmıştı. Bir zamanlar gazetelerimizin bu tür teknikle basıldığını ilk kez öğreniyorlardı… Bir başka derste okul otobüsüyle Lefkoşa’ya, tipo ve offset makineleri olan küçük bir matbaaya götürüp pratikte baskıyı göstermiştim öğrencilere… O bile bilinmiyor… Bilgi ve vefa adına duyarlıkla bazı şeyleri yapabilme şansımız var. Bu şansı yitirmeyelim… İnşallah başarırız…”
                                                               ***
BU İŞ CEZASIZ OLMAYACAK: Haberleri kaygıyla izliyoruz… Türkiye dahil tüm dünyada durum ciddi… Bulaş tabloları kaygı verici… Salgının amansız ilerleyişi bastırılamıyor… Bizim Sağlık Bakanlığı’mız da, virüs tehlikesinin devam ettiğine vurgu yaparak herkesin maskeye ve sosyal mesafeye özen göstermesi uyarısında bulunuyor sıkça… Uzmanlarımız da öyle…
Gelgelelim, salt uyarılarla olmuyor işte… Bildiğini inadına, her ortamda pervasızca okuyanlar çok… Kim kime, dum duma havasında yığınla pervasız tip!… Bunlara, anladıkları dile uygun olarak ceza kesilmelidir… Dahası bazıları öylesine duyarsız ki, bunlar Pakistan’daki polisler gibi sokakta copla dövecek kolluk kuvvetlerine ihtiyaç yaratıyorlar resmen…
                                                                              ***
ÇÖZÜLEMEYEN KRONİK SORUN: Salgın dolayısıyla Araç Kayıt, Muayene ve Ruhsatlandırma Şubelerine gitmek istemeyen araç sahiplerinin, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı resmi internet sitesi www.bub.gov.ct.tr’yi ziyaret ederek muayene harçlarını internet üzerinden yatırabileceği duyuruluyor…
Ne kadar kolay, değil mi?.. Ama keşke araç muayeneleri de internet üzerinden olabilseydi!… İnternet üzerinden harcı rahatça yatırdıktan sonrasını düşünmek soğuk terler döktürür kişiye… Oradaki kuyruğu ve izdihamı düşündüğümde ben de dehşete kapılırım…
Trafik Kazalarını Önleme Derneği Başkanı Dr. Mehmet Avcı’nın bu muayenenin yetersizlikleri hakkında söylediklerini de anımsıyoruz bu arada… Konunun uzmanı olmayan polisler tarafından gerekli teknik donanımdan yoksun bir ortamda yapılan araç muayenelerinin pratikte ne yararı var?.. Kaldı ki, muayeneler aracın üçüncü yaşını doldurmasından sonra başlıyor. 3 yaşındaki arabanın muayeneye ihtiyacı mı var?.. Satıcının garanti süresi bile bitmiş değildir çoğu arabada!..
                                                               ***
GÜVENLİK VE KAMERALAR: Mobese kameralarıyla oluşturulan kent güvenlik sisteminin önemini ve gerekliliğini canlı yayında net biçimde gördük… Kaymaklı bölgesinde bir eczaneyi vitrin camını kırmak suretiyle soymaya kalkışan kişi, eczaneden dışarıya çıkar çıkmaz yıldırım hızıyla gelen polis ekibinin kucağına düştü… Ekranlarda gelişimini dakikası dakikasına izlediğimiz tam bir suçüstü durumu… Hafta sonu gerçekleşen bu güncel olay, abuk – sabuk gerekçelerle mobese kameralarına karşı çıkanlara gitsin… Tüm diğer ülkelerde olduğu gibi, bizim ülkemizde de asayişin sağlanmasına mobese kameralarının vazgeçilemeyecek katkısı vardır… Hem artan güvensizlikten yakınmak, hem de asayişin güvencesi olan mobese kameralarına karşı çıkmak, yaman bir çelişkidir doğrusu…
                                                                              ***
İRONİK ÇAĞRI: Alsancak bölgesi otel işletmecilerinin yayın organlarımızdaki ironik çağrısı gündem oluşturdu… Nasıl oluşturmasın ki?..Trafik kazalarında ölenlerin sayısının Covid 19’dan ölenlerden çok daha fazla olduğuna işaret eden otel işletmecileri, Bakanlar Kurulu kararıyla, elzem trafik araçları hariç, ülke araç trafiğinin de derhal durdurulmasını istediler…
                                                               ***
İNFAZIN SORUMLUSU MÜSTAKBEL SUUDİ KRALI: Aylar boyu süren araştırmalar sonuçlandı… Dünya, Kaşıkçı cinayetinin sorumlusunun ve infaz emrini verenin Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman olduğunun ABD tarafından resmen açıklanmasıyla çalkalanıyor… Ne ki, küresel bazda ses getiren rapora karşın, Joe Biden yönetimi Bin Selman’a yönelik herhangi bir yaptırım kararı almadı… Yeteri kadar sorunu olan dünyamızda Bin Selman gibi bir kimlik, Suudi Arabistan gibi stratejik bir ülkenin başına “kral” olarak gelecek… Ortadoğu’ya ve hatta dünyaya şans dilerim…

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





GİRİŞİMLER KIRILMAMALI: Bir iş adamımız aradı beni, gerçekten çok üzgündü. Şöyle konuştu: “Nedir ama Sayın Sağlık Bakanının bu yorumu?.. Biz ticari kazanç için aşı ithalatının değil, daha fazla ve daha hızlı aşı temini için toplumsal kaynak oluşturmanın peşindeyiz…” 
Telefondaki bu tepkisel sitemle yüzleşmeme neden olan Ali Pilli açıklaması ise şu:
“Aşıya ulaşıma dair ülkemizde duyarlı ve yardım amaçlı iyi niyetinden şüphe etmediğimiz kişiler ve kuruluşlar ülkeye Koronavirüs aşısı temini ile ilgili maddi yardım yapma ve aşı alma konusunda açıklamalarda bulunmaktadırlar. Bazıları Sağlık Bakanlığı ile de temasa geçti… Ancak aşı temini konusunda etkin ve güvenilir aşı temini ve halkın sağlığı birincil önceliğimizdir… GÜVENİLİR OLMAYAN AŞILARA ONAY VERMEMİZ SÖZ KONUSU DEĞİL.”
Ve ben de naçizane diyorum ki: Bu iyi niyetli ve olanaklı insanlarımız güvenilir olmayan aşılar için değil, güvenilir aşıların alınabilmesine kaynak ve olanak yaratmak için devreye girdiler… Girişimleri kırılmamalı… Hükümet onlara destek ve motivasyon vermeli… Maddi yardımlarla oluşacak kaynağı da Hükümet aşı alımında en iyi koşullarda değerlendirmeli…  Oluşturulacak para yığını göz mü çıkartır?.. Dahası, mali olanakları elverişli olan herkes, o kaynağın zenginleşmesi adına, yaptırdığı aşıların parasını da ödemeli… 2 seanslık aşının global bedeli 10 doların altındadır… Şimdiye dek 40 bine yakın aşı yapıldı… Bu aşılardan mütevazı ücretler alınsaydı, sağlık adına işte orada bir kaynağımız oluşacaktı… Hükümet kaynak sıkıntılarını derinden yaşarken, bu gibi önemli ayrıntılar üzerinde de duyarlılıkla durabilmelidir…
                                                               ***
EL İNSAF EY ARKADAŞLAR
: Maliye Bakanı Dursun Oğuz televizyon programına çıkmaya görsün… İzleyenlerinden hemen ona o soru yağıyor: “Hayat pahalılığı tahsisatı 3 aylığına neden kesildi ve ne zaman ödenecek?..”
Bu arada bir sendika da, hayat pahalılığı tahsisatını durduran hükümete kaşla göz arasında derhal dava açtı!..
El insaf ey arkadaşlar… İçinden geçtiğimiz trajik sürecin sosyo –  ekonomik trajedilerine bir bakar mısınız?… Sizler hiç değilse memur ve emekli maaşlarınızı düzenli almaktasınız… Ama özel sektör resmen çöktü… Bu sektörün nice mensubu evine ekmek götüremiyor… Kurulan yardım mutfaklarına mahkûm olanların sayısı gittikçe artıyor… Kamu – özel sektör sürtüşmelerini yoğunlaştıracak ihtiraslardan özenle kaçınmak gerek… Kutuplaştırmalar hayra işaret değildir…  Kanaatkâr olunmalı, hale şükretmeli… Bu günler de geçer, geriye acı tortuları kalır… O tortulara kimse acı katkılarını koymasın ne olur…
                                                               ***
MAKARİOS’A HAYRANLIK MI?:1960’lı yılların başında idealim olan gazeteciliği “Bozkurt”un çatısı altında gencecik yaşımda kucağımda bulunca, okuldaki can arkadaşlarımla birlikte üniversite yolculuğuna çıkmamıştım… Kıbrıs dramı başlayınca can arkadaşlarım Erenköy’e birer yiğit yurtsever direnişçi olarak dönerler… O direnişte bazıları şehit düşer, bazıları yaralanır, bazıları hastalıktan yaşamını yitirir… Lefkoşa’da gazetecilik günlerimi zor koşullarda sürdürürken bir yandan da can dostlarımın Erenköy acılarını yaşadım…
Erenköy dramından sonra tekrar Türkiye’deki öğrenimlerine dönen can dostlarımın bazıları sol hareketin sarmalına girerler… O sarmal Kıbrıs’a da ulaşır, onlar gibi ben de sol hareketin sarmalındaydım tabii ki… Solcu can dostlarıma destek için yazdığım yazılar ve attığım manşetler “Bozkurt” ciltlerinin sayfalarındadır…
Sonra bir gün hiç inanamadığım ve akıl erdiremediğim bir olayla yüzleştim… 1960’lı yılların ateş çemberinde Kıbrıs Türk halkı gettolarda ölüm kalım savaşı verirken, Rum halkında Yunanistan’a ilhak siyasetinde ikilem oluşur. Rum Lider Başpiskopos Makarios’un siyasetinin ilhakı geciktirdiğini düşünenler Grivas’ın çevresinde toplanıp EOKA B’yi oluşturur… Makarios’a suikast girişimleri başlar… Helikopterine açılan makineli tüfek ateşinden de burnu kanamadan çıkınca o benim solcu can arkadaşlarımın Ankara’daki örgütü Makarios’a bağlılık telgrafı gönderir… Bağımsızlık kahramanının hain suikastten kurtulmasını sevinçle karşıladıklarını belirtip onu Kıbrıs kurtuluş hareketinin bağımsızlık lideri olarak selamlarlar!…Ve ben allak bullağım tabii ki… Kıbrıs Türk solunun böylesi bir aymazlığı gösteremeyeceği düşüncesi, gençlik coşkularımın kırılma noktalarından birini oluşturur… Böylesi bir aymazlığı sindiremez ve öylesi bir solculuğun içinde de olamazdım..
Aradan yıllar geçti ve Kıbrıs olayındaki Makarios gerçeğini hâlâ kavrayamamış olanlarımıza hayretle tanık oluyorum… Sosyal medyada, güya bizim siyasetçilere örnek gösterilecek rol model diye, Makarios’a övgü düzenleri şaşkınlıkla izliyoruz… Onun halkına iyi hizmetlerde bulunduğu, yakınlarını kayırmadığı, dürüstlükten sapmadığı, siyasal yaşamında hiç rüşvet almadığı yazılıp çizilir…
Bir eli yağda, öteki eli balda, çoluk çocuğu olmayan bir Ortodoks Başpiskoposu rüşveti ne yapacaktı ki?..Cinsel eğilimlerinin İngiliz istihbaratı tarafından belgelenerek teşhir edileceği tehditleri karşısında kurulmasına imza attığı Türk – Rum Ortaklık Cumhuriyeti’ni aradan 3 yıl geçmeden yıkan ENOSİS’çidir o… Kendi halkıyla birlikte Türk halkına da olağanüstü  zararlar verdi…  Akrabalarını kayırmadığı iddiası bile geçersizdir… Aşçısını,  korumalarını ve diğer maiyetini, hiç kimseye güvenmediği için yakın aile bireylerinden seçti… Muhaliflerini hiç hayır ettirmedi, çoğunu 1974 Temmuzuna dek hapishanelerde tuttu… Akritas katliam planını yürürlüğe koyarak hem halkına, hem de Türklere çok büyük acılar yaşattı… Rumları adanın bütününden dışlayıp coğrafyamızın yarısına yığdı… Gettolara kapattığı Türklere uyguladığı ekonomik ambargolarla onları açlığa ve yokluğa mahkûm etti… Türklere göç yollarını ardına kadar ve teşviklerle açtı… Kurucuları arasında bulunduğu EOKA terör örgütü İngilizlerin ve Türklerin toplam sayısından fazla Rum öldürdü… Kıbrıs sorununa sürdürülebilir bir çözüm bulunmasına hiç yanaşmadı… Çünkü Türkleri asla kendi halkının eşiti olarak görmedi… Siyasal ihtiraslarının ve gaflarının çok acı sonuçları karşısında kalbini parçalayan bir krizle, genç sayılacak yaşta, 64’dünde,  Türk Barış harekâtının üçüncü yıl dönümünde öldü…  Makarios portresinin ana hatlarıyla kabataslak çizimi işte budur… Yine de onu ve siyasal serüvenini  sevmeyi sürdürecek olanlarımız  varsa artık ne diyebilirim ki?… Zevkler tartışma kaldırmaz!…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





REKOR HIZ: Farkındalık yaratmayacak gibi değil doğrusu… Basına kapatılan salonda milletvekilleri medyaya dönük şov nitelikli uzun konuşmalar yapamayınca ilgili komite bütçe görüşmelerini rekor sayılacak hızda tamamlayarak tasarıyı genel kurula havale etti… Sıra bütçenin genel kurul maratonunda… Ve maraton başladı… Üretim ve hizmet adına düşünmeden edemiyoruz şimdi: Acaba gerektiğinde, o komite çalışmasında yapıldığı gibi, genel kurul da mı basına kapatılsa?!.
***
DÖNEMLER VE KİMLİKLER: Cumhuriyet Meclisi başkanını 4 aylık bir gecikmeyle en sonunda seçebildi… Eski Meclis Başkanlarımızdan Sibel Siber’in Meclis Başkanı’nın seçilmesindeki gecikmeye dair yorumu şu: “Bu dönemde ben meclis başkanı olsaydım, 10 Ekim’e kadar meclis başkanını seçerdi.”
Demek ki neymiş?.. Her döneme ve her duruma uygun kimlikler gerek…
                                                               ***
SANAYİ BÖLGELERİMİZİN HALİ: Sanayi bölgelerimizdeki aşırı kirlenme hep gündemde ve hep tedirgin edici… Bu konu birkaç gün önce “Kıbrıs” gazetesinin manşetine de konu oluşturdu… Sanayi bölgelerimizdeki tepeleme çöpleri kaldıran yok ve o tepeler her gün biraz daha büyümekte… “Bu çöpleri kaldırmak, temizlik adına vergi toplayan belediyelerin görevi değil mi?” şeklinde sorum oldu… Yetkili bir ağızdan işte bu soruma yanıt geldi adresime… Teşekkür etmek istediğim o yetkili ağız  kim mi?… Lefkoşa Türk Belediyesi’nin eski başkanlarından Kutlay Erk… Bakın ne diyor Sayın Erk:
“Sanayi Bölgeleri Sanayi Ticaret Dairesi tarafından yönetilmektedir… Tüm hizmetler onlardan sorulur ama hizmet vermiyorlar. Yıllardan beridir de bölgelerdeki yetkilerini belediyelere devretmeyi reddederler. Arada ezilen sanayi bölgesi yatırımcısı, suçlanan da belediyeler oluyor… İlgili Daire ise sorumluluğuna rağmen bilinmeyen suçlunun rahatında… Sanayi bölgelerinde o temizlik harçlarını da ilgili daire topluyor, kendisi yapacakmış diye, ama yapmıyor… Belediyelerle zaman zaman anlaşma yaparlar… Belediyeler gerekli faaliyeti yapar, ama Daire belediyeye ödeme yapmaz… Bir fasit dairedir bu ki, mutsuzca sürüp gider.
En kestirme yöntem sanayi bölgelerinin yönetimini sanayi odasına vermektir… Böylece onlar da belediyelerle işbirliği içinde gerekli hizmetleri yerine getirirler. Şimdiki durumda sanayi bölgelerinin yolları asfaltlanırken çoğu zaman drenaj ve kanalizasyon gibi diğer alt yapılar da ihmal edilir…
***
KIB TEK ARAŞTIRMALARI: Başbakan Yardımcısı, Ekonomi ve Enerji Bakanı Erhan Arıklı Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu’ndaki astronomik yolsuzluklara işaret edip bunları gündemine alacağını ve sorumlularla hesaplaşılacağını açıklayınca onun bu iddialı ve kararlı duruşuna kanıt ve belge isteyenler çok oldu…
Ama durun ey dostlar… O konuda büsbütün unutulan bir şey var galiba… O da şu ki; Cumhuriyet Meclisi’nde oluşturulan özel bir komite, aylarca süren bir araştırma ve soruşturma çalışması yaptı KIB TEK’te yıllardır olup bitenler hakkında… Bu çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkan raporun bazı bölümleri de gazete manşetlerinden kamuoyumuza yansımış durumda zaten… Erhan Arıklı’nın esas referansı ve dayanağı işte bu Meclis araştırmalarının verileri olsa gerek…
Sayın Arıklı adresime mesaj atmış, bakın ne diyor o konuda: “Savcılıkta usulsüzlük ve yolsuzluklarla ilgili 4 adet dosya var. KIB TEK araştırma raporu da ortada… Kesilen cezalar var… Adamlar hâlâ belge istiyorlar. Merak etmesinler. Başka dosyaları da açıklayacağız…”                                                                                                                                              ***
DR. MUSTAFAAKANSOY’UN MESAJINI TEŞEKÜRLERİMLE SUNARIM: “1900’lerin başında Osmanlı’da şeker kıtlığı olur. Ömer Seyfettin’in hocalık yaptığı okulda Avusturya’nın Osmanlı’ya 3 gemi şeker göndereceği haberi yayılır… Öğretmenler mutlu. Ömer Seyfettin odaya giren Arif adlı hademeye bu olaydan bahseder. Hademe ise ‘Avusturya ne zaman bize yardım etti ki, şimdi yardım etsin?’ der. Bunun üzerine Ömer Seyfettin öğretmen arkadaşlarına ‘Alim olmak başka, arif olmak başka’ der.
200 bin doz aşının AB kanalıyla bize geleceğine inanmıyorum. Lakin gelen aşıları da geri çevirmemeliyiz…” (Arif olan anlar)
***
TÜRKİYE’NİN YARDIMLARI: AKP Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli; “Bugün en son 2018 yılı rakamları yayımlandığı için söylüyorum: Türkiye olarak dünyanın farklı coğrafyalarında ihtiyacı olan ülkelere 2018’e kadar 8,5 milyar dolar (63 milyar TL) yardım yaptık” dedi. Canikli, hafta sonunda AKP Adıyaman 7’nci Olağan İl Kongresi’nde yaptı bu açıklamayı…
AKP Genel Bakan Yardımcısı, basının manşetlerine de geçen o konuşmasında; “Tarihin gelişmelerle yeniden yazıldığını, şimdilerde ise Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yeni bir tarih yazdığını” söyledi…
Bu konuya neden mi değindim?. Açıklayım efendim: Türkiye’nin milli geleneklerindeki dayanışmacı ruha uygun olarak, farklı coğrafyalardaki ihtiyaçlı ülkelere yapmakta olduğu milyarca dolarlık yardımın yanında KKTC’ye yapılmakta olan Anavatan yardımları devede kulaktır… Bu yardımların akışında kimi zaman sıkıntılar ve daralmalar mı yaşanıyor?.. İşte olayın bam teli burada: Türkiye’den akmakta olan destek kaynakları amacında ve yapılan protokollere göre kullanılmalı… Türkiye’nin bu bağlamdaki haklı uyarı ve yönlendirmelerini de yanlış ve duygusal yorumlamamalı… Yardımların niteliğine ve hedeflerine bakıldığında, net biçimde görünen o ki, Anavatan Türkiye kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi kendine yeterli bir KKTC oluşturulabilmesi çabasında…

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





TOPLUMUMUZUN TİYATRO KOLU: Ciddi gecikmelere karşın, Başkanı’nı ve Başkanlık Divanı’nı seçmeyi de soruna dönüştüren, yasaların yapıcısı olduğu halde Başsavcılıktan kendi ürettiği yasalar konusunda açıklama bekleyen Yüce Meclisimizin her toplantısı bir öncekinden daha ilginç oluyor… Köşe yazarları olarak sırf Meclis gösterilerine bakarak her gün köşemizi Meclis yazılarıyla donatabiliriz… Meclis halleri demirbaş konumuz… Halk da sırf keyif yapma adına“Toplumumuzun tiyatro kolu bakalım bugün neler sahneleyecek!” diyerekten Meclis faaliyetlerine odaklanır oldu, yani daha başka ciddi bir beklentisi yok halkımızın o konuda… Bakarsınız Teberrüken Bey’in görevini süresiz uzatıp soruna çare bulurlar!…
                                                                              ***
KOVBOYLAR DİYARI: Vahşi Batı günlerini hâlâ yaşadığını gösteren, ama dünyaya demokrasi dağıttığı tavraların da olan bir ABD… Silahlı adamlar Kongre Binasını basıp kan döküyorlar, insanların ölümüne neden oluyorlar, dünyanın en fazla cinayet işlenen başkenti olan Washington’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine çanak tutuyorlar… ABD tarihinin en önemli Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln ile John F. Kennedy’nin  vurularak öldürüldükleri, İngiliz askerlerinin 1814’de bir baskınla Kongreyi işgal ettikleri dönemleri çağrıştıran durumlar… Kongre baskıncıları Trump’cılar imiş… Joe Biden’in kazanmasına dair hazımsızlık yeni şiddet olaylarına gebe… 20 Ocak’ta resmen göreve başlayacak olan Joe Biden olağanüstü önlemlerle korunuyor…Ve tüm bunların arkasında seçim sahtekârlığına uğradığı iddiasındaki kışkırtıcı Donald Trump var.. Bu arada uluslararası toplumun kafasına sokulan sorular: Bu Joe Biden gerçekten bir seçim sahtekârı mı?.. O posta gönderisi oylarda bir hinlik mi vardı?..
                                                                              ***
DURUMUN KARA MİZAHI: ABD’nin dış ülkelerdeki bazı darbe girişimleri başarısızlığa uğrayınca “yanlışımız nerede?” tatbikatları başladı… Şimdi darbe girişimlerini kendi kendilerine karşı düzenleyerek yanlışlarını pratikte belirlemeye soyundular…
                                                               ***        
DUAYEN SAĞLIKÇI SÜLEYMAN SELÇUK’TAN UYARI MESAJI: “Lefkoşa’daki yeni pandemi hastanesinde PCR testi yaptırmak için mükellef kılınanlar ve şüpheliler aynı kapıdan girip çıkıyorlar. Kapıda o sosyal mesafe gerekliliği nerede?…Kapı arası 1.5-2.0 metre. 2 metrede iki kişi arasındaki mesafe bir metre bile değil. Giriş kapısının yanı sıra bir de çıkış kapısı yapmak bu çok bilirlerin aklına hiç mi gelmedi?… Ben Tıp Laboratuvarları Birliği eski başkanı olarak yetkilileri şiddetle kınarım. Bakanlık bu işe el atmalı… Bu durum nasıl görmezlikten gelinir?..” (Teşekkürler Süleyman Selçuk)
                                                               ***
“UTANMA” DENEN BİR ŞEY VAR: Kendi yarattıkları kaynaktan KKTC’ye 40 günün içinde şartların acil gereği olan modern bir pandemi hastanesi kazandıran Anavatan Türkiye’nin vergi mükellefleri bu hastaneyi hala tam randımanlı devreye koyamayan ve hastaneye elektrik bağlanmasını bile soruna dönüştüren biz Kıbrıslı Türkler için acaba neler düşünürler?.. Utanma duygusundan tümüyle arınmış bir topluma mı dönüştük artık biz?.. Bu arada net biçimde gözlemlenen o ki, belirli bir çevre, Türkiye yatırımı her milli esere karşı tavır koymayı ve bunları değersizleştirme adına bahaneler icat etmeyi vazgeçilmezlik olarak kurumsallaştırdı… Çok düşündürücü, çok yazık…
Değerli diplomat arkadaşımız Dilek Yavuz Yanık bu durumu bana şöyle açıkladı ve açıklamasında yerden göğe dek haklı: “Anormallikleri normalleştirme yeteneği kazandık… Sorgulamayıp kabullenmeyi de, huy edindik… Rahatız böyle!.. Ahmet Bey, sakın dürtmeyiniz bu gibi konuları ve kişileri!…”

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   MİLLİ SİYASET İKİ DEVLETLİLİK: “İki devletlilik…” Kıbrıs konusundaki milli siyasetimize dönüşüyor… Bu siyaseti yürütmekle yükümlü olanların ağzında “Federasyon” yok artık… Türklerle eşitliğe dayalı bir federasyonun Rum – Yunan fıtratında olmadığı kesinlik kazandı… Ta 1950’lerde, Futbol Federasyonu’ndan bile bizi aşağılayıcı ve galiz küfürlerle kovanlarla bunca acı deneyimin hüsranlarından sonra federasyon oluşturabileceğimize inananların saflığına şaşarım… Bırakınız o Kıbrıs Futbol Federasyonu’na yeniden yamalanmak için seferber olanlarımıza yaşatılan hüsranı… Acaba kim çıkıp da bize bu gerginlikler ve sürtüşmeler adasında başarılı bir tek Türk – Rum ortaklığını ve işbirliğini gösterebilir ki?..
   Huzur, barış ve gelecek iki devletliliktedir… Bizden başka hiç kimsenin artık önemsemediği BM ve AB kararlarını ve kriterlerini referans ya da baskı unsuru olarak göstererek Kıbrıs’ın bu çok netleşen gerçeklerinde federasyonculuğu     savunmak, 1960 trajik Kıbrıs ortaklık cumhuriyetinin de aslında yıkılmış bir federasyon projesi olduğunu hiç hesaba katmamak, ya federasyonculuk sektörünün nemalanan bir mensubu olmaktan, ya da safdillikten başka bir şey değildir…
                                                                              ***
   BÜTÇE HALLERİMİZ: Şu anda geçirilmesi ciddi soruna dönüşen KKTC bütçesinin yüzde 86’sı zaten memur ve emekli maaşlarına gider… Geriye kalan yüzde 14’le toplumsal sorunlarımızın aşılmasında yaya kalırız…  Acı gerçeğimiz

  bu…
   Listelere bakınız… Yıllık 100.000 TL’nin üzerinde vergi veren mükellef sayımız 700’ün biraz üzerinde… Bu sayının çok daha altlara düşmesi pandeminin getirdiği kaçınılmaz sonuç olacak..
   Her yıl gazetelerimizde de sayfalar dolusu yer alan şu vergi listeleri nasıl bir manzaraya ışık tutar peki?.. Yanıt: Kayıt dışı ekonominin ve adalet çizgisine oturtulamayan vergi tahsilatlarının kamu maliyesini yerlerde süründürdüğü manzarasına ışık tutar… Hem de bu ışık adeta projektör misali!..
   Bakın mesela yetkili ağızlar çok net biçimde vurguluyorlar ki, Devlet on milyonlarca TL’lik alacağını kaotik trafikteki araç sahiplerinden tahsil edemiyor… Yalnız trafikteki hazine kaybımız bu boyutlarda…
   Ama söz buraya gelince ben organizasyonluğumuzu da işaret ederek “Nasıl tahsil edilebilsin ki?” sorusunu sormakta da kendimi yükümlü hissederim… Araç vergileri bu ülkede korkunç bir izdiham ortamında insanlara eziyet çektirilerek toplanıyor… Belki de bu kronikleşen sıkıntı yüzünden devlet veznelerindeki yığılmaları protesto ve boykot edenlerimiz var… Ben bile düşünürüm bunu kimi zaman, o izdihamlarda bunaldığımda ve ciddi zaman kayıplarına uğradığımda…
   Ama bir gerçek ki, işte bu şartlarda bile vatandaşlardan yılda 150 milyon TL’yi aşkın bir yol vergisi tahsil edilebiliyor yine de… Buna ek olarak, zaman aşımları da hiç önemsenmeden 15 milyonun üstünde hız kameraları cezası toplanabiliyor her yıl… Yollardaki radarlar resmen para basıyor!.. Tüm bu rakamların kaba taslak toplamı yılda155 milyon TL’yi rahat aşar… Tabii ki trafik düzenlemeleri ve iyileştirilmeleri adına toplanan bu paralar devlet bütçesine girip o yamalı bohçadan genellikle maaş ödemeleri için kullanılmakta… “Trafiği düzenleme” amaçlı toplanan paralar başka alanlarda harcanınca yolların bakımı adına gereken para da bulunamaz…Hem de nasıl bir ortamda?..Trafik sorunları ve yetersizlikleri yüzünden insanların cesetlerinin yollardan toplandığı bir ortamda…
                                                                              ***
   İSTİFA VE BEĞENİLER: Birisi bulunduğu makamdan istifa ettiğini açıkladığında sosyal medyada neden bu kadar çok beğeni alır?.. O bol beğeniler gerektiğinde istifanın da bir erdem olduğunun gösterilmesi adına mı, yoksa “sen zaten o görevin adamı değildin” adına mı?
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   HAVA KOŞULLARINA DİKKAT: Kışın girişinde, sanki bir Okyanus ülkesiymişiz gibi denizde kopup gelen kötü hava koşulları fena vurdu bizi. Olumsuz hava koşullarına ilişkin Güney Kıbrıs Meteoroloji’sinin üzerine basa basa verdiği sarı alarmları biz de dikkate almalıyız. Onlarla aynı adadayız… Özelliğimiz şu ki, biz kriz ekiplerini alarmlara göre değil, felaket sonrasına göre kuruyoruz… Bu arada akademisyen dostum Prof. Dr. Zekâ Mazhar diyor ki; “Yapılacak bir Toprak ve Tarım Reformuyla Mesarya’nın üçte biri ağaçlandırılırsa, yalnızca Kıbrıs’ın değil, tüm Doğu Akdeniz’in iklimi değişir. Bunu ekologlar söylüyor. Dikkat ederseniz, son yıllarda ada üzerindeki dönel ağır bulutları görebilirsiniz. Ağaçlandırma bu olayı önler ve tropikal iklim oluşur.”
                                                               ***        
   TÜRKİYE KARŞITLIĞININ ÖZET ANATOMİSİ: Öğretmenler ve dahi onları gönülden sayıp sevenlerimiz geleneksel “Öğretmenler Günü”nü coşkuyla ve büyük bir katılımcılıkla kutlarken KTÖS ve KTOEÖS yöneticileri bu günü protesto için Cumhuriyet Meclisi önünde çok şaşırtıcı bir eylem yaparak kutlama etkinliklerine tavır koydular… Atatürk’e başöğretmenlik payesinin verildiği günün anısına 24 Kasım’ın Öğretmenler Günü olarak kabul edilip kutlanmasına karşı çıkan bu iki öğretmen sendikası, bu günün 12 Eylül darbesi sürecinde belirlenmiş olmasını protestolarının gerekçesi olarak gösterdiler… Türkiye karşıtlığına gerekçe üretmekte hiç de zorlanılmadığının yepyeni bir göstergesi işte…
   Çok belirgin Türkiye karşıtlıklarını eleştirdiklerimizin güncel savunmasıdır mesela: “Türkiye AKP demek değildir. Biz Türkiye’nin değil, AKP’nin karşıtıyız…”
   Peki de efendiler, AKP’yi özgür iradesiyle seçen karşıtı olmadığını söylediğiniz o Türkiye halkının iradesi değil mi?.. AKP kaç yıldır iktidara geleli?.. Ondan öncesine bakalım: Sizler be kardeşim, AKP öncesinde de hep Türkiye karşıtı oldunuz… Ne bizim cehennemden kurtarıcımız olan Bülent Ecevit’i, ne Kuzey Kıbrıs’ı olağanüstü projeleriyle kendi ayakları üstünde durdurmaya çalışan Turgut Özal’ı, ne Kıbrıs Türkü’ne de babalık yapan Süleyman Demirel’i, ne Kıbrıslı Türklerle en samimi diyaloğa kadar giden Mesut Yılmaz’ı, ne Tansu Çiller’i ve tabii ki ne de Kenan Evren’i sevdiniz… “Milliyetçilik yapar” diye CHP’ye ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na da postayı koyanlardansınız… Önceleri onu baştacı ederken, daha sonra KTÖS lokalinin duvarından Bülent Ecevit’in fotoğrafını indirip ona bile kötüleme kampanyası başlatanlar kimlerdi?… Yine siz…
   Safkan gerçek solcuya bir diyeceğim yok da, “Sol” ve “solcu” denildi mi çoğumuzun sinirlerinin yerinden oynaması işte bu hep yüzden… Kimileri Türkiye karşıtlığı olmazsa, emperyalist Türkiye karşıtlarına sempati duyulmazsa “solcu” olunamayacağını sanır… Ne kadar hazin bir mantık!. Bu mantık çoğu zaman faşizm ve şiddet çağrışımları yapan bir mikro milliyetçiliği toplumsal gündemimize getirmiş durumdadır… Solculukta faşist milliyetçilik var mı?..
                                                                              ***
   OKURDAN: Esra Can Akbil’den gelen açıklamadır: Sevgili Ahmet Tolgay; ‘M.A. Talat: Cumhurbaşkanlığı Sarayı Projesini Hazırlatmıştım’ başlıklı yazınızla ilgili birkaç düzeltme ve bilgi paylaşmak için yazıyorum. Mimarlar Odası’nın düzenlediği Cumhurbaşkanlığı binası yarışma projesini kazanan Emre Akbil ve Esra Can Akbil’den oluşan mimarlar ekibidir. Yarışma sonrasında proje iki yıl süren ve güvenlik birimleri dahil pek çok ekip ile yapılan toplantılar ile geliştirilerek tüm aşamaları ile tamamlanmıştır. Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından da detaylı tartışılarak onaylanmış bir projedir. Proje, tüm mimari, statik, mekanik ve elektrik projeleri ile KTMMOB tarafından vizelenmiş olarak Cumhurbaşkanlığı’na teslim edilmiştir.
   Meslektaşım ve eşim Emre Akbil ile yine meslektaşımız olan amcasının oğlu Ahmet Akbil karıştırılmış sanırım. Sevgili kayınpederim Erbil Akbil ise o dönem CTP-BG kapsamında seçimlere girmiş, dışarıdan atanan bir bakandı. DP’den değildir…”
                                                                              ***                                                       
   PUTİN TAKTİKLERİ: Azerbaycan – Ermeni çatışmasında İslam dünyasıyla bir kez daha yüzleşen ve “barış kuvveti” adı altında Rus askerlerini cephede devreye koymaya başlayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bir yandan da İslam dünyasına şirin görünmeye çalışıyor.. ‘Bazı ülkelerde ifade özgürlüğü kisvesi altında provokasyon yapıldığı’na ilişkin bir konuşma yaparken masasının üzerine koyduğu Kur’an-ı Kerim’den sevgi, iyilik ve bu hasletlerin mükâfatlarına ilişkin Şura Suresi 23. ayet ve Nahl Suresi 128. ayetlerinin Rusçasını okuduğu dikkati çekti… Sevgi ve iyiliğe dair ifadeler İncil’de yok mu acaba?…
   Ha, analitik yorumlarına bayıldığım Osman Şan dostumun bu konudaki yorumu da çok enteresan: “Putin, Avrupa’da İslam düşmanlığının zirve yaptığı bir ortamda bunu yaparak Müslümanların sevgisini kazandı.. Adamın kafası çalışıyor…”
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





 O “BOĞA HEYKELİ”NE SANATSAL BAKIŞ: Başkent Lefkoşa’nın bir köşesine “izinsiz dikildiği”  gerekçesiyle kaldırılan boğa heykeli ciddi tartışmaların konusu oldu… Herkes tuttuğu tarafı da işaret ederek bu heykelin kaldırılması konusundaki tartışmalara katılırken, yaratıcı sanatçıların hakkı yenen bir durum çıktı ortaya… Sanatçı ellerin çok güzel bir üretimi olan bu heykelin sanatsal değeri ve anlamı üzerinde duran pek olmadı… Ne kadar üzücü!..
   Sanatta “gücün sembolü” olarak algılanan ve İstanbul dahil pek çok metropolün meydanlarına dikilen boğa heykellerinden birinin de Lefkoşa’ya dikilmesini düşünen sanatçılarımızın düş kırıklığını ve üzüntüsünü hesaba katan pek yoktur… O heykel; zekâ, beceri ve yaratıcılıktan kaynaklanan muhteşem ve yorucu bir çalışmanın ürünüdür… Çeşitli metropoldeki boğa heykellerinden de çok farklı ve çok anlamlıdır… Dünyamızı sarmalına alan ağır metal çılgınlığına, bu çılgınlığın boğanın kimliğinde nasıl yıkıcı ve saldırgan bir güce dönüştüğüne sanatsal bir göndermede bulunabilmek adına, binlerce metal parça tek tek birbirine kaynaklanarak üretildi o başyapıt… Dev gibi bir boğa oluşturulurken vidalar, çarklar, pullar, somunlar, nice metal aksam büyük bir uyum içinde sanatçı ellerde değerlendirildi ve şekillendirildi… Heykele bir bütün olarak bakıldığında binlerce ağır metal parçasının, en pahalı ipek ipliklerle dantel gibi işlendiğinin ayırdına hayranlıkla varılır… Âşık olabileceğimiz ve sahiplenmek istenci duyabileceğimiz sanat eserleri özel dünyamıza her zaman girmez… İşte tartışmaların konusu olurken sanatsal değeri üzerinde durulmayan bu eser de onlardan biri… Uzlaşmanın sağlanmasını ve bu başyapıtın başkentimiz Lefkoşa’ya kısa sürede kazandırılmasını dilerim…
                                                               ***        
   HÜNALP SABİT’İN ARKASINDAN: Her yeni güne çok acı, çok kötü bir duyumlarla başlar olduk… İşte o duyumlardan biri de geçen perşembe gecesinin ilerleyen saatlerinde geliyordu… Telefonumun mesaj kutusuna düşen bu duyum, kalleş 2020’nin beklenmedik ölümler zincirinin yaslı halkalarına Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Sekreteri, Erenköy Mücahidi Hünalp Sabit’in adının da yazıldığına dairdi… Saygın ve beyefendi kişiliğiyle kendisiyle tanışan herkesi derinden etkileyen Hünalp Bey, okul yıllarından beri benim kadim dostumdu… İstanbul’da yaşamasına karşın telefonda ve sosyal medya ortamında hemen her gün buluşmalarımız olur, bu buluşmalarımızda üretilen güzel düşünceler topluma yansıtılırdı… Sosyal medyadaki yurtsever ve ilham verici paylaşımlarının onun ani ölümüyle birlikte durması, bıraktığı boşluğun derin acısı olarak duyumsanmaya başladı bile…
   Uzun yıllardır Kıbrıs Türk Kültür Derneği İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyesi olan Hünalp Sabit’le son yüz yüze görüşmemiz Erenköy Mücahitler Cemiyeti’nin geçen yıl Hamitköy’deki lokalinde düzenlediği mütevazı yemekteydi… Bu anlamlı yemek için kalkıp ta İstanbul’dan gelmişti… İstanbul’da tasarlanan bir buluşma ve etkinlik konusunda anlaşmıştık ki, araya pandemi süreci girdi… Artık onunla buluşamayacak olmamızın, biz dostlarının yaşamına getirdiği büyük eksikliği bundan böyle derinden duyumsamamak olanaksızdır… Ama o bir ekoldür… Yardımseverliği ve dürüstlüğüyle saygınlığını yükseltmiş olan Hünalp Bey, örnek kimliğiyle ışığımız ve ilham kaynağımız olmayı hep sürdürecektir… Kendisi de bir dönem İstanbul Kültür Derneği’nin başkanlığını yapmış olan KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, onun hakkında yayımladığı taziye mesajıyla halkımızın duygularına tercüman olmuştur…
   Hünalp Bey kardeşimin ruhunun şad, mekânının cennet olmasını dilerim… Ailesine, sevenlerine, şanlı Erenköy direnişi silah arkadaşlarına ve çok değerli bir bireyini yitiren halkımıza başsağlığı dilerim…
                                                               ***
   BİR YILDIZ KAYDI SESSİZ SADASIZ: Kıbrıslıların televizyon olayıyla buluşması 1960’ta kurulan ama yaşamı uzun olmayan Kıbrıs Ortaklık Cumhuriyeti dönemindedir… Siyah – beyaz televizyonun Türk ve Rum kaynaklı programları devreye girerken, bu sansasyonel gelişme yıldızlarını da beraberinde getirmişti… Bunların içinde yoğun dikkati ve hayranlığı üzerinde toplayanlardan biri de ŞULE ÖRFİ adlı genç kızdı… Onun aydın ve seçkin ailesinin kökleri İran’a uzanır… Oradaki sert iktidar savaşları sırasında ülkeden kaçıp Kıbrıs Osmanlı yönetimindeyken Mağusa’daki Türk toplumuna katılan bir aile… Dedelerinden biri sürgündeki Namık Kemal’in “zindan” diye bilinen, ama aslında iki katlı mütevazı bir bina olan o tarihi mekânın, ünlü vatan şairi Kıbrıs’ta olduğu sürece güvenliğine ve idamesini memur edilmişti…
   Yayıncılık mesleğine başladığında, duru güzelliği, harikulâde Türkçe ve İngilizce diksiyonuyla hayranlarını ekrana bağlayan Şule Hanım, aynı kurumun yetenekli haberci elemanlarından, daha sonra BRTK’nın kurucu müdürlerinden ve bizim gazeteci neslin “Hakkı Buba”sı Hakkı Süha ile yaşamını birleştirince ondan sonra hep ŞULE SÜHA olarak bilinecekti…
   Kıbrıs’ta hizmet, etkinlik ve karizmalarıyla derin ve olumlu izler bırakmış bir nesli kurutmayı kendine görev bilen 2020 ne kadar acıdır ki 1960’lı yılların yıldız yayıncısı Şule Hanımefendi’yi de 93 yaşında içimizden koparıp götürdü… Kıbrıs’ın ve Kıbrıs Türkünün görsel yayıncılık tarihine adını altın harflerle yazdırmış ve kendinden sonraki nesle de o mütevazı ama donanımlı duruşuyla bilgi, deneyim ve ışık saçmış olan Şule Örfi Süha’nın sonsuzluktaki yeri unutulmazlar arasında olacaktır… Pandemi ortamına karşın büyük bir vefa ve saygı kalabalığının katılımıyla geçen perşembe günü toprağa verildi… Rahmet ve başsağlığı dileklerimiz 1960’lara damgasını vuran o efsane Kıbrıs Türk kadını için…
                                                               ***        
   GRİP KAPIMIZDA AMA AŞISI YOK: Bugün Kasım ayının 17’si… Ve pandemi koşullarının da zorladığı yoğun beklenti ve talebe karşın, grip aşıları henüz ülkeye gelebilmiş değil… Bundan sonra gelse de sağlık açısından yararı olabilecek mi?.. Pek sanmıyorum… Her aşı zamanında uygulanmalı… İnsanlar zaten grip de, nezle de olmaya başladı…
   Geçen gün markete giriş kuyruğunda önümde olan genç kadının ısı ölçüsü yüksek çıkınca görevli tarafından içeriye alınmadı… Kadının ısrarla “sadece gribim” demesi de veto edilmesini engelleyemedi… Oradakilerin bir anda kadının çevresinden uzaklaşması dramatik bir etkilenişimdi… Manzaraya üzüldüm…
   UBP kurultayı hazırlık çalışmaları sürerken, o kurultayın genel başkan adaylarından Faiz Sucuoğlu’nun basın toplantısınaydım… Güncel konu olduğu için Hükümet üyesi ve tıp insanı Faiz Bey’e grip aşılarının ne zaman geleceğini de sormuştum… Yanıtı, kesin bir ifadeyle aşıların kasım ayının ilk 10 gününde ülkemizde olacağına dairdi… Onun açıkladığı tarih de tutmadı…
                                                               ***
   SİYASET SEKTÖRÜ: 9 siyasi partimizin yönetim kadrolarında toplam 760 kişi çalışıyormuş şu anda… Seçim dönemlerinde bu rakamın kaça katlandığını da düşündüğümüzde ortaya çıkan sonuç şu: KKTC’de siyaset de sektöre dönüştürüldü…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





    GRİP AŞISI: Ekim ayı da çıkıyor, ama pandemi sürecinin mutlak gereği olan grip aşısı hâlâ ülkemizde yok!.. Kaygı ve panik içindeki insanlar eczane kapılarını aşındırıyorlar haklı olarak… Bir eczacı dostum “hayatında hiç grip aşısı yaptırmamış olanlar bile boyuna ‘aşı geldi mi?’ diye ısrarla soruyorlar” dedi bana… Daha fazla gecikirse yaptırılması gerekmeyecek, çünkü mevsimsel etkisini zaten yitirecek…
   Duaya duracağım: Ne olur herkes gribe yakalanmamaya azami dikkati göstersin… Yoksa semptomlarına bakılarak “Covid 19 bulaşı” diye karantinaya ve hastaneye tıkılmak işten bile değil!.. Aksırıp tıksırdıkça insanların sizden dehşetle kaçmaları ise olayın cabası!..
                                                               ***
   KUCAKLAMA MESELESİ: Yeni Cumhurbaşkanımız Ersin Tatar’a sırf “soru ola” şu soruyu soranlar da var: “Size ret oyu verenleri de kucaklayacak mısınız?”  
   Pardon yani!.. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın bu soruya verebileceği sempatik siyasi yanıtları var da, asla kucaklanmak istemeyenleri rencide edip kızdırmaz mı bu tür sorular?.. Hiç istemediği ve kronik şekilde reddettiği kucağa çıkarcı fırıldak yalakalardan başka kim girmek ister ki?..
   İşin doğrusu şu ki, Cumhurbaşkanı’nın görevi “Kim olursan ol yine de gel” diyen Mevlana misali herkesi kucağına almak değil, ama herkese karşı eşit durmaktır… Hiç kimse de Cumhurbaşkanı Tatar’ın kucağını sevmeye zorunlu değildir… Dördüncü Cumhurbaşkanımız, yani Tatar’ın selefi Mustafa Akıncı da herkesi kucaklama çabası içinde olmamıştı… Ve Akıncı’nın kucağına girme hevesinde olmayanların önemli varlığı son seçimde de ortaya çıktı…
   Demokrasi var arkadaş… Herkesin tarafı da, yeğlediği kucaklar da belli… Diyeceğim o ki, yoğun meşguliyetimiz arasında kucaklama muhabbetlerine dair bu tür abesle iştigaller olmamalı…
                                                               ***                                                       
   SAMİ GÜDENOĞLU, NAM-I DİĞER “SARI SAMİ”: Kıbrıs Türk turizminin cefakâr emekçilerinden ve duayenlerindendi… Turizm hareketimiz başladığında o dinamik hareketin ön safındaki bir avuç girişimcimiz arasındaydı, o hiç tükenmeyen enerjisi ve projeleriyle… Kimileri ona “Sarı Sami” derlerdi dostça… Bir aralar dostlarıyla dolup taşan iş yeri İkinci Selim Caddesi’nin başındaydı… Şehitler Anıtı’nın tam karşısında…  “Uyum tamamdır” derdi kendine özgü sempatisiyle; “Padişah Sarı Selim ise, ben de Sarı Sami’yim, bu caddenin padişahı” der ve kahkahayı atardı… Siyasete de ilgisi büyüktü Sarı Sami’mizin, onu tanıyıp da bu özelliğinden bihaber olan yoktur… Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olarak katılmaktan ve bu vesileyle kampanyalarında toplumsal sorunları cesaretle irdelemekten çekinmezdi… Samimi sohbetlerimizde “Seçimi kazanmayacağımı tabii ki bilirim, ama düşüncelerimi topluma kazandırma şansım var” derdi bana…
   Geçen haftanın sonunda, pandemi koşullarının bize dayattığı tenha bir cenaze töreniyle onu da toprağa verdik işte… Gittikçe zorlaşan hayata tutunamadı, ağırlaşan ekonomik koşullardan yakına yakına, o da kubbemizde çok hoş sedasını miras bırakarak sonsuzluğa gitti…
   Turizm sektörüne 50 yılını veren Sami kardeşimiz, KITSAB’ın kurucu üyelerindendi… Bir zamanlar marka olmuş “Zümrüt Turizm”in sahibi ve direktörü idi… Onun ve eşinin profesyonel, samimi ve dürüst operatörlüğünde düzenlenen yurt dışı ve yurt içi turlara katılmak gerçekten keyif idi… Keşke kaybı bu kadar erken olmasa ve kaderimize dönüşen turizmimize ilişkin anılarını dikkatle dinleyip bir yazıma konu yapabilseydim…
   Ruhu şad, mekânı cennet olsun kadim dostumun… İş arkadaşı değerli eşi Nejla Hanımefendi’ye, aile bireylerine ve tüm sevenlerine başsağlığı dilerim… Sevenlerinin çok olduğu da kesindir bu has Kıbrıs Türkü’nün… Kolay unutulmayacak…

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   KUTUPLAŞMANIN İŞARET FİŞEĞİ: Görebilmeli ve önlemlerini duyarlılıkla alabilmeliyiz ki, sandıktan sadece rakamsal seçim sonuçları değil, ciddi bir kutuplaşmanın ve ayrışmanın işaret fişeği de fırladı. Gerek bu kutuplaşmanın oluşmasına katkı koyan ve seçimden sonra da bunu ısrarla kışkırtan siyaset, örgüt ve medya mensupları, gerekse bu kutuplaşmanın içinde hayret verici bir hevesle yer alanlar hiç de iyi bir yolun yolcusu değillerdir. Bu adada nice başarılar ve aşamalar yaratan “Birlik ve beraberlik içindeki Kıbrıs Türk halkı” efsanesini yok etmeye çalışanların tehlikeli oyunlarına karşı direnilmez ve bu oyun bertaraf edilmezse önümüzdeki günler çok çetin sürtüşmelere gebedir. Komşumuz Rumlardaki kutuplaşmaların 1974 Temmuz’unda kendilerini taşıdığı cehennemi anımsamayacak kadar tarih bilincinden yoksun olmayalım. Ne kadar ilginçtir ki, karşımızda 1974’de kendi yaşadıklarını Kıbrıs Türküne de yaşatma devinimlerinde sistemli ve organze biçimde çalışan bir Rum örgütlenmesi vardır. Bunu görebilmek için fazla bir çabaya da gerek yoktur. Kıbrıs Türkünü tek güvence kaynağı Anavatanı Türkiye’den ve özgür yaşama tutkusundan koparmaya odaklanmış tuzaklara düşecek bir acizlik, ayrışma ve teslimiyet içinde olmadığımızı göstermenin zamanıdır artık.. Siyasal görüşümüz ne olursa olsun hiç dağılmadan birlikte var olabilme ülkümüz asgari müştereğimizdir. Geçmişin ölümcül zorluklarını bu asgari müştereğimizle aştık. Önümüzdeki tehlikeleri aşabilmenin de bundan başka bir seçeneği olamaz.
                                                               ***
   TEHLİKELİ EĞİLİMLER: Bazılarının kafayı ısrarla “Türkiye kökenliler”in oylarına takmaları ne kadar saçma, demokrasi açısından da ne kadar tehlikeli.. Kendi siyasetlerine oy verenleri, hatta ailelerinde bulunan Türkiye kökenlileri rencide ettiklerinin farkında bile değiller… Irkçılığın ve mikro milliyetçiliğin göstergesi tavırlar…
   Türkiyeli – Kıbrıslı ayrımı olmamalı… KKTC’nin esenliği için uğraş veren, ter döken, vergi ödeyen KKTC vatandaşları var. Bu vatandaşlar zamanı geldiğinde elbette ki seçme ve seçilme hakkını da kullanacaklar. Bundan daha doğal ne olabilir ki?.. “Türkiye kökenliler” diye devinenlere sorarım: Senin köklerin nerede?.. Türkiye’den, Anadolu’dan farklı bir yerde mi?.. Farklı zamanlarda bu adaya gelip yerleşen herkes KKTC’nin insanı ve vatandaşıdır. Rumlar, “eski Kıbrıs Türkleri” olarak tanımlanmaya çalışılan Kıbrıslı Türklere de “adanın 400 yıllık misafirleri” derler. Onları ya asimile etmeye, ya da adadan kovmaya çalışırlar. Ellerine fırsat geçtiğinde soykırım uygulamalarıyla toplu mezarlara da gömerler. Birbirimize karşı şimdi Rumlar gibi mi konuşmalı, onlar gibi mi davranmalı?..
   Yoz yankılara hayretle bakıyorum da… “Türkiye kökenliler bu gidişle Cumhurbaşkanı da olacaklar” lafı kadar saçmalık olamaz diye düşünüyorum. Yahu koskoca ABD’nin Cumhurbaşkanlığına Afrika kökenli Barak Obama seçilmedi mi?.. Yahu Londra’nın belediye başkanı “Sadık Han” adlı bir Pakistanlı değil mi?.. Birleşik Krallık Merkez Bankası’nın başkanlığını bile muhtelif dönemlerde Museviler üstlenmedi mi? “Uygar” bellediğiniz mantığınız tüm bunları ve benzerlerini olağan karşılar, itirazsız kabullenir de, seçilmesi olası, seçme ve seçilme hakkına sahip vatandaşlara sırf “Türkiyeli”dir diye kıl olmak nasıl çağdışı bir paradokstur böyle?.. Asıl önemli olan KKTC’nin çatısı altında birlik ve beraberliğimizi koruyabilmektir… Buna gelelim, buna… Gayrısı çok tehlikeli ve çok karanlık…
                                                               ***
   HÜKÜMET KRİZİ: HP’nin hükümetten çekilme kararından ve de Ersin Tatar’ın başbakanlıktan ayrılmasından sonra bir hükümet krizinin içinde bulunduğumuzu ve pek çok işin aksayabileceğini de hiç unutmayalım. Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonlanmasının arkasından HP kararını geri alır mı, almaz mı, almazsa bugünün koşullarında nasıl bir koalisyon hükümeti oluşur soruları bu bağlamda kafaları meşgul edendir. Dilerim HP MYK’sında alınan karar soğukkanlılıkla gözden geçirilir ve yeni bir durum değerlendirmesi yapılır… UBP Genel Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve milletvekilliğine de veda eden Ersin Tatar’dan sonra UBP içindeki kaçınılmaz hareketlenmelerin hükümet krizine olumsuz boyut ve uzun ömür kazandırmamasını dilerim… Boşalan Meclis sandalyesi için bir ara seçim gündeme gelebilir, ama erken bir seçimin hiç de zamanı değildir… Bütçe görüşmelerinin de öncesindeyiz… Şimdiden 3 milyar TL’lik açıkla düzenlenecek bir bütçeyi yönetecek güçte hükümete, ya da hükümetlere ihtiyaç var..
                                                                              ***
   BEKİR COŞKUN’U YİTİRDİK: Yeni haftaya Bekir Coşkun’un ölüm haberini alarak başlamak ne kadar da üzücüydü. Hastalığına direnebilmesi ve yaşama tutunabilmesi için o kadar da dua etmiştik… Türkiye medyasının en çok okunan yazarlarından biri olarak ünlenen 1945 doğumlu Bekir Coşkun Atatürkçülüğünden ve Cumhuriyet ilkelerinden hiç ödün vermeyen ve karanlıktan çıkışın rehberi olan o muhteşem düşünce dünyasıyla ışık saçıyordu… Hiç kuşku duymuyorum ki, her biri birer klasik olan yazıları zamana direnerek hep gündemde olacak ve düşünce dünyamızı aydınlatmayı sürdürecektir… Türkiye’de çevreciliğin ve hayvan sevgisinin gelişmesinde de önemli bir misyon yürüten, sevgili köpeği Pako’ya yazdığı mektuplarla hayvan haklarını savunan Bekir Coşkun, asla doldurulamayacak yerini uygarlık savunucularına miras bırakarak gitti. Bir ekol olan özlü ve çarpıcı yazım tarzı nice genç yazara örnek olacaktır. Zaten olmaya başlamıştır bile. Yılmaz Özdil duygulara ne kadar da etkin tercüman oldu: “Bir kişi öldü, her evde cenaze var…” Ruhu şad, mekânı cennet olsun değeri biçilmez duyarlı yazarımızın…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   TOPLUMSAL AYIP: Dr. Fazıl Küçük ile Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin bu mücadeleyle özdeşleşen efsanevi liderleridirler… Kıbrıs Türk halkının tarihi var oldukça bu gerçek de bilinecek ve söylenecektir… Kimileri istese de, istemese de…
   Yaşama veda ederken, tevazuun simgeleri olan her iki liderimiz de bize “beni anıt mezara gömünüz” türünden bir vasiyette kesinlikle bulunmadılar… Tam tersine, sonsuz uykularını halkın kabristanlığında, halklarıyla iç içe uyumak istediklerini seslendirdiklerini bizzat duyanlardanım… Dahası, devletimizin kurucusu Rauf Denktaş’ın “Beni aile mezarlığıma,  oğlum Raif’in yanına defnediniz” dediğini pek çoğumuz bilir ve anımsar…
   Ama biz Kıbrıs Türk halkı olarak onları anıt mezarlarla onurlandırma vefasını gösterdik yine de… Peki gösterdik de ne oldu?.. Dr. Fazıl Küçük’ün anıt mezarına hak edilen duyarlılık hiç gösterilmedi… O toplumsal mekânla ilgili bakımsızlık hep gündemde… Rauf Denktaş’ın yaşama vedasının üzerinden 8 uzun yıl geçtiği halde, başlatılan anıt mezarı hâlâ tamamlanabilmiş değil ve çevresi hiç de hoş olmayan bir bakımsızlık içinde…
   Tüm bunlar yetmezmiş gibi son günlerde onların ebedi istirahat yerlerine yapılan muameleye lütfen bir bakınız: EL-SEN, başlattığı elektrik kesme eyleminde Milli Mücadele Liderimiz Dr. Fazıl Küçük anıt mezarının, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş’ın anıt mezarının ve TMT Anıtı’nın bulunduğu milli parkın ışıklarını da söndürdü… Sendikal bir eylem boyutundan çıkarak, toplumsal ayıbımıza dönüşen çok sarsıcı ve üzücü bir gelişme… Keşke bu olayı toplumca hiç yaşamamış olsaydık…
                                                               ***
   ŞALTERE SENDİKA MI HÜKMEDER?: Şaltere hükmetmek, Elektrik Kurumu’nun ve Hükümetin yetkisidir… Elektrik kesme yetkisinin sendikada olduğu sadece bizim ülkeye özgü bir acayipliktir… KIB TEK’i ve ülkeyi yöneten tam da Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi hareketlenen EL SEN mi yani?.. Evet, elektrik borçlarını ödemeyenlere karşı etkin önlem alınmalı… Halkın genel beklentisi budur… Ama bu önlemi alması gereken, daha önceki dörtlü hükümet döneminde arazi olan şimdi ise güç gösterisine çıkan sendika mı?.. Sendikanın toplu iş sözleşmesinde “elektrik kesme” gibi özel bir yetki mi var?.. Yok eğer, sergilenmekte olan UBP – HP koalisyon hükümetine karşı bir tepkiyse, biriken borçlar sadece bugünün hükümeti dönemine mi ait?..
   Siyasi oyunları sıradan insanlar bile görebiliyorlar… EL SEN yöneticileri hangi siyasetin uzantısıysalar, işte o siyasete bu seçim döneminde yarattıkları kaosla ve ciddi soru işaretleriyle zarar veriyorlar…
                                                               ***
   HUKUKÇU GÖRÜŞÜ: Bir avukat dostum, attığı mesajda hukukçu gözüyle önemli bir ayrıntıya şu şekilde dikkati çekiyor:
   “Sendika sadece elektrik kesmiyor. Borcunu taksitlendirip ödemek isteyenlere de mevzuata aykırı bir ödeme planı sunup kabul etmeyenlerin borcu bulunmayan sayaçlarını da kapatıyor. Elektrik Kurumu mu? Ödemeyenlere seyirci kaldığı gibi sendikanın eylemlerine de seyirci kalıyor. Çalışanlar amirlerini değil sendikayı dinliyor…”
   Ha, yeri gelmişken ve eli değmişken, EL SEN, güpegündüz yanan ve maliyeti faturalarımıza yansıtılan sokak ışıklarıyla ve de geceleri hiç yanmayanlarla da ilgilense bari… Bakın bunu yaparsa, gerçekten çok dua alacak…
                                              
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   OXI: New York’taki gökdelenden gelen çağrının yankısı henüz sürerken yanıt da geldi… Rum Yönetimi, tehdit altında müzakere olamayacağı gerekçesiyle, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, KKTC’deki cumhurbaşkanı seçiminin ardından Kıbrıs sorununun çözümü için 5+BM toplantısı yapılacağı yönündeki niyet açıklamasına OXI dedi… Şu OXI (Ohi – hayır) sözcüğü Rum komşunun siyasal sloganına dönüştü yıllar boyu… “Mitera Ellada” (Ana Yunanistan) hamaset literatüründen alınmış bir sözcük işte!.. Siyasi emellerine hep “OXI” diye diye yürürken, uzlaşmazlıklarını, şımarıklıklarını ve hırçınlıklarını da kanıtlamış olmaktadırlar böylece…  “OXI”lerinin sonucu da genellikle feci düş kırıklığıdır…
   Kim tehdit etmiştir ki kendilerini?.. Orası ayrı mesele… Boyuna silahlanıyorlar, askeri ittifaklar yapıyorlar, emperyal güçlere Güney topraklarında parsel parsel üsler tahsis ediyorlar… Gene de “tehdit altında müzakereye oturmayız” diyebiliyorlar…
   Diğer yandan BM Genel sekreterliği kaçıncı kez başlatacak bu beyhude müzakereleri?..  Bıkmamak ve usanmamak BM Genel Sekreterliğinin fıtratında var… Çünkü havanda su dövmek bu makamın klasikleşen işidir… 
   Gutteres’in çağrısını anında anlamlandırıp buna umut bağlayanlarımız oldu…  Peki onlar da hiç mi usanmıyorlar bu kısır döngünün sarmalında olmaktan?.. 1964’ten bu yana BM Genel Sekreterliği’nin çağrısıyla kaç tur müzakere başlatıldı bu kroniklerin en kroniği  Kıbrıs sorunu konusunda?.. Ölünün gözünden yaş beklemek, ya da akıntıya kürek çekmek bu kadar da içselleştirilebilir mi  ey dostlar?..
   Müzakerelerin  son turunun özeti: Müzakerecimiz Mustafa Akıncı’nın  Berlin’de “rayına oturttum” dediği o tren, Crans Montana zirvesinde çığ altında kaldı…
   Gutteres’in açıklamasıyla ilgili olarak Ankara’dan “geçmişte başarısız olmuş yöntemlerle müzakereye girişilmeyecek” vurgusu gelmiştir ki, bu çok yerinde bir reaksiyondur… TC Dışişleri Bakanlığı Sözcü Hami Aksoy’un şu açıklaması da çok önemli: “Bundan sonra bize göre federasyonla ilgili konuşacak hiçbir şey kalmamıştır” Nokta…
                                                               ***
   ÇEVRE SORUNLARI TEHDİT EDİYOR: Ülkemizde gittikçe büyümekte olan çevre kirliliği Covid 19 belasını bir şekilde def etsek bile, hastalıklardan ve hatta salgınlardan kurtulamayacağımızın acı göstergesidir… Dehşetengiz çevre kirlenmesi bize iyi bir gelecek hazırlamıyor… Turizm ve çevreden sorumlu bakanlığımızın bugünün pandemi ortamında turizme dair yoğun bir uğraşı pek yok gibi… Ülkede ne turist var, ne de turizm… İşte bu durumun bir fırsat olarak değerlendirilmesini ve hizmet ağırlığının çevre sorunlarına verilmesini dilerim… Tüm sanayi bölgelerimiz en büyük kirlenmenin ortasında kaldığına göre, dilerim bu konuda Kıbrıs Türk Sanayi Odası da artık bir şeyler yapabilme adına harekete geçer…
                                                               ***
   HER MASKE MUTLAK GÜVENLİ DEĞİLDİR: Maske kullanmak virüse karşı korunmanın en önemli tedbirlerinden biri… Hatta aşıdan da daha önemli… Bu kuralı ihmal edenlerimiz olsa da yaygın şekilde kullanıyoruz maskeyi… Ama kullanılan bu maskeler amaca ne kadar hizmet etmektedir?.. Virüsü tam anlamıyla engelleyebilen özel tıbbi maskelerden değildir genellikle kullandıklarımız… Bazılarımız da bu işi ticarete dönüştüren imalatçıların aksesuar görünümlü maskelerine rağbet ediyoruz, bunların tıbbi eksiklik ve özelliklerine hiç bakmadan… Üzerinde desenler olan, rengârenk ve pahalı kumaşlardan üretilen maskeler… Bu çok ciddi sağlık olayının modayla ve estetikle ilgisi olamaz…  Tıp uzmanları, virüse karşı tam engelleyici maskelerin piyasada bulunmasının o kadar da kolay olmadığını belirtirken, önümüze gelen her maskeyi ve çoğunlukla hiç değiştirmeden, yıkamadan sürekli  kullanmamız ne kadar sağlıklı, ne kadar doğru?.. Haklı olarak paniğin sarmalına giren halka maske kullanımı konusunda en doğru bilgiler verilmeli ve insanların gerçek sağlıklı maskelere ulaşması sağlanmalıdır…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   FARKLI DOKTOR GÖRÜŞLERİ: Koronavirüs konusunda farklı düşünen hekimlerimiz olduğu da görülüyor. Örneğin Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Mert Taşkın bunlardan biri… Bilim ve kanıta dayalı bilgiye uyulmadan yapılan her işin başarısız kalmaya makûm olduğunu belirten Dr. Mert Taşkın, “Koronavirüs pandemisi olduğu iddia edilen” durum ile ilgili tespitlerini şöyle açıklamakta:
   “1- Mortalitesi (öldürücülüğü) yüksek olduğuna dair hiçbir bilimsel çalışma mevcut değildir. (Pandemi gerçek virüsün virülansı (hasta edici etkisi) yüksek olsaydı, 2008 domuz gribi salgınında olduğu gibi 1 milyardan fazla insanın etkilenmiş, 10 milyondan fazla insanın da ölmüş olması gerekirdi.).
   2- Dünya Sağlık Örgütü’nün aldığı kararların yanlış olması nedeniyle ABD, İsviçre, Norveç, Belarus gibi ülkeler DSÖ kararlarını tam olarak uygulamamaktadır.
   3- KKTC’de 40 derece sıcakta, doğru dürüst hasta kişi yokken ve PCR + insanlar olması haberleri artarken, halkın doğru bilgilendirilmemesi neticesinde, sosyal medyadan ‘KORONA VİRÜS HASTALIĞINDAN ÖLÜM KORKUSU HASTALIĞI’ hızla yayılmaya devam etmektedir. PCR + insan sayısı arttıkça, korku ve kaos artacaktır.
   4- Her yıl istisnasız olarak, kış aylarında (Aralık-Ocak-Şubat) , salgın yapan virüslere bağlı, ağır zatürre ve bronşitler olur. (2020 yılı Ocak ayında KKTC’de bu hastalıklardan özel hastaneler dahil hastaları yatıracak yer kalmamıştı!..)
   Şu anda hastalık yokken, bu kadar panik varsa, kış aylarında muhtemelen gelecek olan, viral hastalıklarda oluşacak panik ve kaos, ülkeyi ve insanları çok zor duruma sokacaktır…”
   Mert Taşkın, ülkede meydana gelen panik ve kaosu önlemek adına önerilerini de şöyle açıklamaktadır:
   1-Halk hastalık konusunda bilimsel kaynak gösterilerek bilgilendirilmeli.
   2-Salgın hastalıklar kanunu, COVİD-19 tüzüğü de eklenerek, uygulamaya konulmalı..
   3-Pandemi hastanesi açılıp devreye girene kadar, ülkeye girişlerde karantina uygulanmalı…
   4-Ocak-Şubat 2021 döneminde, gelecek olan viral salgınlar için, alt yapı (sağlık personeli, ilaç, yatak vb.) hazırlanmalı.”
   Dr. Mert Taşkın, bu önerilerinin sonunda, KKTC’de hava kirliliği olmaması ve nüfusun da az olmasından dolayı, Koronavirüs’ten ölümlerin, normal virüslerden daha fazla olmayacağı görüşünü daha önce kanıtlarıyla belirtmiş olduğunu da anımsatıyor…
                                                                              ***
   YENİ UYGULAMA: Ayaktan tanı Merkezi’nin darmadağın edilerek “Pandemi Merkezi”ne dönüştürülmesinden ve ilgili hastaların şaşkına çevrilmesinden sonra, öteden beri pek de tatmin edici olmayan randevu sisteminde de yeni düzenlemeye gidildi. Devlet hastanesinde randevulu hasta bakımı sayısı günde 20’ye düşürüldü. Tabii ki zamanında randevu alınabilirse eğer… Hastalık ve hasta bekleyemez…  Oysa bizdeki başvurularda randevuların hep dolu çıkması meşhurdur… Acil durumlara bile günler sonrası için randevu verilebilir.
   Acil servise başvuruların gittikçe çoğalması ve evlere yoğun şekilde ambulans çağrılması çoğunlukla bu yüzden… Hadi gelin de acil servise başvuruları da sınırlayın bakalım!..
   Bu yeni randevu düzenlemesini yapanlardan istirhamımdır: Denetim için kimliğinizi saklı tutarak hastane telefonlarından randevu talep ediniz… “Saklayarak” derken, denetleyici kendisi yerine bir başkasından da destek alabilir… Çünkü randevu verilecekse isim ve kimlik numarası sorulur… Hele bu denetimi yapınız bakalım randevu sıralamasında hangi  tarihi  alabileceksiniz!.. Sözün özü, yeni uygulamayla da COVID – 19 dışı hastaların haklarının yenilmesine berdevam!..
   Anımsatmak isterim ki, yıllardır ihmal edilen o Genel Sağlık Sigortası aktif bir siyasetle yasası geçirilip yürürlüğe konulmuş olsaydı, pandemi sürecinde daha bir artan bu sağlık sıkıntılarımız hiç, ama hiç yaşanmamış olacaktı… Çünkü Genel Sağlık Sigortası kapsamındaki vatandaşlar sadece devlet hastanelerine değil, sağlık sorunlarının çözümü için diledikleri özel hastanelere ve kliniklere de gidebileceklerdi… İhmaller bize iyi günler hazırlamaz… Özel tedavilerin maliyetinin ne olduğunu burada yazmama gerek yok… Kim başa çıkabilir  ki  bu maliyetle?..
                                                               ***
   ANASTASİADİS’İN TEHDİDİ: Rum Lider Nikos Anastasiadis’ten tehdit: “Maraş açılırsa Türkiye AB üyesi olamaz!..” Aman aman, tehdide bak, hizaya gel!… Sanki Türkiye’nin AB’ye alınması olasılığı varmış gibi!.. Ve sanki Türkiye ile KKTC, havuç siyasetiyle yönlendirilecek aciz ülkelermiş gibi… AB’nin mağrur başkanı gibi konuşan Anastasiadis’e diyeceğim o ki, “10 tane AB üyeliği bir tek Maraş etmez… Size kalsın o AB üyeliğiniz…”
   Sizin şu AB’niz, emperyalist sömürgecilerin kurduğu örgüttür… Uğraşmayınız boşuna…  Emperyalizmin de, sömürgeciliğin de zamanı bağımsızlıklar ve özgürlükler dünyasında çoktan doldu… Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’mızda o emperyalist sömürgeciler için “Tek dişi kalmış canavar” tanımlaması yapar… Canavarın o tek dişi de kalmadı artık, kökünden kırıldı!..
                              

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   ENTRİKA UZMANLARI: Rum siyaseti ve istihbaratı nasıl da içimize nifak salıyor!.. Rum Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis’in laf sokmasına bakın… Türkiye Kıbrıs konusundaki diyalogun başlatılmasını istemiş, ama Türk görüşmeci olarak Mustafa Akıncı’yı değil de, Kudret Özersay’ı önermiş!..
   Oysa Türkiye hidrokarbon konusundaki görüşmelerin iki ülkenin bakanları arasında olması gerektiğine parmak basıyordu o önerisinde… Kim dinler?..Kimileri  bu ayrıntıyı silerek öylesine istismar etti ki bu konuyu… Ve Rum da biz birbirimize düşerken amacına ulaşmış oldu böylece, ellerini keyifle ovuşturdu…
   Kıbrıs’a dair Lawrence Durrell imzalı ünlü klasik “Bitter Lemons” romanı var ya,  işte orada bir Bulgar öyküsü irdelenir. Şöyle:
   Allah milletleri yaratırken her birine bir özellik verirmiş… Fransız’a yeme içme, İskoçyalıya cimrilik, Yahudi’ye kurnazlık gibi… Özellik dağıtım töreni tam biterken biri kan ter içinde çıkagelmiş; “Bana ne vereceksiniz?” diye sormuş. Allah; “Dağıtılacak başka birşey kalmadı ki” demiş… Son dakika gelen Yunan’dı ve “Bu bir entrikadır” diye dikleşmiş… Allah da bunun üzerine; “İyi hatırlattın… Entrikada seninle olsun hadi” demiş…
   Üstat Lawrence Durrell böylesi bir fıkrayı paylaşarak teşhisini nasıl da dört dörtlük koymuş…
                                                               ***
   HALKIN HİZMETKÂRLARI: Uygulamalarından memnun olmayanlar, caddede eşiyle yaptığı yürüyüş sırasında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un karşısına dikildiler. “Eşimle yürüyüşteyim, beni niye rahatsız edersiniz?” şeklindeki itirazına ise şu net yanıtı verdiler: “Sen bizim çalışanımızsın, sakın bunu unutma…”
   Evet; devlet kadrolarında görev yapan ve maaşlarını halkın vergilerinden sağlayan herkes en üstten en alta dek, halkın hizmetkârlarıdırlar… Onların, bu anımsatmaya ihtiyaç duymamak adına ellerinden geleni yapmaları boyunlarının borcudur…                    
   ***
   VEZNE DENETİMİ: Düzenli bir denetimden yoksun bırakılan Maliye Bakanlığı veznesindeki kadın memurun aylar boyunca vatandaştan topladığı paraları iç etmesi günün konusu ya, bu bağlamda Fethi Günalp’tan bir mesaj aldım… Turizm sektöründe yıllarca üst düzey yöneticilik yapmış olan Günalp, denetimi akıl edemeyenlere bir muhasebe kıdemlisi olarak yol gösteriyor. Bakın nasıl:
   “Her tahsilat kasasına ayrı bir kasa hesap numarası, ana kasaya da ayrı bir hesap numarası verilebilir… Tahsilat kasasının makbuzları o kasanın hesabına ‘borç’ kaydedilir… Tahsilat kasası sorumluları tahsil ettikleri miktarı ‘ana kasa’ya teslim edince tutar o kasanın hesabına ‘alacak’ verilir… Tahsilat kasasının hesabı para devri sonunda SIFIR olmuşsa, devredilen para doğrulanmış olur. Bu otomasyon bilgisayar yazılımları ile çok kolay yapılabilir…”
   Şimdi bazı yetkililer diyebilirler ki “bunu biz de biliriz…” Ben de onlara derim ki, e bilirsiniz  be birader de neden uygulamazsınız?..
                                                               ***
   SANKİ OTEL SEÇİYOR: Hakkında polis gözetiminde iki gün tutukluluk emri çıkan hırsızlıktan sanık adam, o emri veren yargıçtan istemde bulundu: “Beni polis gözetimine değil, cezaevine gönderiniz.” Sanık sanki konaklama adına otel seçiminde bulunuyor!..
   Bazı insanların bu bozuk düzende cezaevini barınma mekânı olarak görmeye başladıkları, bu güncel olayın önümüze koyduğu acı gerektir… Çok büyük olasılıkla adamın bir eve girerek yaptığı o para hırsızlığı da, sırf cezaevini boylamak  adına bir şikeydi!..
                                                                                              ***
   PİYASA DURUMUMUZ: Haziran ayı devlet gelirlerine baktığımızda piyasanın pek de umutsuz durumda olmadığı görülür her şeye karşın… Haziran’da bir ay içinde ithalattan alınan katma değer vergisi 66.569.424 TL, gümrük vergisi 10.596.855 TL, dahilden alınan katma değer vergisi 40.067.630 TL, fiyat istikrar fonu getirisi ise 87.850.908 TL… Yani toplam 205.084.817 TL… Ekonomistlere göre bu aylık gelir bir KKTC rekorudur… Enseyi karatmayalım mı dersiniz, ey dostlar?..
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   TARİHTE BUGÜN: Bugün yine Kıbrıs tarihinde önemli bir günün yıl dönümü… Ayın başındaki yazımda Kıbrıs’ı Osmanlı’dan kiralayan İngiltere’nin Akdeniz’deki donanmasına Kıbrıs’a yönelme emrini Londra’dan 1 Temmuz 1878’de verdiğini yazmıştım…
   İşte o donanmanın komutanı Amiral John Hay 8 Temmuz 1878’de Larnaka Limanı’na varır ve kurmaylarıyla birlikte adaya ayak basar… Rum Ortodoks Kilisesi’nin papazları Amiral John Hay’ı limanda karşılamaya gelmişlerdir… Onların bir talepleri vardır ve İngiliz Amiral’e iletirler: Kıbrıs Adası Yunanistan’a ilhak edilmelidir!..
   ENOSİS’çi papazlar, bu isteklerinin ilhamını ve cesaretini İngiltere’nin Elenlere verdiği geleneksel destekten almaktadırlar… Yunanistan bağımsızlığına İngiltere’nin himayesinde kavuşmuş ve Osmanlı egemenliğinden kurtulmuştur… 10 yıl önce de İyonya Adaları’nın Yunanistan’a ilhak edilmesinde İngiltere yine başrolü oynamıştır… Amiral Hay ilhaka dair bu yeni talebe “henüz zamanı değil” anlamında sıcak bir gülümsemeyle karşılık verir…
   Benzeri bir istekle ve benzeri bir papaz heyetiyle 1907’deWinston Churchill de karşılaşır… İngiltere Sömürgeler Bakan Yardımcısı olarak Mağusa Limanı’na uğrayan Winston Churchill, hem papazların ve hem de kalabalık bir Rum topluluğunun tezahüratıyla karaya ayak basar… ENOSİS istençli ve odaklı bir tezahürattır bu…“Henüz zamanı değildir” benzeri sıcak bir gülümsemeyi Churchill’den de alırlar…
                                                                                              ***
   YANIP KAVRULUYORUZ: Başkentliler olarak 40 derecenin üzerinde bir sıcakla ve vıcık vıcık bir rutubetle boğuşuyoruz… Küresel ısınma nedeniyle ünlü ada sıcaklarının her yıl biraz daha şiddetlendiği Kıbrıs’ta, denizden uzak olan başkent Lefkoşa, bu sıcakların rekor kırdığı bölgedir. Meteoroloji raporlarına bakıldığında, Lefkoşa’daki ısının diğer bölgelere oranla birkaç derece daha yüksek olduğu yaz mevsimi boyunca görülür…
   Yazın korkunç sıcakları, Kıbrıs’ın çöl iklimli bir Ortadoğu adası olduğunu iyiden iyiye ve bizi bunaltarak, kan ter içinde bırakarak duyumsatır… İzin ve tatil hakkı olanlar, bu haklarını ısının tavan yaptığı Temmuz’da kullanmaya ve serin yerlere kaçmaya çalışırlar. Kaçamayanlar ve hele de ekmek paraları için kızgın güneşin altında çalışmak zorunda kalanlar ise yanıp kavrulurlar…Vay onların haline!..
                                                                              ***
   BALON DEĞİL: Balon balıkları bol miktarda Girne denizinde de görülmeye başladı… Balon balığı haberleri balon değildir ha!.. Denize girenlerimiz mutlaka dikkatli olmalı… Bu deniz yaratığının bilimsel açıklaması: Genellikle gümüş yanaklı kurbağa balığı olarak bilinir… Lagocephalussceleratus, Tetraodontidae familyasından… Son derece zehirli ve kemikli bir balıktır…
   Kimileri “denizden çıkan her şey yenir” ya da “denizden çıkan babam olsa yerim” der ya… İşte bu geyikler balon balığı için hiç de geçerli değil… Balon balığını yemek son derece tehlikelidir. Tek bir balığın yenmesi dahi öldürücü olabilir. Balon balığı zehrinin aşağı yukarı 2 miligramlık dozu 50 kilo ağırlığındaki bir insanı rahatlıkla öldürebilir… Bu balıklarla denizde temas edilmesi de zehirlenme semptomları yaratabiliyor…
   Hemşehrimiz Prof. Dr. Zekâ Mazhar bana attığı mesajda gündem oluşturan bu balık hakkında şu bilgiyi verdi: “Aslında balığın kendisi zehirli değildir… Öd sıvısıdır zehirli olan. Temizlenirken öd kesesi patlarsa bu zehir etine karışır ve öldürücü olur… Özel temizleme tekniğini bilen Japonlar bu balığın etini yerler… Ama yine de işi şansa bırakmamak lâzım… Sofrada denenmesini hiç tavsiye etmem. Zehirli dikeni yoktur. Ancak çok güçlü bir çenesi ve tüm çeneyi tamamen kaplayan kocaman dört adet jilet keskinliğinde dişleri vardır. Herhangi bir yerinizi anında koparabilir… Bu yüzden bunların kol gezdiği denizlerde gerçekten dikkatli olmak gerekir…”
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   LOBİ: Kıbrıs Türk Devleti’ni yaşatmama ve bu devletin ille de başka modellere evrilmesi adına oluşan çok iyi eğitilmiş bir lobi var içimizde… Bunu duyumsamamak olanaksız… Ülke çıkarına önemli bir yatırım mı yapılacak?.. İşte bu lobi hemen harekete geçer, hem de “yurtseverlik” iddiasıyla!.. İnanılmaz senaryolar, gürültüler ve komplo teorileri üretir… İnsan yığınlarını da teorilerine inandırıp kışkırtır ve her olumlu gelişmeyi, her yatırım projesini bertaraf eder… Yatırımcıları da ya batırır ya da arkasına bakmamacasına ülkeden kaçırır…
   Bu bağlamdaki NETWORK kökleşmiş durumda… Balık hafızasını tedavülden kaldırıp bugüne kadar bu bağlamda olup bitenlerin bir çetelesini hazırlarsak, o çeteledeki acı örnekler söz konusu lobisinin ne kadar başarılı olduğunu ve yarınlarımızı yok edercesine operasyonlarından ne kadar somut sonuçlar ürettiğini ibret ve dehşetle görürüz…
   Ülkemizin kaderini değiştirecek nice yatırımı kimi zaman cinnete dönüştürülen tepkilerle saha dışına şutladık… Bu konu, literatüre geçecek başarılarımızdandır doğrusu!..
                                                               ***
   HATIRLA SEVGİLİ: Lobi yorumuna örneklerle devam… Mesela 1974’ten sonra yeni kurulan devletimize yatırım için devreye giren uluslararası Panama şirketiyle ilgili öylesine gürültüler koparılmıştı ki, Osman Örek hükümeti bile devrilmişti… Dilerseniz daha yakınlara gelelim: Fenerbahçe eski başkanı iş adamı Aziz Yıdırım’ın KKTC yatırım projesinin önüne de dedikodulu bir ortamda engeller konulmuş ve adam aramızdan adeta kovalanmıştı… Tepkilerin gerekçesine bakınız: Aziz Yıldırım, o günlerde Rum Futbol Federasyonu’na yamalanmak için çırpınan bizim Futbol Federasyonu’nu ziyaret etmemiş ve o çırpınışlara destek vermemiş!.. Vay be, ne günlerdi gerçekten!.. O yamalanma da gerçekleşememişti zaten bizi kendine asla eşit görmeyen Rum tutumu yüzünden… Hakkında söylenmeyen ve yazılmayan bırakılmadı adama karşı… Peki ne oldu?.. Aziz Yıldırım gitti yatırımını Batum’a yaptı ve orayı ihya etti…
   O petrol dolum tesisi olayını da hatırlar mısınız?. KKTC’de kurulması tasarlanan bu tesisi öyle bir şutladık ki, uçarcasına gitti ve Güney Kıbrıs’a bir güzel yerleşti…
   Acun Ilıcalı’nın o çok popüler programı hem tanıtım ve hem de turizm açısından şahaneydi… Onu da kırdık… Ilıcalı, setlerini söktüğü ve ekibini topladığı gibi ülkemiz dışına taşındı…
   Tek başına dünya çapında popüler bir marka olan sinema yıldızı Richard Gere olayı… Superstar, Girne önlerine kadar yatıyla geldiği halde inanılmaz bürokratik saçmalıklarla limana sokulmadı ve geriye çevrildi…
   “Kurtlar Vadisi” dizisinin fenomen markası oyuncu ve zengin iş adamı Necati Şaşmaz’ın KKTC’ye plato kurma projesini kâbusa dönüştürdük…“Eksik olsun” dedirttik Şaşmaz’a da… Daha sayayım mı?.. Say say bitmez vallahi…
   Sözün özü, biz ekonomik ve sosyal esenlik adına sadece sokaklarda boyuna eylem yapmasını biliriz… Biz bize, diz dize, dumduma…
                                                               ***        
   RUM BAKANDAN MARİNA DERSLERİ: Rum Denizcilik Bakanı Nataşa Biliudu, tam da zamanlamasını ayarlayarak, KKTC’de bol dedikodu soslu marina fırtınaları eserken,”Smithgroup” isimli global ölçekli bir turizm grubunun yatırımı olan Ayia Napa Marinası’na ziyarette bulundu. Tantanalı ziyaretinde “Mavi Gelişim” konusuna özel bir önem verdiklerini vurgulayan Biliudu; “marinaların, sadece bulundukları bölgeye değil, tüm ülkeye ve Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de oynayacağı denizcilik devleti rolüne de büyük katkısı olacaktır” dedi.
   Rum Bakan şunları ekledi: “Marinalar ağırladıkları ve hizmet sundukları tekneler üzerinden Kıbrıs’ın ekonomisine ve deniz turizminin gelişmesine yaptıkları muazzam katkı yanında, Kıbrıs vatandaşlarına, günlük yaşamlarında var olmasına rağmen, dünya tarafından pek algılanıp fark edilmeyen denizcilik kimliğini geliştirme ve bu kimlik üzerinden dünya ile daha fazla bağlantı kurma fırsatı da vermektedir.”
   Bakın şu açıklama da yine Rum Bakan’dan: “Koronavirüs’ün yayılmasını önlemek için şu ana kadar Kıbrıs Hükümeti tarafından yayınlanan kararnameler, gezi teknelerinden yolcu ve mürettebatın çıkabilmelerinde kolaylıklar sağlayan hükümler içermektedir.” (Marinaların stratejik önemi ve yararları konusundaki veciz dersinden dolayı Rum Bakan Nataşa Biliudu’ya teşekkürler.)
                                                               ***        
   NE GEZER?: Mart ayı eksik maaşının bedeli olarak memur – emekli alacaklılara toplam 64 milyon TL ödendi… Keşke “Bu alacaktan vaz geçildi, aha bu parayla derhal okul ya da hastane yapılsın” diyebilecek kamusal bir irade konulabilmiş olsaydı ortaya… Ama ne gezer!.. Ülkem sendikalarının oldukça yadırgayacağı bir görüş belirttiğimin de farkındayım ha!…
                                                                              ***
   AYASOFYA OLAYI: Türkiye’deki gündemi meşgul eden konulardan biri de temmuzdan itibaren İstanbul’un duyarlı mekânı Ayasofya’da namazların kılınmaya başlayıp başlayamayacağı meselesi… Haçlı ruhunu kışkırtmaya ne gerek var sanki?.. Rumların ve Yunan’ın yeni misillemeleri de tetiklenebilir… Koskoca İstanbul’da namaz kılınacak cami mi kalmadı arkadaş?.. O mekânın adı dahi yüzyıllar boyu değiştirilmedi: Ayasofya… Bakın, bizim Lefkoşa’da bile Ayasofya’nın adı “Selimiye”ye dönüştürüldü…
   “İstanbul’un Ayasofya’sı” dediğimiz tarihi mekân, Bizans’ın elinden alındığından bu yana 50 kez depremden çökmüş tarihi bir yapı… Boyuna takviye edilen istinat duvarları ile ayakta ancak durabiliyor… Minareleri bile aslında istinat görevi yapıyor… Her yıl yüz binlerce turistin ziyaret ettiği, para basma makinesine  dönüşmüş tarihi bir mekânı “dincilik” uğruna şimdi sorun haline getirmenin ne gereği var Allah aşkına?…
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   SICAK TEHLİKESİ: Yaz mevsimine girdik; Kıbrıs’ın dağı – taşı yakan korkunç ölümcül sıcağı başladı, sarsıcı yangınlarıyla birlikte… Koronavirüs sürecine denk gelen korkunç bir yaz… Meteoroloji uzmanlarına göre son yılların en kızgın yazlarından biriyle buluştuk… Kuyruklardaki ve izdihamlardaki insanlarımız için özenli önlem alınmalı bu nedenle… Çünkü aşırı zaman kaybına, aşırı hastalıklar ve can kayıpları da eklenebilir güneş altındaki kuyruklar ve izdihamlar yüzünden… Bazı bankaların uygulamaları hâlâ çok acımasız… Öfkeli hesap sahipleri bunların hakkından elbet gelecekler… Tercihlerini kendilerine özen ve saygı gösteren bankalardan yana kullanacaklar… İzdiham konusunda ün yapmış dairelerde gerekli önlemleri almak da hükümetin görevi… Ey hizmet verenler; organize olunuz, organize… Kurumsallaşmanın temelinde bu var, yani vatandaşı süründürmeyen organizasyon becerisi var…               
                                                                              ***
   BANKALARA CEZA: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, talimatlara aykırı işlem tesis edildiği gerekçesiyle, banka müşterilerinden gelen şikâyetler üzerine 15 bankaya toplam 19 milyon 650 bin TL idari para cezası uygulanmasına karar verildiğini açıkladı… Yapılan şikâyetlerin mahiyeti, hangi talimatlara uyulmadığı ve cezaya çarptırılan bankaların isimlerinin de açıklanması şeffaflık ilkesinin gereğidir… Yaz sıcaklarının başladığı bu dönemde banka mudilerini kapı önlerinde güneş altında bekleten banka şubeleri için de önlem düşünülüyor mu?. Mudiler insanca muamele beklerler…
                                                               ***        
   SU… SU… SU: Sıcaklar kendini gösterip de suyla olan ilişkimiz daha bir sıcaklaşınca Geçitköy Barajı’ndaki durum çok kişinin ilgisi ne odak noktası olmaya başladı haliyle… Barajdaki su, suyunu çekmekte biteviye… Olay gözle görülebiliyor… Kapıdaki susuzluk tehlikesi karşısında Anamur’dan KKTC’ye su taşıyan sistemdeki arıza güncelleşmeye başladı… Ve bu arada ilgili Bakan Dursun Oğuz, en geç ağustos ayının sonunda Türkiye’nin suyuyla yeniden buluşacağımızı bir kez daha yineledi… Bakan, Anamur’da kurulan boru üretim tesisini ziyaret edebileceğini de açıkladı…
   Sorunu çözme girişimleri ne aşamada peki?.Bu konuda medyaya yansıyan somut bilgiler ve görseller yok… Onları görmek isteriz… Hükümetin asla ihmal edemeyeceği görev, durum ve gelişmeler hakkında halkımızı aydınlatmaktır… Söz konusu olan, yaşamsal ve acil bir konudur… Bu ülkede susuzluğun acısı ve sorunları tarih yazmıştır çünkü… Eski günlere dönüş olamaz… Adamızın yeniden tuzlanmış ve kurumuş su kaynaklarına mahkûm olup her yandan yine o tek hecelik feryadı duymak istemiyoruz: “Su… Su… Su…”
   ***
   EKONOMİK KRİZ FİLMLERİ: Belirli tarihlerde dünyayı sarsan ekonomik krizler “best seller” kitapların yazılmasına ve gişelerde para basan sinema filmlerinin çevrilmesine de kaynak ve ilham oluşturdu… Geçmiş ekonomik krizleri konu alan önemli filmler de var… Ama özellikle 2008 dünya ekonomik krizine ilişkin bazı filmler birer yarı belgesel… O filmler izlendiğinde ekonomik krizlerin ülke, toplum ve insan yaşamındaki etkileriyle yüreklerimiz sarsılarak yüzleşiriz… 
   Benim son bir ay içinde internetten indirip yeniden izlediğim ekonomik kriz filmlerinin bazıları şunlar: “İnside Job” (İç İşler), “Capitalism: A LoveStory” (Kapitalizm: Bir Aşk Öyküsü”, “Wall Street (Borsa), “Margin Call” (Oyunun Sonu), “Wall Street: Money NeverSleeps” (Borsa: Para Asla Uyumaz), “99 Homes” (99 Ev) ve  “TheBigShort” (Büyük Açık)
   Mikroskopta bile görünmeyen ölümcül bir virüsün neden olduğu ve halen sarmalında bulunduğumuz bu küresel ekonomik krize ilişkin bakalım ne kitaplar yazılacak, ne sinema filmleri yapılacak… Hayatta kalabilirsek onları da okur ve izleriz kesinlikle!..  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





   PETROL KRİZİ VE KIBRIS SORUNU:  Küresel anlamda petrol üretimi ve tüketimi yere çakılırken bu bağlamda olağanüstü düşler kuran Anastasiadis Rejimi’nin yeni reaksiyonlarını merak ve ilgiyle bekleyenler arasındayım… Bu reaksiyonların uzlaşma ve barış adına olumlu olmasını dileyelim… Ama dilekle olmuyor işte… Arkadaşların sabitleşmiş fikirleri ortada: AB üyeliğinden sonra uzlaşmazlıkları daha bir ivme kazandı… Türkiye karşıtlığıyla harmanlanan uzlaşmazlıklarından kazanç bile sağlıyorlar… Ada toprağını ve yönetimini Türklerle paylaşmaya asla yanaşmayıp bu değerleri Yunanistan’a peşkeş çekmeye adanan bir Kıbrıs Rumluğundan uzlaşma ve çözüm adına hayır gelmez…

                                                               ***        

   GÖRÜNMEYEN DÜŞMAN: Bilim insanlarına göre tüm dünyadaki Koronavirüs bir yerde toplansa tüm ağırlığı sadece 5 gram tutar… Dünyayı bu duruma getirmek için kaç nükleer bomba gerekirdi peki?.. İnsanlık için en zor uğraş, görünmeyen bir düşmana karşı savaş vermek…

                                                                              ***

   SAĞLIKTA BENCİLLİK OLMAZ: Koronavirüs aşısı bulunduğunda bunun ülkeler arasında adil şekilde dağıtılıp dağıtılmayacağı tartışılıyor… Bunun tartışmasının yapılması bile abestir… Aşı dünya genelinde adil ve bol şekilde dağıtılmazsa düşman yeniden döner… Salgın hepimize, tüm insanlığa dünyanın sınırsız ve ne kadar küçük olduğunu gösterdi… Ölümcül virüs sınır, ırk, din, milliyet, zenginlik, yoksulluk tanımadı… Her şeyi darmadağın etti… Dünyadan dışlanmış ilkel Amazon bölgelerine kadar sıçradı… Çin’in Wuhan kentindeki o dehşet çok kısa sürede tüm dünyayı sarmalına aldı… Ve işte hâlâ o sarmalın dehşetinde değil miyiz?.. Dünya sağlığının korunmasında ve hele de salgınlarda,  bencilliğin, kazık atmanınve egonun yeri asla yoktur, olamaz… Dünya Sağlık Örgütü de bunun için vardır zaten…

                                                                              ***

   PROSEDÜRE UYMANIN ÖNEMİ: Avrupa İlaç Ajansı EMA’nın Anastasiadis Rejimi’nden sağlanan ve sınırda devlet kontrolü yapılmadan teslim alınan o ilaçlarla ilgili bir raporu var… Mutlaka paylaşmalıyım:

“Klorokin’ ve ‘Hidroklorokin’ potansiyel olarak kalpte ritim bozukluğu yaratan bir ilaç olarak bilinir ve bu ilaçlar azithromisin türü başka ilaçlarla birlikte kullanılırsa daha da kötü sonuçlar verebilir.”

Bizim göğüs hastalıkları ve romatizma uzmanı hekimlerimiz de o ilaçların tedavide etkin olsa bile görme bozukluklarına yol açtığının altını çizmişlerdi… Ecza depomuzda zaten var olan bu ilaçlar sakıncalı yan etkilerinden dolayı çok dikkatli kullanılıyormuş…

   Yasalarla kurgulanan devlet prosedürüne uymak işte bunun için gerekli ey dostlar… Ben yazılarımda bu küresel pandemi ortamında Güney Kıbrıs’tan ilaç temin edilmesi gibi insani bir konuya karşı çıkmadım… O ilacın temini sırasında yürürlükteki prosedüre uyulmamasına karşı çıktım…

                                                                              ***

   UFO’LAR VE DEZENFEKTAN: ABD Savunma Bakanlığı “Pentagon”, geçmiş yıllarda ABD Donanması’na ait pilotların görev sırasında karşılaştıklarında kayda aldıklarını iddia ettiği tanımlanamayan uçan nesnelere (UFO) ilişkin görüntüleri geçen hafta resmen yayınladı… Pandemi çok sıktı, gündemi değiştirmek mi gerek?.. Yoksa şerefsiz virüsü dünyaya salıveren bu UFO’lar mı?..

   Amerika’da Koronavirüs’ten ölümlerin sayısı, sendromundan hâlâ kurtulamadıkları o Vietnam savaşındaki can kayıplarının da üstüne çıktı… Ülke genelinde panik ve şaşkınlık büyürken dezenfektan ürünlerinden zehirlenmelerin sayısında da büyük artış gözleniyor… Yoksa Korona’ya karşı dezenfektan içilmesini öneren Başkan Donald Trump’ı can kulağıyla dinleyenler ve onun telkinlerine harfiyen uyanlar mı var?.

                                                                                              ***

   RESTORANLARIN YENİDEN DÜZENLENMESİ: Restorancılığın marka olmuş ustalarında Erol Canseç’in iş yeri de mart ayının başından bu yana kapalı… Erol Bey, adresime ulaştırdığı mektubunda bazı etkin hijyen önlemleri alınarak restoranların açılabileceğini savunurken, bu önlemlerden birinin de masalara konulacak dijital tabletler olabileceğinin altını çiziyor… Müşteri yalnız başına, ya da ailesi ve dostlarıyla gelip sosyal mesafeli masalardan birisine oturacak… Dijital tableti eline alıp giriş yapacak… Menüdeki yemek ve içeceklerin seçimini dikkatlice yaptıktan sonra da enter tuşuna basacak… Böylece mutfağa giden talimata göre şef o masanın menüsünü hazırlayıp gönderecek…

   Erol Bey arkadaşımız bu sistemin maliyetine de işaret etmeyi unutmadı tabii ki… Dijital tabletlerin her birinin fiyatı 2,000 bin TL..Ve bu proje uygulaması 20 masa için 40 bin TL’yi gerektirir… Ne olacak canım… Varsın bu maliyet de restoranlara gidebilecek olanlarımızın faturalarına eklensin!…

Görünen o ki, pandemi dönemi sonrasındaki normalleşme ortamında dijital aygıtlara ve amaca göre geliştirilmiş robotlara hayli iş düşecek… İnsanlar birbirlerinden kaçabildikleri kadar kaçsınlar, bakalım bunun sonu ne olacak!..

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   DİL ANLAŞILABİLMEK İÇİNDİR: Hükümet bazı TV kanallarının astronomik uydu ödeneklerini halkın cebinden karşılarken bu kanallarda kullanılan anlaşılmaz dile de mutlaka denetim getirmeli ve küresel yayındaki bu kanalların anlaşılır bir dil kullanmasını yaptırımcı bir siyasetle sağlamalıdır… Bunun neden gerekli olduğunu akademisyen Münevver Çağın Bektaş’ın gerçekçi gözlem ve yorumu net biçimde ortaya koydu… Şöyle diyor bu konuda Münevver Hocanım:
   “Bazen ben biz Kıbrıslı Türkleri anlamakta zorluk çekiyorum. DİL yani eski haliyle lisan, anlaşılmak için kullanılır. Kendinizi karşı tarafa anlatmak için kullanırsınız. Öyle değil mi?.. Peki uydu yayınlarına milyonlarca lira harcarken ısrarla kendi şivemizi kullanmamızın ne anlamı var? Diyeceksiniz ki bu bizim kimliğimiz. Tamam, kabul… O zaman uyduya çıkmayacaksın. Kendi kendine yayın yapacaksın. Çünkü sizi kimse an-la-mı-yor!.. Biz bile bazı yayınları izlerken konuşanları anlamakta zorlanıyoruz. Arkadaşlar, bakın ben bugün Meclis konuşmalarını dinlerken bile zaman zaman konuşmaları, vekillerin ne demek istediklerini ‘maalesef’ anlamadım.  Yani onca kanal arasından gezinirken dünyadaki insanlar anlamakta zorlandıkları kanalı niye izlesin?..”
   Yerden göğe dek haklıdır değerli Kıbrıslı Türk akademisyen… Dil anlaşılabilmek ve iletişim kurabilmek içindir… Kıbrıslı Türkler olarak mikro milliyetçiliği ana dilimize de sokarsak, yılan tarafından sokulmuşa dönüşeceğimiz kesindir…                                                                                          

    ***
   HAKLI YAKINMA: Avustralya’dan mesaj atan Şener Sözer’in şu yakınmasına bakınız mesela:  “Avustralya’da KKTC televizyon kanallarını izleme imkânımız vardır. Bazen evde tesadüfen Türkiyeli misafirlerimiz olur ve ben onlara tercümanlık(!) yapmak durumunda kalırım… Kıbrıs ağzını zaten günlük hayatımızda asırlardır kullanıyoruz… İyi de yapıyoruz… Bu bizim özelliğimizdir… Türkiye’mizin her yöresi için de aynı şey geçerlidir. Ancak tüm dünyaya karşı yayın yaparken meramımızı anlatabilme adına güzel Türkçemizi doğru ve düzgün kullanmak gereğimiz ve görevimizdir…”
                                                               ***
   HER TELDEN: Meclisteki diğer partiler de olağanüstü durum nedeniyle karar mekanizmalarında sorumluluk almak istiyorlar… İyi de kardeşim, koalisyondaki iki  parti bile karar alabilmekte sorunlar yaşar ve her biri ayrı telden çalarken karar mekanizmalarına diğer partiler de katılırsa halimiz nice olur artık?!.. Muhalefet, icradaki hükümete sağlam bir denetim ve eleştiri yapsın yeter…
                                                                              ***
   OKSİJEN’İN YÜKSELİŞİ: Küresel iyi haber hava kirliliğinin hızla dağılmakta olması… Milyonlarca insan doğumlarından beri tanımadıkları mis gibi oksijenle buluşmaya başladı… Ciğerler bayram etmekte… Yerel ölçümlere göre KKTC’nin oksijeni de yüzde 50 artmış durumda, oh ne güzel… Dilerim karbon monoksit tarihe karışır… Ama ne yazık ki Korona sürecinden sonra endüstrinin çarkları yine hız ve hırsla dönmeye başlayınca ölümcül hava kirliliği eskiden olduğu gibi küresel sorunumuza dönüşecektir…
                                                               ***        
   İÇ BORÇLANMA: Her kesimin avucunu açıp hükümete uzattığı bir evreden geçiyoruz. Mali krizin boyutları tam anlamıyla devasa… Ekonominin çarkları tümden felç… O nedenle devletin hazinesine düzenli akan para da durdu. Normaldeki 500 milyon TL’lik aylık devlet geliri 200 milyonun altına düştü. Gelir daha da düşebilir. Ödeme zorluklarının aşılabilmesi adına hükümete iç borçlanmaya gitmesi yönünde çağrılar var bu arada. Gerek ekonomist ve maliyeci Başbakan Ersin Tatar, gerekse damardan maliyeci Maliye Bakanı Olgun Amcaoğlu bunun düşünülebilecek en son seçenek olduğunu belirterek halen var olan kaynaklarımızın zorlanacağını açıklıyorlar.
   Haksız değiller. Zaten devlet şu anda ağır vergisini ödediği, geçmişten kalma yüz milyonlarca liralık bir borç altında. Günü kurtarmak için bu borcun yanına şimdi yeniden yüz milyonları yığmak, çocuklarımızın ve torunlarımızın tabağındakileri daha da atıştırmak anlamına gelir. İç borçlanma halkın geleceğini ipotek altına koymaktır. İnsanlarımızın geleceğinden çalmaktır. Dilerim bu krizli dönem, mali hayatımızın son seçeneği olarak görülen iç borçlanmaya gömülmeden atlatılır.
   Tabii ki gözler Anavatan Türkiye’den gelecek mali yardımda…
   TC Merkez Bankası 35 milyar TL bastı son günlerde… “Birkaç milyar TL de dövizin harman ettiği KKTC’ye gönderilse ya…” diyorum. TL para birimini kullanan KKTC emisyon yapamıyor. Merkez Bankamızın para basma gibi bir fonksiyonu yok. Dolayısıyla TL’nin döviz karşısındaki tüm kayıplarını da sineye çekmek zorunda kalıyoruz… Bunun Türkiye’den telafi edilmesinden daha doğal bir şey olamaz.
   Türkiye’de devlet başkanından Kıbrıs işlerinden sorumlu bakana ve devletin sözcüsüne dek tüm yetkililer Korona sürecinde de KKTC’nin desteksiz bırakılmayacağı, Türkiye’nin gücünün buna yettiği vurgulanıyor. Tüm bu açıklamaların en kısa sürede sözden eyleme dönüşeceğine kuşku duymuyoruz… Bir bakıma KKTC Türkiye’nin dünya önündeki vitrinidir zaten. 
                                                                              ***
   DR. MUSTAFA AKSANSOY, GÜNDEM YARATTI:  Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği Şefi Uzman Dr. Mustafa Akansoy’un güncele dair sosyal medya paylaşımı gündemin baş sıralarına oturdu… Dr. Akansoy; gazete manşetlerine de yansıyan açık yürekli paylaşımında; “RUM TARAFINDAN GELEN O İLAÇ GÖRME KAYBINA NEDEN OLUR. BİZİM ELİMİZDE ONDAN DAHA İYİ İLAÇTAN 27 BİN ADET VARDIR” der ve bu görüşü diğer bazı uzman doktorlarımız  tarafından da onay alırken, akla gelen soru şu: Güney’den bu ilaçların getirilmesi için Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya tavsiyede bulunan değerli tıp insanlarımız bu gerçeğin farkında değiller miydi?.. KKTC’nin yasal sağlık prosedürüne uyulmasının önemini biz işte bunun için ısrarla vurguladık… Siyaset değil, gerçekçilik gerek çünkü.
   Dr. Akansoy, sağlık hizmetinde bir grup devlet doktorunun geceli gündüzlü sağlıklarını da ortaya koyarak özveriyle hizmet verirken bazı “guguk kuşları”nın varlığına da işaret etti hizmet merkezinin tam ortasından.
   Özetle açıklamam gerekirse bu “guguk kuşu”nun özelliği rol çalmaktır ve de yumurtalarının kuluçkasına bile başka kuşları oturturken rahat köşesine çekilip boyuna ötmektir… Guguk kuşu, başka kuşların kuluçkasından çıkan yavrularını daha sonra gelip sahiplenen kolaycı ve fırsatçı bir kanatlı türüdür.
  

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   BANKACILIK SİSTEMİMİZİN ÜSTÜNE TİTREMELİYİZ: Ekonomimize bugünkü koşullarda da kan pompalayan, mali düzeni var olan yasal gücü ve kurallarıyla ayakta tutmaya çalışan bilimsel nitelikli KKTC bankacılık sisteminin güvenirliliğinin ve itibarının üzerine titremeliyiz… Vatandaşlık ve yurtseverlik borcumuz bunu öngörür… Bu sistemi mutlaka ayakta tutmalıyız ki, kesin bir çöküntüye girmeyelim…  Yoksa o şerefsiz virüsün ülkemize, halkımıza ve geleceğimize yapabileceği en feci hasar bu olur…
   Korona sürecinin sonundaki ekonomik hamleler de bankacılık sisteminin içinden kaynaklanacaktır yine kesinlikle… Bu sistem bize bugün çok gerekli… Yarınlarımızda ise yaşamsal derecede gerekli… Bu sistemimizin sağlamlığı konusunda güvence veren ve “biz burada yasal sistemi mutlaka korumak adına varız” diyen tüm bankacılarımızı buradan içten selamlarımla alkışlar ve onların “mevduatlar konusunda spekülasyon üretenler iyi niyetli değillerdir. Dahası onlar vatan hainidirler” vurgularına yürekten katılırım…
   Herkes tavrında dikkatli olmalı.. Spekülatif haberler yaymak yasa dışıdır, yasaktır… Hükümet de bunun takipçisi olmalıdır… 2000’li yılların başlarındakine benzer yeni bir banka faciasına artık hiç tahammülümüz olmadığı gibi, bundan sonra o bağlamda bize yardım elini uzatabilecek bir Anavatan Türkiye kaynağı da yoktur…
   Güney Kıbrıs’taki kriz döneminde uygulanan mevduat tıraşlamasının gerçek yüzünü de uzmanların açıklamasından dinleyelim… O açıklama şu: “Güney Kıbrıs bankaları yapılmaması gerekene cüret etmişlerdi. Mevduat sahiplerini de ‘daha çok faiz’ vaadiyle ikna ederek kasalarındaki paraları ülkeden tomar tomar çıkartıp Yunan tahvillerine yatırmışlardı… Yunanistan mali iflasın içine girince tahvillerle ilgili doyumsuzluğun bedellerinden biri olarak yanlış yönlendirilen Rum mudilerin mevduatlarından tıraşlama yapılması AB’nin Güney Kıbrıs’a yardım edebilmesinin şartlarından biri olarak belirlenmişti… O günlerde Güney Kıbrıs’ta yoğun çalışmalar yapan AB Troykası’nın stratejik parametreleri çok iyi incelenmeli… Troyka, AB mali kurallarına ve yerleşik bankacılık sistemi gereklerine uymayan Güney Kıbrıs’a bu hırslı ve fanatik uyumsuzluğunun bedelini de ödetmişti tedbirler paketini sunarken…”
                                                               ***
   “İHTİYARLARA YER YOK”: Yaşlılar hiç bu dönemdeki kadar yalnızlaştırılmamışlar ve hüzünlendirilmemişlerdi… Ari ve genç ırk saplantısındaki Hitler Diktası’nda bile… Coen Kardeşler’in 2007 yapımı “İhtiyarlara Yer Yok” (No Country ForOld Men)  filmini internet ortamında indirip bir kez daha izledim… Bu filmin konusu bile günümüzün yaşlılık dramlarıyla örtüşmez… Aksine yaşlılığa kutsama var öyküde…  Telefonlarının da hiç çalmadığından yakınan ve “Evde Tek Başına” filminin öznesi olduğunu belirten yaşlılar o kadar çok ki… Hem bizim ülkemizde, hem de dünya genelinde yaşanan derin bir hüzün… Gençlik, tetiklediği bu yoz kültürle kendine mutlu ve umutlu bir gelecek hazırlamıyor… Ayağına kurşun sıkıyor… Gün gele bugün ekilenler biçilir… “Geriatri bilimi”ni ise hiç sormayalım… O bilim Korona sürecinde tümden iflas etti…
                                                                              ***
   PASKALYA VE VİRÜS: Rum komşularımız Paskalya coşkusunda… Hazreti İsa’nın dirilişini kutlayacaklar… Paskalya kutlamaları dolayısıyla konuşan Başpiskopos Hrisostomos; “mağaralarda bile ibadet edilebilir” dedi… Ama toplu olarak değil herhalde…
   Hristiyanlığın doğuşunda Romalıların baskısından kaçanlar ibadet için mağaralara sığınıyorlardı… Şimdi de Korona baskısı aynı zorunluluğu mu dayatıyor?…Vay be!.. Eski Roma’dan kalma antik bir virüs olmasın sakın bu şerefsiz Korona!…
   Bu arada belirtilmesinde yarar var ki, Rum Lider Nikos Anastasiadis Paskalya dolayısıyla ille de kiliselerde toplu ayin yapmakta ısrar eden metropolitlere ve dinci yandaşlarına sert bir tavırla rest çekmek zorunda kaldı… Ah bu bağnaz dinci ruhaniler!…

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





TOPLUMSAL SEFERBERLİK GEREKİR… Yangın sonrası incelemelerinin ortaya koyduğu manzara tahminlerimizi de aşmaktadır. Hastanenin kalbi sayılan ameliyathane, hasta uyandırma, kalp ve damar cerrahisi ile yoğun bakım bölümleri kül olmuş durumda. Yaş olarak zaten miadını doldurmuş olan bir hastanenin durumunu daha da feci bir konuma getiren felaketlerdir bunlar… O kurumun çatısı altında en ileri düzeyde kalp ameliyatları ve tedavileri yapmakla övündüğümüz bir sırada başımıza gelen bu felakete bakınız!.. Bazılarının “Bize nazar değdi!” demeleri boşuna değildir…
   Gelelim aciliyetlerimize… Tutun ki gerekli kaynağı bulduk… Tam donanımlı yeni bir hastanenin yapımı için bugün temel atılsa, en hızlı çalışmayla o hastanenin devreye girebilmesi için en az 3 – 4 yıla ihtiyaç var zaman olarak… Peki bu süre içinde hastalarımızın durumu ne olacak?.. Yangın dolayısıyla yitirdiğimiz o hastalarla sınırlı kalmayacak faciamız… Merkezi hastanemizin bu aciz durumundan dolayı daha çok hasta kaybederiz bu gidişle…
   Çare mi?..Ne yeni bir hastane yapmaya, ne de yanan hastaneyi eski haline getirmeye KKTC bütçesinin elvermediği ortadadır… Görünen köy kılavuz istemez… Bütçemizin durumunu çok iyi bilen uzmanlar da söylüyor bunu… Sigorta tazmini sürecinin de çok uzun olacağı bizzat devletin yetkilileri tarafından açıklanmaktadır… Kaldı ki 2016’da yaşanan Devlet Laboratuvarı yangınının sigorta tazmini bile hâlâ yapılmamış ve o yaşamsal kurumumuz devreye konulamamıştır. Bu acı yaşanmışlıktan da çıkarmamız gereken dersler vardır…
   Yangın günü kurulan kriz masasının ne âlemde olduğu, ne yaptığı da pek belli değil… O nedenle derhal sağlık konusunda olağanüstü durum ilan edilerek ülke ve halk genelinde yardım ve destek kampanyası başlatılmalıdır… Bu kampanyanın başında ve yönetiminde halkın güven duyduğu, sinerji yaratıcı saygın kişiler bulunmalı…
                                                               ***
   SOSYAL DAYANIŞMAYI DURDURMAYA ÇALIŞANLAR: Telefon mesajlarıyla yatırılan, bir kahve fincanın değerinde bile olmayan o 5 TL’lik hastane bağışlarına bile itirazları olanlar ve çeşitli kanaldan olumsuz görüş belirtip buna da engel koymaya çalışanlar var… Ne kadar acı!.. Eminim hiç hasta olup da hastaneden hızmet beklememiş kişilerdir bunlar… Ama kaderin onlara da neler hazırladığı hiç belli değildir… Bu kadar asosyal olmak ve sosyal dayanışmayı durdurmaya çalışmak hiç de hayra alamet değildir… Dr. Özcan Hüdaverdi’nin ayakta alkışlanmayı hak eden o yurtsever ve özverili jestinin yanında bu tür asosyal girişimler öylesine alçalmaktadır ki… Özcan Bey, tepeden tırnağa kadar doktor, adam gibi adam… Hastanesi işlevsiz kalan ülkede bunun acısını, sorumluluğunu ve bilincini en derinden yaşayan işte onun gibi vicdanlı doktorlardır… Örnek alınmaları gerekir verdikleri mesajlarla…
                                                               ***
   IŞIK İDİ, IŞIKLARA KARIŞTI: Onu da dün yaratıcıları arasında bulunduğu BRTK’daki vefa töreninden sonra toprağa verip sonsuzluğa uğurladık… Yakın tarihimizin içinde, eğitimci olarak, yayıncı olarak, sunucu olarak, gazeteci – yazar olarak, müzisyen olarak, gönül ve duygu insanı olarak, güzel Türkçe’mizin erbabı ve savunucusu olarak derin ve silinmez izlerini bırakarak beyefendice yürümesini bilen Hüseyin Kanatlı ağabeyimizi de 89 yaşında yitirdik… O kadar yaşam doluydu ki, onunla karşılaştığımızda ya da onu mikrofonlarda ve ekranlarda izlediğimizde ölüm hiç aklımıza gelmezdi… Yaşam sevincinin de savunucusu ve yansıtıcısıydı… Keşke “dalya” diyebilseydi, ama diyemedi işte… Kıbrıs Türk halkının en kötü dönemlerinin moral kaynaklarındandı… Aziz anısını ve hem mikrofonlar, hem de kameralar önünde Türkçe’mizi şahane sunan sesini belleklerimize miras bıraktı.. Işıktı ve ebedi ışıklara karıştı… Kanatlı Ailesi’nin ve sayılamayacak denli çok olan sevenleri ile hayranlarının, mikrofon başında yetiştirdiklerinin, onu rol model alan yayıncıların ve tabii ki halkımızın başı sağ olsun…
                                                                              ***
   GERÇEKLERİ SESLENDİREN ADAM: Sınır kapılarının kapatılmasının gerçek nedenlerini öğrenmek isteyenler Başpiskopos Hrisostomos’a kulak versinler… Adam Lokmacı’da protesto gösterisi yapan Rumlara şöyle sesleniyor: “O tarafa kumar oynamak, ucuz alışveriş ve benzin için mi gideceksiniz be utanmaz – arlanmazlar?..” Koronavirüs önlemi falan söz konusu değil yani!..Bu arada Hrisostomos’un organizasyonuyla başta ELAM ve faşist ırkçı APOEL yandaşları kapıların tümden kapatılması için dizi gösterilere soyundular ellerinde Yunan bayrakları… Bakalım daha kimler katılır o gösterilere… Bu konuda da pimi çekenin Nikos Anastasiadis olduğunu sakın ha  unutmayalım…Bunlar, Kıbrıs’ı güya federasyon çatısı altında paylaşacağımız Rumlar işte!..
                                                                              ***        
   GÜVENSİZLİĞİ KÖRÜKLEYENLER: Benim bu yazıyı tuşladığım sıralarda Anastasiadis Rejimi’nin kapı kapatma kararının süresini uzatma eğiliminde olduğu netleşmekteydi… Gerekçe mi?.. Rum Hükümet Sözcüsü Nikos Nuris’e göre, olaylar barikatların işleyişinin askıya alınması hususunu destekler yönde gelişmekteymiş!.. Hiç de sürpriz değildir Rum siyasetindeki bu çirkin gelişme… Açık tuttuğu diğer kapılar için de kapatma kararı alabilir Rum Lider… Demek oluyor ki iki devletli çözüm Anastasiadis’in de projesi… Zaten bu konudaki ilk önerinin ondan geldiği bilinir… “Yaşasın federasyon” mu demeli?.. Rum siyasetlerine güvenmenin saflık olacağını gösteren yeni bir yüzleşme yaşamaktayız bu arada… Anastasiadis Rejimi’nin kapılarla ilgili tavrı, Yeşil Hat Tüzüğü’ne de tümüyle aykırı… BM ve AB ise duruma alabildiğine kayıtsız… Anlaşmalara asla bağlı olmadığını defalarca kanıtlayan bir tarafla hiçbir yere varılamaz… Zaten güvensizlik, Kıbrıs sorununun kökenindeki nedendir… Güvensizliği kimlerin körüklediği de gün gibi ortadadır…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





SÜTLE BAŞIMIZ DERTTE: Sütün fiyatının fırlatılması yetmedi, şimdi de antibiyotikli!.. Bu konudaki açıklama Kıbrıs Türk Süt Endüstrisi Kurumu internet sayfasında yer aldı… Toplanılan çiğ sütte antibiyotik kalıntısı bulunduğunu belirten Kurum, üreticileri uyarıyor…
   Tabii ki bu uyarı yediden yetmiş yediye tüm süt tüketicilerini de ilgilendirir… Bu bağlamda altı önemle çizilmesi gereken bir diğer gerçek de şu ki, sütte aşırı oranda antibiyotik varsa, kasaplık hayvanlarda da var… İçtiğimiz süt kadar, yediğimiz et de sağlık açısından riskli…
                                                               ***
   SİYASETTE İMAJ:  Siyasette imaj faktörü çok önemlidir… Halkın gönlüne girebilme adına siyasetçinin büyük emek ve hatta büyük masrafla oluşturduğu imajını halkın gözü sürekli üstündeyken koruyabilmesi ise çok zordur… Siyasetçi her daim kendi kendinin denetleyicisi olmalı, varsa danışmanlarından destek almalı… Bu zorluğu aşabilenler halkın gözünde zirvedeki yerini koruyabilirler… Bu zorluğu aşamayanlar ise maalesef Ekrem İmamoğlu’nun durumuna düşerler…
   Güneydoğu Anadolu’daki ölümcül ve yıkıcı deprem dolayısıyla ülkede ulusal yas yaşanırken Ekrem İmamoğlu’nun ailesiyle birlikte Palandöken lüks kayak merkezinde yaptığı tatilin fotoğraflarını tutup da sosyal medyada paylaşması gündeme bomba gibi düştü… İmamoğlu da o bombanın altında kaldı… Millet seni geleceğin cumhurbaşkanı olarak algılamaya başlamışken bu tür davranış ve tanıtım hataları yapmak olmuyor işte… Kendisini siyasal mücadelesinde özveriyle destekleyen Fatih Portakal, Yılmaz Özdil gibi gazeteciler ve etkin CHP’liler bile o zamansız tatili ve paylaşımı için “uygun bir davranış olmadı, yanlıştı” derken, İmamoğlu’nun “aileme karşı da sorumluluklarım var” ve “siyaset o kadar kutsallaştırılmamalı” şeklindeki savunma tezleri karizmasını daha bir çizdi… Milyonlarca İstanbullunun kendisini sandıktan çıkarabilme adına seçim ortamlarında tatil programlarını iki kez iptal ettiğini ve o günlerdeki sloganın “şimdi tatil zamanı değil” olduğunu kendisine anımsatanların pek de haksız sayılamayacaklarını düşünenlerdenim…
   Ülkesel görevler yüklenmiş siyasal liderlerin bu çerçevedeki esas sorumluluğu ülkenin felaket içindeki ailelerine dönüktür… Ve evet; Türkiye gibi duygusal bir ülkede siyaset gerçekten kutsaldır ve bu kutsallığı esas savunup koruyacak olan siyasetçinin bizatihi kendisidir… Muhaliflerinin eline şimdi yıpratıcı bir malzeme vermiş olan İmamoğlu’nun İstanbul’u seller bastığında da tatilde olduğu anımsatılıyor… Sanırım imajına halel getiren İmamoğlu pirincin taşını ayıklamak için çok uğraşır, sorunu telafi edici çareler arar…
                                                               ***                                                                      
   YAŞAR HALİM: Londra’yı ziyaret edenlerimizin tümünün belleğinde bir yer edinmeyi başarmış, adıyla marka olmuş kişidir… Kıbrıs ürünlerinin satıldığı ve dünyanın en iyi 100 marketi arasında sayılan o ünlü marketleri sayesinde ünlenmişti… Sözünü ettiğim kişi Yaşar Halim… Geçen hafta 77 yaşında yaşama veda etti ve damgasını vurduğu Londra’da toprağa verildi…
   Halim, İngiltere’nin ilk Türk pastane ve süpermarketlerini açan zeki ve çalışkan iş adamı olarak literatürdeki yerini çoktan almıştı… Haringey’de dayımların evinin hemen yanında da marketi bulunan Halim sayesinde, Londra günlerimizde Kıbrıs tatlarına ulaşmakta hiç de zorlanmadığımızı anımsarım, tıpkı Londra’yı ziyaret eden diğer Kıbrıslılar ve orada yaşayanlar gibi… Rahmetli Ahmet Sami dayımın da çok yakın dostuydu… Ölümünden bir süre önce dükkânında sattığı ürünün üzerine konulan “Greek Baklava” yazısıyla yanında çalışan Rumların oyununa gelmişti… Haraca itiraz ettiğinden bir ara PKK tarafından da kaçırılmış ve adı gazetelerin manşetlerine geçmişti…”Greek Baklava” olayı üzerine Yaşar Halim, bir anda oluşan tepkilere duyarsız kalmadı… Hem duruma müdahale etti ve, hem de alenen özür diledi…  Yaşar Halim’e Tanrı’dan rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerim…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





METEOR YAĞMURU: Geçen Salı gecesi Kıbrıs semalarında görülen hareketli ve keskin ışıklar hayli heyecan ve hatta korku yarattı… Bunların “göktaşı” denilen meteorlar olduğu ilgililerce açıklanınca heyecan ve korku paniğe dönüştü… Panik haklıydı… Çünkü o gece Kıbrıs üzerinde 121 adet hareketli meteor saptandı… Bunlardan biri de Lübnan – Kıbrıs arasında denize düştü… Korku dolu gözler artık gök yüzünden eksilmez… Hava savunma sistemleri değil, Allah koruyabilir bizi ancak… Eskilerin “Başımıza taş yağacak” dedikleri döneme mi ulaştık dersiniz?!.
                                                               ***
   KORONA VİRÜSÜ YAYILIYOR: Çin, ucuz mallarının yanı sıra ölümcül Korona virüsünü de ihraç etmeye başladı… Dünya salgın korkusunun sarmalına girer ve olağanüstü karantina önlemleri tetiklenirken Korona virüsü ABD’ye kadar ulaştı… Kimi bilim adamına göre insanlığı yok edecek vuruş, bir gün 1 buçuk milyar nüfuslu Çin’den gelecek… Umarım Korona virüsü bu çok popüler bilim kurgunun somut işareti değildir!..
   Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyayı dehşete düşüren Korona virüsüyle ilgili bomba bir iddia ortaya atıldı. Bilim insanları, virüsün yarasalarda bulunabileceğini ve yarasa çorbasından insanlara geçmiş olabileceğini düşünüyorlar…
                                                               ***
   ÇÖZÜM SEKTÖRÜ: Yarım asırdır Kıbrıs’ta çözüm için uğraştıklarını söyleyenler var. Hem de övünerek!.. Yarım asırdır havanda su dövmek tam anlamıyla statükoculuktur…Yetmedi mi bu havanda su dövme?.. Çözüm için havanda su dövmenin dışında etkin işler yapma zamanı artık gelmedi mi?.. Yoksa bir türlü o ulaşılamayan sözde çözüm adına çıkar sağlayan bir sektör mü oluşturuldu? Ki bunun hem içte ve hem de dışta çok ciddi belirtileri de var…
                                                               ***
   KIBRIS’TA EMLAK KRİZİ: Eurostat verilerine göre AB ülkelerinde konut fiyatları yüzde 13.5 ile yüzde 3.9 arasında artarken Güney Kıbrıs’ta ciddi bir düşüş yaşanıyor… İster Güney’de isterse Kuzey’de olsun; emlak piyasasını Kıbrıs’ta canlı tutan ve fiyatları yükselten dış ülkelerden gelen müşterilerin ilgisi ve rağbetidir… Komşularımız gerginlik yaratmaya, silahlanmaya, Güney Kıbrıs’ı üzerinde savaş bulutları dolaşan militarist bir bölgeye dönüştürmeye devam etsinler bakalım… Bu kafada giderlerse konutlarını satacak müşteriyi hiç bulamayacaklar… Biz de KKTC’de emlak piyasasından konut alanları dolandırmayı sürdürürsek emlak krizini hiç aşamayacağız…
                                                               ***
   RUM POLİSİNE TOMA: Güney Kıbrıs Rum polis örgütü gerektiğinde yangınlarda, afetlerde ve engellerin aşılmasında da etkin biçimde kullanılabilen TOMA’larla (Toplumsal olaylara müdahale aracı) donatılmaya başlandı. Rum halkı içinden buna bir tek tepki sesi ve refleksi gelmedi… Yangınlar, afetler ve çeşitli engeller de toplumsal olaylar kapsamındadır ve bunlara da etkin müdahale gerekir… Bizim tarafta polisimize TOMA almak tasarlandığında koparılan o anlamsız ve amacını aşan gürültüleri anımsamamızın zamanıdır diye düşündüm…
                                                               ***
   YANLIŞLARIN ŞAMPİYONU: Uluslararası siyasetin fenomeni ABD Başkanı Donald Trump’ın, göreve geldiği 20 Ocak 2017 tarihinden bu yana konuşmalarında ve attığı sosyal medya mesajlarında 16 bini aşkın yanlış ya da yanıltıcı ifade kullandığı saptandı… Bu saptamayı yapıp kamuoyuna açıklayan veri tabanı sitesi FactChecker… Siyasetçilerin yanlışları çoğu kez insanların felaketi oluyor… Ortaya çıkan gerçek şu ki, siyasetçilerin denetim süzgecinden geçirilmeden sosyal medya üzerinden yaptıkları anlık fevri açıklamalar yığınla yanlışı ve olumsuz duygusallığı içerir… Bu tuzağa bizim yerel siyasetçilerimiz de düşmeye başladılar ne yazık…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





KKTC DIŞ ÜLKELER KAPSAMINA ALININCA: Türkiye’deki bazı hükümet mercileri KKTC’yi “yurt dışı ülkeler” kapsamına almakta… “Anavatan – Yavruvatan” ve “etle tırnak” modunda olanlarımızın bunu tepkiyle karşılamalarını çok iyi anlarım da, “Kuzey Kıbrıs Türkiye’nin vilayeti olamaz!” diye dövünen Birleşik Kıbrısçı ve federasyoncu grupların buna tepki koymalarına hiç anlam veremiyorum doğrusu… Tam da istedikleri gibi işte… Türkiye KKTC’yi vilayeti olarak görmedi ve bazı yeni önlemlerini alırken burayı yurt dışı ülke saydı!.. Daha istedikleri nedir ki “aha Anavatan da size ambargo koydu” diye gırgırlık yaparlar?..
   Alınan o önlemlerin ilk elde KKTC turizmine indirdiği darbe, Türkiye’nin nezdinde yurt dışı ülke olmanın bedellerinden biridir ama… Hadi gel de bunu göz ardı et bakalım…
   Yani bu önlemlere gidilirken KKTC’de resmen geçerli olan para biriminin TL olduğundan hiç değilse TC Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun bilgisi yok mu?.. Bilgisi varsa eğer “döviz harcamalarına denetim” adına dış turizmdeki kredi kartı taksit kısıtlaması kapsamına diğer dış ülkelerle birlikte neden KKTC’yi de aldı?.. Tam da erken rezervasyonların yapıldığı dönemde alınan bu karar KKTC turizmine indirilen darbedir. Kredi kartlı ödemelerde çoklu taksitten 3’lü takside düşürülen bir turizm pazarlama yönteminde KKTC turizminin yerleri tırmalayacağı kesindir…
   Bilinen gerçek ki, turizm sektörümüz en kalabalık müşteri topluluğunu her yıl Türkiye’den çeker… Türkiyeli turist yıllık iznini planlamak için tur operatörlerine gittiğinde elbette ki üçlü taksit yerine 10’nlu taksiti yeğleyecektir…
   Yahu, biz durumlarımızı Anavatan Türkiye’nin kurumlarına bile anlatamazsak, dış tanıtımımız fiyaskodur resmen… Değil Türkiye’den gelen turist, Güney Kıbrıs’tan gelen Rum turist bile KKTC’deki harcamasını TL ile yapar… Bunu bilmeyen mi var?..
                                                               ***
   SIRA İTALYAN ASKERLERİNDE: Anastasiadis Rejimi İtalyan askerlerinin de Güney Kıbrıs’a konuşlanmaları için çaba harcıyor…Rum Savunma Bakanı bu amaçla acele Roma’ya gitti..Yunan, BM, İngiliz, ABD, Fransız, İsrail askerlerinden sonra şimdi de İtalyan askerleri ha!…Gün gele bu etnik askeri gruplar, antik çağların o krallıkları gibi Kıbrıs’ta kendi aralarında savaşa tutuşurlarsa hiç de şaşmamalı… Konjonktür değişimlerinin geleceğe neler hazırladığı belli mi?..
                                                               ***
   NOSTALJİ: Biz ve bizden önceki nesiller, ki bir adları da “eti senin, kemiği benim nesilleri” dir onların; ne dayaklar yedik öğretmenlerimizden… Öğretmenin vurduğu yerden gül biteceğine inanılırdı… Ve dahi, dayağın cennetten çıkma olduğu söylenirdi… Dayak atma şekilleri ve objeleri dikkate alınarak lâkaplandırılan öğretmenlerimiz de vardı… Üstelik öğretmeninden dayak yiyenler, bir de evde dayaktan geçirilirlerdi, haylazlıklarından ve aileyi alenen rezil ettiklerinden dolayı…
   Günümüzde ise öğretmen öğrencisine fiske vursa gazetelere manşet olur, oralardan toplum önünde dövülür… Bunları şimdi geçmişi ve bugünü karşılaştırarak nostalji olsun diye yazdım işte…Bir “dünden bugüne” öyküsü yani…Yoksa kesinlikle dayağın ve şiddetin karşısındayım ha!…
                                                               ***
   EĞER SAMİMİ İSE: ENOSİS kararları altındaki imzaları hâlâ duran, Annan Planı retçisi AKEL’in Genel Sekreteri Andros Kiprianu Türkiye’ye seslenerek “Bu Kıbrıs işini artık bitirelim” dedi. Türkiye de, KKTC de bu işi hakkaniyetle bitirmeye her zaman amade ve hazır… Bu kararlılığın örneğini daha kaç kez vermeliler?.. Siyasal çözüme asıl hazır olmayan ve bu işi bitirmesi gerekenler ise kendileridir… Andros Kiprianu aynaya bir baksın hele… Ve eğer samimi ise dönüp o çağrıyı kendi tarafına ve Yunanistan’a yapsın…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





ÖZERSAY BAĞIMSIZADAY OLUNCA: Kudret Özersay Cumhurbaşkanlığı seçimine “bağımsız aday” olarak katılacağını açıkladı. Hoppala!..Oldu olacak, HP de kendi parti adayını çıkarsın bari!..Cumhurbaşkanlığı seçimine katılma yönteminde acayiplik olursa, böylesi espriler yapmak da bize vacip olur vesselâm!.. Bu seçime katılma yöntemi  “Parti genel başkanlığı bırakılıca partisel kimlik yok mu olur?” sorusunu haklı olarak gündeme getirdi… Seçime gerçekten bağımsız katılacak olan adaylara da haksız bir rekabet söz konusudur… HP’liler Cumhurbaşkanlığı seçiminde ne diyecekler yani şimdi? Mesela “Biz parti olarak aday çıkarmadık, ama bağımsız aday Kudret Özersay’ı destekleyeceğiz” mi diyecekler?!
   Özersay’ın öne sürdüğü seçime bağımsız katılma gerekçesi de genel başkanlığını terk ettiği HP’yi mahkûm edici nitelikte üstelik… Diyor ki; “Halkın tüm kesimlerinin sesini duyabilen, hassasiyetlerini anlayabilen bir duruşa ihtiyacımız vardır. Toplumun tamamını temsil edebilecek bir liderlik gösterilmesi tam da böyle bir dönemde gereklidir.”
   Yakasında HP’nin rozetini taşırken bu yükümlülükleri yerine getiremez miydi yani?..HP’li duruş bunu başaramayacak bir duruş mu?..O duruş tüm kesimlerin sesini duyamaz mı?.. Tüm hassasiyetleri anlayamaz mı?.. Toplumu tamamen temsil edemez mi?.
   Sanırım gerek Kudret Özersay, gerekse HP’li yetkililer seçim kampanyası sırasında, ülke genelinde bu soruların yanıtlarını da inandırıcı ve doyurucu şekilde vermek durumunda kalacaklardır…Ve dilerim verebilirler… 
   Şaşırtıcı demokrasi anlayışına ilişkin bir yansımaya da UBP cephesinden tanık olduk bu arada: 18 Ocak Cumartesi günü toplanacak olan Parti Meclisi UBP’nin Cumhurbaşkanı adayını üye oylarıyla belirleyecek… Gündem bu şekildeyken televizyonda bir UBP milletvekilini izliyorum ve diyor ki; “Parti Meclisimiz toplanıp Ersin Tatar’ın adaylığını açıklayacak…”
   Tabii ki hayırlısı olsun, ama Parti Meclisi iradesinin sözcüsü gibi konuşmak da ne kadar demokratik?.. İfadelere biraz dikkat lütfen…
                                                               ***
   BİR SİYASALLAŞMA ÖYKÜSÜ: Sözü yine kısa süre önce dördüncü kuruluş yıldönümünü kutlayan HP öznesiyle sürdürüyorum… O değerli arkadaşlarımız siyasi partileşmeye meyil ve rağbet etmeden sivil toplum hareketinin yönlendirici gücünü siyasetçiler üzerinde kullanma iddiasıyla “Toparlanıyoruz Hareketi”ni başlatmışlardı… Ama neticede ne oldu?. Bir zaman sonra sivil toplum hareketi iddialarından cayarak onlar da siyasi partiye dönüştüler… Toparlanamayan siyasetçilerin arasına karışıp tıpkı onlar gibi toparlanamaz oldular… Toplumu önemli bir sivil toplum hareketinden de yoksun bıraktılar… Demokrasi ve siyaset arenamızda dördüncü yılını dolduran “Halkçı Parti” ye yolunda başarılar dilerim efendim…
                                                                              ***
   HRİSTODULİDiS’İN VİZYONU: Türkiye – Libya münhasır ekonomik bölge hamlesini bir türlü içlerine sindiremiyorlar… Rum Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis de Türkiye’nin Libya ile imzaladığı deniz anlaşmasından avantajının geçici olduğu iddiasında… Hazretin yürüyüp durup bunu söylemekte olması bir saplantının göstergesi!..Türk askeri bir başka anlaşma uyarınca Libya’ya işte o avantajın devamlılığı için gitmektedir zaten efem… Kaldı ki, Hristodulidis kendi gözündeki merteği göremeyip başkalarının gözünde çöp arayan şaşırmış adam durumunda… İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Atina’da imzalanan Doğu Akdeniz doğal gaz boru hattı projesinin pratikte ne kadar anlamlı ve gerçekçi olabileceği üzerinde de kafa yormasını dilerim Hristodulidis’in ve de onun gibi düşünenlerin… Ki o hayali projeye, hedef ülke İtalya bile imza atmayı gereksiz gördü…
                                                               ***
   VE GELİŞMELER: Hristodulidis ve onun gibilerin hayallerinin çökmeye mahkûm olduğunu gösteren gelişmeler de pazar sabahı daha gün ışımadan gündeme bomba gibi düştü… Türk askeri Libya’daki insancıl ve barışçıl görevine başlarken, Libya’nın darbeci asi komutanı Hafter, Erdoğan ve Putin tarafından yapılan ateş kes çağrısını öngörülen süreye dakikalar kala kabul etti. Öngörülen süre pazar sabahının 01.00’ydi…  Libya karasularına girecek Türk gemilerini vuracağı tehdidinde bulunan ve Libya halkına Türk askerine karşı silahlanma çağrısı yapan asi General Hafter, önceleri bu barışçıl çağrıyı anında reddetmiş, İtalya’ya ve Güney Kıbrıs’a destek adına temsilcilerini göndermişti. Güney Kıbrıs’ın barışçı düşünceden yoksun desteğine karşın İtalya onlara ateş kes tavsiyesinde bulunmuştu…  Erdoğan – Putin görüşmesinden sonra Hafter’e destek vermek üzere Libya’da bulunan Rus paralı askerleri de bu ülkeyi terk etmişti…
   Bölgemizin tartışılmaz gücü Türkiye’nin diplomatik başarısı büyük bir alkışı hak ediyor… Kıbrıs’a barışı getiren de Türk askerinden başkası değildir… Türkiye’nin Libya krizindeki arabuluculuğu mutlaka sonucunu verecektir… Türkiye’nin meşru Libya hükümetiyle yaptığı ve Doğu Akdeniz’deki emperyal oyunları bozan MEB anlaşması şimdi çok daha güçlü…Barışçı çabaları boyuna baltalayan ve uzlaşmadan kaçan Anastasiadis Rejimi de bu bölgeyi delip geçecek ve İtalya’ya dek uzanacak bir ütopya üzerine kurulan Yunanistan – İsrail – Güney Kıbrıs kurgusu o hayali gaz boru hattıyla avunsun!.. Bu saçma projeye, projenin finaldeki hedefi İtalya bile destek vermedi, imza atmadı!..

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





ÜNAL ÜSTEL VE GİRNE LİMANI: İnadını ve kararlılığını Cumhuriyet Meclisi’ndeki bürokratlık günlerimden bu yana çok iyi bildiğim Turizm ve Çevre Bakanı Ünal Üstel, kararlı bir ses tonuyla Antik Girne Limanı iyileştirme çalışmalarının üç ayda tamamlanacağını açıkladı… Haydi hayırlısı… Bu iş takvime bağlandığına ve süre de verildiğine göre Üstel’in açıklamasına güvenmek gerek… Artık önümüzdeki yaz aylarında mamur edilmiş şirin bir limanla buluşuruz inşallah…
   Ünal Üstel, KKTC’nin uluslararası alandaki simgesi olan ve her turistik tanıtımımıza logo olarak yerleşen Girne Yat Limanı’nı bu sefaletinden kurtarıp pırlanta gibi ortaya koyarsa adının turizm tarihimize yazılacağından emin olabilir… O sefil ve acınası manzarayla yüzleşmemek için ben yıllardır Girne Antik Liman yöresine uğramıyorum, özlemim büyük olduğu halde… Ne anılarımız var orada bizim!.. Ama verilen sözü kulağıma küpe yaparak 3 ay sonra oradayım… Bakan Üstel’in; “Turistlerin tarihi Girne Limanı’nın eski dönemlere ait toplumsal ve düşünsel yaşamdaki iz düşümlerini görebilecekleri bir iyileştirme yapmayı hedefliyoruz” sözlerini de buraya not düşüyorum… İddialı ama gerekli sözler…
                                                                              ***
   KIBRIS’A TURİZM BOYKOTU: Meğer İsrail’in toplu tecavüz mangaları da varmış!.. Aklanıp kahramanlaştırılan o tecavüzcü ekip için başka nasıl bir tanım yapılabilir ki?. İşte Ayia Napa’da o İsrail tecavüz mangalarından birinin korkunç istismarına uğrayan İngiliz turist kızın olayı gündeme bomba gibi düştü… Bu kızın mağduriyeti bağlamında İngilizlerin önce twitter’den başlayıp şimdi tüm iletişim araçlarını kullanarak yürüttükleri “Kıbrıs’a turizm boykotu” çok etkileyici olacağa benziyor. Daha şimdiden Güney Kıbrıs’a binlerce rezervasyon iptali var… Ve Güney Kıbrıs’a güvensizlik ve tepki, İngiltere dışındaki ülkelerde de yayılma istidadında…
   İngilizler tepkilerinde yerden göğe dek haklı… İsrail tecavüz mangasının korkunç istismarına uğrayan kızın Güney Kıbrıs Rum makamlarınca mağdur konumundan alınıp sanık konumuna yerleştirilmesi sırasında izlenen bir yığın adalet fiyaskosu Güney Kıbrıs’taki namuslu hukukçuları bile tedirgin etmiş durumda… Şimdilerde o tecavüz davası yepyeni boyutlara giriyor…
   Ne var ki, İngiltere’de başlayan turizmi boykot konusundaki çağrılar Kıbrıs’ın geneli olarak algılanabiliyor… KKTC turizmi de o boykot furyasında olumsuz etkilenebilir… Bu durumda bize düşen kaçınılmaz görev adanın Kuzeyinde KKTC’nin ve çok güvenilir bir turizm sektörünün bulunduğunu tüm olanaklarımızla en yüksek perdeden duyurabilmektir… Başta KKTC Turizm Bakanlığı ile Kıbrıs Türk Otelciler Birliği’nin ve hiç kuşkusuz medyamızın bu bağlamdaki sorumluluklarının bilincinde olduklarına kuşku duymuyorum…
                                                               ***
   ÖZER GARDİYANOĞLU’NUN AZİZ ANISINA: İngiltere Türk Toplumunun en değerli ve örnek bireylerinden, ulusal var oluş mücadelemizin ateşi içinden geçen TMT’cilerimizden, “Londra Türk’ün Sesi Radyosu”nun kurucusu Özer Gardiyanoğlu ağabeyimizi geçen haftanın sonunda Londra’da yitirdik… Adadan uzakta yad ellerde olmasına karşın yürekli bir Kıbrıs sevdalısı olan, yüreği hep Kıbrıs’ta atan Gardiyanoğlu, çalışmaları ve özverili desteğiyle halkına borcunu fazlasıyla ödemiş bir mücadele insanımızdı… Kozmopolit Londra olaylarının en mantıklı değerlendirmelerini de çoğu zaman o olgun yurtseverden dinledik… Unutulmaz Londra ve Kıbrıs buluşmalarımız, Londra – KKTC hattında mesajlaşmalarımız belleğimde capcanlıdır… Her şey katıksız yurtseverlik adınaydı… Kendisini tanımaktan ve hizmetlerine tanık olmaktan onur duyduğum Özer Gardiyanoğlu’nun ışıklarda uyumasını dilerim… Gardiyanoğlu ailesinin Londra’daki ve Kıbrıs’taki tüm aile bireylerinin ve de halkımızın başı sağ olsun..Yeri doldurulamayacak kaybımız büyük ve çok acıdır…
                                                                              ***
   NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR BİR DÜŞÜNCE ADAMIYDI: 1944 İstanbul doğumluydu… Kendisine uyumsuz olanlarla asla uyum sağlayamazdı… Türkiye’den İsveç’e göç etti… Oradaki başarılı gazetecilik eğitimi ve radyo gazeteciliğinden sonra KKTC’ye göç etti… Soğuk bir Avrupa ülkesinden gelip, sımsıcak bir Akdeniz adasıyla buluşmuştu… Tam yerini bulmuştu… Kıbrıs Türk halkı için öyle bir uğraşa adamıştı ki kendini, en sonunda çok yaratıcı ve çok işlek beyni iflas etti… O talihsiz beyin kanamasından sonra çocukları tarafından tedavi için yeniden İsveç’e götürüldü ve orada, Stockholm’da yaşama veda etti… Aramızda yaşadığı sürece bizden daha çok Kıbrıslı Türk oldu… Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesine ilişkin en başarılı kitaplara, programlara ve görsel belgesellere imza attı… Erenköy direnişinden tutun, varoluş mücadelemizde rol üstlenen mücahit kadınlarımıza ve Güney’de bıraktığımız topraklarımıza değin pek çok toplumsal konuda bize başucu belgeseli oluşturacak değerde ve içerikte yapıtlar üretti… Onların her biri şimdi birer klasik…
   Bana onu adaya yeni geldiği günlerde sevgili Mesut Günsev dostum tanıştırmıştı… Ve o günden sonra aramızda köklü bir dostluk oluştu… Derin bir kültür içinde yetişmiş, nevi şahsına münhasır bir düşünce emekçisiydi… Çok güzel küfrederdi, çok istediğim halde bana hiç küfretmedi… İlk tanıştığımızda “bir insan bu kadar dürüst, bu kadar doğrucu, bu kadar içten, bu kadar dost olamaz… Mutlaka rol yapar” demiştim onun hakkında… Zaman ilerledikçe onun kişiliğine dair bu ilk düşüncemden dolayı çok utandım… Tam da göründüğü gibiydi aslında… Saf kan insandı… Onu kaybettiğimiz günden beri çok aradık, ama bulamadık… Zaten yaşamında da bulunmaz bir insandı… Kendisini “Aslan” diye çağıranları da kalaylar, “Arslan’ım ben, Arslan” derdi…
   Işıklarda uyu sevgili dostum Arslan Mengüç… Kıbrıs Türkünün Arslan arkadaşı… Yaşama vedasının dördüncü yıl dönümünde düşünce ve mücadele emekçisi Arslan Mengüç’ü saygı ve sevgiyle anma ve anımsatma vefasını gösteren tüm temiz yüreklere benden selam olsun…
                                                                                             
                                                              

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





CEVDET ÇAĞDAŞ’I YİTİRMEK: Kıbrıs Türk halkı olarak, ekol yaratmış kültür ve sanat insanlarımızdan birini daha toprağa verdik… Cevdet Çağdaş’ın 93 yaşında yaşama veda ettiğini ve sevgili eşi Jale Hanımefendi’yle ebediyen buluştuğunu pazartesinin erken saatlerinde damadı kadim dostum eski bakanlarımızdan İlkay Kâmil’den telefonda ilk öğrenenlerden biri oldum… Acı haberi sosyal medyada paylaştığımda onu sevenlerin ve sayanların ne kadar çok olduğunu gelen paylaşımlardan gördüm… Vefalı olanlarımız halkımızın ve ülkemizin kültürüne ve belleğine zenginlik kazandıranları gönülden sever ve hiç unutmaz…
   Eserleri, hizmetleri ve aziz anısıyla gönüllerde yaşayacak olan Cevdet Çağdaş, ülkemizin yetiştirdiği ender değerlerden biridir… Meslek yaşamına gencecik karizmatik bir öğretmen olarak başlamıştı… Onun 50’li yılların içinde, Lefkoşa Haydarpaşa İlkokulu’ndaki sınıfımıza merhum Fikri Direkoğlu ile birlikte resim öğretmeni olarak geldiğini anımsarım… Ne kadar yakışıklı, ne kadar ışıklı, ne kadar şık ve zarif, ne kadar karizmatik, ne kadar sıcak bir insandı öyle… Ondan sonraki çok verimli yıllarında eğitimimizin, sanatımızın, kültürümüzün duayeni olarak ses getiren adımlarla ilerledi hep… Eşi Jale Hanım’la birlikte çok mutlu ve örnek bir beraberlikleri vardı yaşamın her kesitinde… Yazar, şair ve en önemlisi üslup sahibi bir ressam idi… Yankılı sergilerin parlak öznesiydi… Eğitim ve kültür ordumuz içinde hizmet verirken atıl durumdayken gönüllü olarak devraldığı Mevlevi Tekke Müzesi’nin kurucusu ve müdürü oldu… Mevlevi Tekke Müzesi’ni yaratırken onun antik obje yığınları arasında ve toz toprak içinde nasıl heyecanla uğraş verdiğini anımsarım…
   Emekli olduktan sonra Cevdet ağabeyi Girne manzarasına hakim, Girne’nin girişindeki, duvarları tablolarıyla ve sanat eserleriyle bezenmiş apartman dairesinde birkaç kez ziyaret etmiştim. Hızla betonlaşan güzelim Girne’ye tepeden hüzünle bakar ve manzarasının kapatılmakta olduğundan yakınırken; “Girne elden gidiyor Tolgay’ım” deyişi beynime çakılmıştı… Bu acı çevre gerçeğimizi ilk fark edenlerden biri olmuştu… HP Girne Milletvekili Jale Refik Rogers, Cevdet Çağdaş ağabeyimizin torunlarından biridir… Dedesiyle ilgili duygu ve gözlemlerini şöyle paylaştı: “Hayatımda tanıdığım en nazik, çağdaş ve kültürlü insanlardan biri olan sevgili dedem, ressam ve eğitimci Cevdet Çağdaş hayata gözlerini yumdu. Dedemin bana öğrettiği en önemli şeyler olaylara ön yargısız yaklaşmak ve insanları sevmekti. Dedemden geriye sanat ve müzecilik alanında birçok eser kaldı… Ve o, eserleriyle yaşamaya devam edecek. Kendisi de çok sevdiği nenemle daha huzurludur artık. Onu çok özleyeceğiz…”
   “Adı ile müsemma” derler ya… İşte bu tarife tıpatıp uyanlardan biriydi… Tıpkı adı gibi gerçekten çağdaş bir kişiliğin sahibi olan Cevdet Çağdaş ağabeyimizin sonsuz ışıklarda rahmetle uyumasını dilerim…  Çağdaş Ailesi’nin tüm bireylerinin ve halkımızın başı sağ olsun…
                                                               ***
   ABD’NİN REKOR SAVUNMA BÜTÇESİ: Türkiye’ye adaletsiz yaptırımları, Güney Kıbrıs Rum Rejimine silah ambargosunun kaldırılmasını ve Yunanistan’a her yıl 3 milyon dolar hibe yardımı yapılmasını da içeren yeni ABD Savunma Bütçesi bir rekor olan 750 milyar dolar olarak Başkan Donald Trump tarafından imzalandı. ABD savunma bütçesinin artırılması strateji uzmanlarının gözünde yeni savaşlar anlamına gelmektedir.. 2001 – 2009 arasında ABD başkanlık koltuğunda olan George Bush döneminde ABD’nin savunma bütçesi sadece 250 milyar dolardı. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler esrarengiz bir şekilde vurulunca bu bütçeyi 700 milyar dolara çıkardılar. Arkasından Afganistan’ı ve Irak’ı işgal ettiler, Orta Doğu’yu terörist örgütlere açtılar.. Başkan Donald Trump “Askerlerimi çekeceğim, artık savaşmayacağım’ derken ABD’nin savunma bütçesi 700 milyar dolardı. Ama savaşmayacağını söyleyen Trump bunu azaltacak yerde ne yaptı?.. Azaltmanın aksine tam 50 milyar dolar daha artırdı… Senatodan geçen bu bütçeyi de bir Amerikan askeri hava üssünde savaş uçaklarının arasına konulan masada imzaladı..Savaş olmayacaksa bu kadar büyük, rekor düzeyde bir savunma bütçesine ne gerek var?…
                                                               ***
   TARİHİ GELİŞMELER: Silahlanmaya günde 3 milyon dolar harcayan Rumlar, uygulamaya koydukları yeni projelerle bu harcama miktarını daha da artırdılar… Son zamanlarda İsrail’den 8 İHA aldılar… Silahlanma yarışının yanı sıra Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmak ve etkisizleştirmek amacıyla Akdeniz’e sahili olan ülkelerle askeri ittifak anlaşmaları yapıyorlar… Birlikte tatbikat düzenledikleri Fransa ve İtalya’nın savaş gemileri bölgemizde kol geziyorlar..ABD, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne silah ambargosunu kaldırdı… Rumlar şimdi Amerika’daki yeni silah pazarına da açılacaklar… Amerika’dan da Güney Kıbrıs’a silah akacak… Rum komandoları, İsrail’den özel eğitim alıyorlar… İsrail komandoları da Trodos dağlarında sık sık tatbikatlar yapmakta… Olası çözüm görüşmeleriyle aldatılan Kıbrıs Türk halkı bu ateşten çemberin ortasında bırakıldı…Türkiye’nin KKTC’ye İHA ve SİHA üssü kurması tüm bu gelişme ve oluşumlara karşı bir gözetim ve savunma stratejisi olarak gündeme gelirken, bu kaçınılmaz hamleye dayanaksız eleştiriler yöneltenler de var, hayret!…
                                                               ***
   HÜSEYİN ÖZGÜRGÜN OLAYI: İki buçuk aydan beri İstanbul’da bulunan eski başbakan Hüseyin Özgürgün’ün ocak ayı başındaki duruşması dolayısıyla yargı tarafından KKTC İstanbul Başkonsolosluğu aracılığıyla ülkeye çağrılması günün konusu oldu… Özgürgün, ülkede olduğu günlerde de kırgınlıkları dolayısıyla meclise gitmez olmuştu… Siyasette duygusallığın da bir sınırı vardır… Bir milletvekili yasama görevinden bu kadar uzak kalabilir mi? Milletvekilliğinden izzet-i ikbal ile istifa etmek de bir erdemdir…
                                                              

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





EL, TAŞ VE BİZ: Hepimizce bilinen, seslendirilen ve çözümü muammaya dönüşen şu çok acı gerçeğimiz: Toplu taşımacılığın kurumsallaştırılamadığı ve böylelikle nüfus sayımıza yakın aracın üzerinde cirit attığı alt yapısı dehşet kaotik bir trafiğimiz var… Yol ve trafik mühendisliğinin belirtilerine pek rastlanamayan bu kaosta gittikçe yıpranan ve orantısız yükü çekemez duruma gelen yollarımızın feci halinden yakınmayan yok… Hele can yakan trafik kazaları oluştu mu yakınmalar toplumsal feryada dönüşür… Trafik ve yol sorunumuzun çözümlenebilmesi için herkesin elini taşın altına koyması gerektiği güncelde en fazla yankılanan vurgudur…
   Peki bu toplumsal vurgumuzda ne kadar samimiyiz?. Örnekleri ortada işte; hiç de samimi değiliz ne yazık… Yaklaşık bin beş yüz kilometrelik devlet yolunun sorumlusu olan Ulaştırma ve Çalışma Bakanımız Tolga Atakan’ın elimizi taşın altına çağıran her hamlesinin bastırıldığını görüyoruz… Atakan önce seyrüsefer vergilerinden oluşan kaynağın yol yapım ve tamirine tahsis edilmesini istedi, tepki aldı… Son olarak “Siyasi partilere gerekirse katkı verilmesin, o parayla yol yapalım ve tamir edelim” önerisini getirdi… Siyasi partilerimiz evelallah bunu da reddettiler hep bir ağızdan…
   Bu yıl 11.78 milyonluk artışın yapıldığı 8 milyar 814 milyonluk KKTC bütçesinin yüzde 78’i personel maaşlarına gidecek… Geriye kalan kıytırık bütçe değil elzem yatırımlar, devlet yollarının çağdaş düzeye getirilebilmesine bile yetmez…
   İşte böylesi durumlarda elin taşın altına konulması zorunluluğu doğar, ama elini taş altına koyacak bir anlayış ve özveri yoktur bizde vesselâm!..
                                                                ***
   ENOSİS – EOKA – ANASTASİADİS: Enosisçi EOKA’nın 64’ncü kuruluş yıl dönümünün bugünlerde Rum Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in himayesinde çeşitli etkinliklerle kutlanacak olması eşyanın tabiatına çok uygundur ve hiç de şaşırtıcı değildir aslında… Neden mi?. Çünkü Anastasiadis’in kendisi de, partisi de EOKA kökenli… Beyefendinin babası 1974 Cunta darbesinde EOKA – B’nin Limasol sorumlusuydu… Darbe suçlusu EOKA B’cileri yargıda savunan da Anastasiadis’in hukuk bürosundan başkası değildi…Anastasiadis’in ENOSİS’çi EOKA ile çok sıkı ilişkilerini betimleyebilmek adına daha fazlasını yazmaya gerek var mı?.. Hiç de yok!..
   Şimdi bu aşamada lütfen hep birlikte şunu dileyelim: Berlin’deki üçlü buluşma kronik Kıbrıs sorununun çözümünde umut ve hayal yüklenen bir görüşme sürecini Crans Montana’da harabeye dönüştüren ENOSİS ve EOKA kökenli Nikos Anastasiadis’i aklama hamlesine dönüştürülmesin!..
                                                               ***
   AV TARTIŞMALARI: Büyük av mevsimi açılınca yine av tutkunlarıyla av karşıtları o bilinen tartışmalı ortamlarına girdiler.. Özellikle sosyal medyada kıyametler koptu… Av karşıtı olanlarımıza “hiç kasaptan et alıp yemez misiniz?.. O öldürülenler de hayvan değil mi?” diye soranlar var…
   Ama bir dakika lütfen: O kasaptan alınıp afiyetle yenenler ticari besicilik ürünü ağıl hayvanlarının etidir… Ağıldaki besicilik ürünleri yaban yaşamda ve doğada değiller ki… Ve onların hiçbirinin ölümü doğanın dengelerini olumsuz şekilde etkilemez ki… Nesillerine de halel getirmez ki…
                                                               ***
   SOSYAL SİGORTALILAR: Kasım ayına girdik, ama hâlâ daha ekim ayı maaşlarını alamayan çok sayıda sosyal sigortalının varlığından kaçımız bilgilidir?. Ay sonunda Lefkoşa’daki Sosyal Sigortalar Dairesi ana baba günüydü… Çünkü bankaya maaşı yatırılmayan yaşlı insanlarımız soluğu orada aldılar… Kendilerine ulaştırıldığı söylenen yoklama formlarını doldurmadıklarından ve tanınan süre de dolduğu için maaşlar dondurulmuştu… Dairede o izdiham ortamında hayatta olduklarını belgeleyebilenlere maaşlarını bir hafta sonra alabilecekleri söylendi… 
   Her yıl devlet emeklileri maliyeye, sigorta emeklileri de sigortaya hayatta olduklarına dair beyan vermek zorunda… Yaşlı insanları huzursuz etmeden bu sorunu çözmenin yolu bir türlü bulunamadı… Tüm doğumların ve ölümlerin kayıtları devletin elinde bulunmasına karşın..
   Her ay olağan ödemelerde de yaşlı sosyal sigortalılara azap yaşatılır… Devlet emeklileri maaşlarını günün erken saatlerinde alabildikleri halde sosyal sigorta maaşlarının ödeme emri günün geç saatlerinde verilir… Ödenebilmek için ta uzaklardan kalkıp gelen yaşlı insanlarımız saatlerini kahve köşelerinde geçirmek, ya da geri evlerine dönmek zorunda bırakılır. Bankaların vezneleri zaten 15.30’da kapatılır zaten…
   Oysa pek de ayrıntısı olmayan basit bir organizasyonla kronikleşen bu sosyal sorunu çözmek mümkündür… Yeter ki irade ve anlayış gösterilsin…
                                                              

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





MÜLTECİ OLMAK: İnsan haklarına duyarlı toplumların zor atlatabileceği o şok… İngiltere’nin Essex bölgesinde bir tırın içinde Çin kökenli 39 mültecinin donmuş cesedi bulundu… Avrupa’nın ortasında… Havasızlık, soğuk, açlık ve susuzluk… Bu felaketlerle bakalım kaç saat boğuştu zavallı insanlar son nefeslerini birbirlerinin yüzüne bakarak verirken… Yeni dramları duymamız da kaçınılmazdır bu gidişle… Trajik mülteci öyküleri hiç bitmeyecek gibi…
   Sarsıcı olaylara özel penceremizden bakacak olursak… 1974 öncesinde ve ortamında kendi vatanımızda Kıbrıs Türkleri olarak mülteci durumuna düşürüldüğümüz gerçeği, balık hafızalı değilsek bu trajedilerin bize mutlaka hatırlatması gereken yaşanmışlıklarımızdır… Araba bagajlarında ve kamyonların gizli bölmelerinde ya da açıktan açığa özgürlüğe göçe zorlandığımız günlerde başımıza gelenler bir kapkara kitabın konusu olacak denli yoğun ve acıdır… Trodos dağlarında insan ticareti yapan Rum şoförün hem ırzına geçtiği ve hem de çocuklarıyla birlikte öldürdüğü Limasollu kadınlar, ki kimliği belirlenen o canavar psikolojik sorunlar yaşadığı gerekçesiyle sözde Rum adaleti tarafından serbest bırakıldı!.. Dağlarda, bayırlarda yollarda süründürülenlerimiz… Ortadan kaybedilip bir daha izlerine rastlanmayanlarımız… Toplama kamplarına aç ve susuz kapatılanlarımız…
   İşte şimdi verilmekte olan siyasi mücadelemizin bir amacı da, artık bir daha kendi vatanımızda mülteci durumuna düşürülmemek adınadır… Bu amacımızı tam güvenceli bir çözümde gerçekleştiremezsek Ortadoğulu, Asyalı ve Afrikalı mülteciler gibi derme çatma tekneler içinde Akdeniz’in sularıyla boğuşmak da var hesapta… Çürük ve güvencesiz sözde çözüm olursa öyle bir çözerler bizi ki… Kaderimiz Kıbrıs’ın kovulanları olur billahi…
                                                                              ***
   FAİZ VE TASARRUFÇU: Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Para Politikası Kurulu geçen hafta politika faizini 2.50 puan daha indirerek yüzde 16.50’den yüzde 14’e çekti… Bu gidişle parasını bankaya yatıran tasarrufçulardan bedel de istenecek!… Damlaya damlaya göl değil, damlamaya damlamaya çöl olacak!.. Bizimki gibi ülkeler için derim bunu… Az gelişmiş, ya da hiç gelişmemiş ülkelerde tasarruf ruhunu zedeleyen gelişmelerdir bunlar… Olağan koşullarda faiz indirimleri halkı elindeki parayı harcamaya teşvik ederek ekonomiyi canlandırma taktiği içeren bir mali önlemdir… Tabii ki ekonomisi planlı – programlı olan ülkeler için bu… Bizde plan ve program hak getire… Sosyal güvensizlikler nedeniyle insanlar kendilerini sürekli tasarruf yapma zorunluluğunda hissederler…
   Gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasındaki fark da bankacılık sisteminin faiz politikalarında ortaya çıkar… Günümüzün gelişmiş batı ülkelerinde tasarruf faizleri neredeyse sıfırlanmış durumdadır… Bundan güdülen amaç ne? Tasarrufların banka kasalarında toplanması yerine reel ekonomiye aktarılması ve yatırımların teşvik edilmesi… Örneğin borsalar bu amacın gerçekleşmesinde başlıca rolü oynar…
   Oysa bizim gibi az gelişmişliğin de altındaki ülkelerde yatırım olanakları çok kısıtlı olduğundan tasarruf sahibinin parasını banka hesaplarında faizde tutmasından başka bir seçeneği kalmıyor… Ticari bankalar da ellerinin altında oluşan bu tasarruf kaynağıyla yüksek faizle ticaret kesimlerine ve tüketicilere krediler açmakta,  müşterilerine de böylece faiz getirisi sağlamaktadırlar…
   Bu arada dikkate değer bir diğer konu da şu: Faiz oranları boyuna aşağıya çekilirken, vatandaşın faiz gelirinden alınan stopaj vergisinin düşürüldüğü hiç görülmüyor!..
                                                               ***
   007 DONALD TRUMP: Sansasyon yaratan ilginç güncel vurgulardan biri de Donald Trump’ın avukatı William Consovoy’dan… Consovoy çeşitli çıkışlarından dolayı davalarla karşı karşıya kalan müvekkili için demiş ki; “Trump ABD Başkanı olarak güpegündüz sokak ortasında silahla birini öldürse bile yargı önünde dokunulmazlığı var onun…” 
   Trump’ın aklına taş koy, sonra da olacakları seyret!.. İnsan öldürme lisansı olan 007 James Bond mu bu zat?..

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





CUMHURBAŞKANI MUSTAFA AKINCI’DAN DİLEĞİMDİR: Cumhurbaşkanımız Mustafa Akıncı’nın hakkındaki hakaret ve tehditleri bir dosyada toplayarak adliyeye havale etmesi çok yerindedir, doğaldır, yerden göğe dek de haklıdır… Hiç kimsenin değil Cumhurbaşkanına, sıradan kişilere bile hakarette ve tehditte bulunma hakkı olamaz…
   Ama devletimiz KKTC’ye de hakaret ve tehdit savurma hakkı, bunu alışkanlığa dönüştürme yetkisi hiç kimseye verilmemiştir… Dilerim devletimizin başındaki Cumhurbaşkanımız Mustafa Akıncı KKTC devletine küfürler, hakaretler, aşağılamalar ve tehditler savuranları da suç unsurlarıyla birlikte dosyalanmış biçimde bir an önce adliyeye teslim eder.. Bu devletsel görevi Devlet Başkanımızdan başka kimden bekleyebiliriz ki?..
                                                                              ***
   TÜRKİYE’YE KAVİMLER GÖÇÜ: Emperyalizmin desteklediği, donattığı ve tetiklediği terörizmin mülteciler bağlamındaki en ağır bedeli, Anavatan Türkiye’ye ödetiliyor…Şu anda Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en ağır mesele hiç kuşkusuz işte bu yığınsal mülteciler sorunudur.. En başta Suriyeliler, Afganlar, Iraklılar ve İranlılar olmak üzere 195 ülkeden gelen sığınmacıların oluşturduğu toplam 6,7 milyon sığınmacı kitlesini Türkiye Cumhuriyeti milyarlar ödeyerek kendi topraklarında barındırmaktadır… Bu sığınmacı nüfus, Türkiye nüfusunun yüzde 8 buçuğunu oluşturmaktadır. Türkiye, stratejik göç mühendisliğinin sonucu olan bir kavimler göçüyle karşı karşıyadır… Bakalım gelişmeler daha neyi gösterecek.
                                                                              ***
   YABANCI İŞ GÜCÜ: Çalışma hayatından sorumlu bakanımız Faiz Sucuoğlu yabancı işçilerin ülkeye girişinin durdurulacağını açıkladı. Yoğun çalışmalar bu yönde… İyi – güzel de, onların üstlendiği özel işleri hangi Kıbrıslı’ya kabul ettirebilecek sayın çalışma bakanımız?..“Kıbrıslı” dediğin artık her işi yapmaz, iş konusunda seçicidir bizim Kıbrıslı…
   Örneğin Türkmenler hükümetlerinin aldığı yeni bir kararla artık KKTC’ye gelemiyorlar… Sadece KKTC’ye değil, diğer ülkelere de gitmeleri sınırlandırıldı… Çünkü Türkmenistan’ın nüfusu az ve büyük işçi açığı var… Bu alınan kararın üzerimizdeki olumsuz etkisi ne oldu?. Hasta ve yaşlı bakımı hizmetlerinde kriz yaşanmaya başlandı resmen!…
   Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay bu konuyu çözmek için çaba harcayacağını söyledi… Dahası New York temasları sırasında Türkmenistan Ekonomi Bakanı Yardımcısı ile de bu meseleyi görüştü… Ama henüz bir sonuç alınabildiği söylenemez… Toplumsal yapılaşmamız içinde yabancı iş gücüne muhtaç bir durumumuz olduğu kesindir…
   Bir de şu var tabii ki: İstihdam için dışarıdan getirilenlerin zaten anası da, babası da, ninesi de ve dahi dedesi de hem bürokraside ve hem de iş yerlerinde ağlatılır… Bu da olayın sosyal boyutu…
                                                                              ***
   KOOP FACİASI: Toplumsal esenlik adına oluşturulan kooperatifleri de mahvettik. Şirketlerin ve bakkaliyelerin çoğu kapandı, bazıları resmen soyuldu, sayıları da dibe vurdu. Belirlenen zarar şimdilik 12 milyon TL…  Bu durumda son 20 yıldan bu yana Kooperatif Şirketleri mukayyitliği yapan herkesi hesaba çekmeli…
   Bilinç ve kararlılıkla yürütülen kooperatif hareket örneğin İsrail’de olduğu gibi devletin temellerini atar… Biz ise kendi içinde etkin denetim mekanizmaları olan kooperatif hareketi bile faciaya dönüştürdük… Bu facianın en kara sayfalarından birini de PEYAK olayının oluşturduğunu belirtmeden geçemeyeceğim aha şimdi yeri gelmişken…
                                                               ***
   KARDELEN:  Işıklarda uyusun adı ile müsemma Kardelen Çelen çocuğumuz… Yaşama beyin kanamasından dolayı veda eden o gencecik ve talihsiz üniversite öğrencisi… Göz yaşartıcı güzellik şu ki, talihsiz kız yaşama gözlerini kaparken organları 5 ağır hastaya nakledilerek onların üstündeki ölümcül kar yığınlarının delinmesi sağlandı… Aynen buna denir işte “kardelen…” 

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





GARANTÖRLÜK: Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün tek gerekçesi garanti anlaşmaları ve Türkiye’nin garantörlüğü olamaz… Bunu masadaki temsilcimiz Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da muhtelif vesilelerle açıkladı… Buna rağmen Türkiye eğer garantörlüğünden ve tek yanlı müdahale hakkından vazgeçse Rumların federatif sisteme razı olabilecekleri konusunda ısrarla algı yaratmaya çalışanlar var… İngiltere ile Yunanistan Kıbrıs’ta garantörlükten vazgeçmeye hazırmışlar da bir tek Türkiye imiş ısrarla bundan vazgeçmeyen!.. Türkiye’nin garantiler çerçevesindeki tek taraflı müdahale hakkının uluslararası yargıya götürülmesi gerektiğini savunup Rum’un aklına taş koyanlar bile var maalesef…
   Zaten Yunanistan’la İngiltere’nin garanti anlaşmasına ne ihtiyaçları var? Yunanistan AB çatısı altında Güney’de ENOSİS’i gerçekleştirdi, Yunan’ı da, Rum’u da Güney’deki rejimden “Elen devleti” diye söz ediyor, tüm çabaları ise bu Elenizmi Kuzey’e de yaymak… İngiltere ise oturmuş iki tane egemen askeri üsse, buraları Britanya’nın devamı gibi kullanıyor, rahatının bozulmaması için de şirret Rum’a her türlü yağcılığı yapıyor, gereksiz gördüğü toprak parçalarını Rum’a hibe ediyor, peki umurunda mı onun da garantiler?!..
                                                               ***
   VERGİ REKORLARINDAKİ GERÇEK: Dışarıdan gelip KKTC’de yatırım yapan girişimcilerin vergi rekorları dış yatırımlara köstek değil, destek olmamız gerektiğinin yeni ve güncel göstergesidir… Bu yatırımlar istihdamlar ve katma değer konusunda da harika bir performans içinde… Bu açıdan bakıldığında dış yatırımları engellemek adına çaba harcayanların yurtseverliği kuşku kaldırır… KKTC’ye bindiği dalı kestirmeye çalışmak gibi bir şeydir bu…
                                                                              ***
   DİPLOMASİ DİLİ: Malûmdır ki, TC Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, BM koridorlarında karşılaştığı ve kendisine “federasyon” propagandası yapmaya kalkışan Rum Dışişleri Bakanı Hristodulidis’in elini sıkmayı reddetti. Hâlâ konuşulmakta ve yorumlanmaktadır bu olay… Çünkü bu olayın diplomatik anlamı şu: “Daha önceki el sıkışmalarının gereklerini yerine getirmediniz. Etik ve samimiyet dışı olanların eli sıkılmaz…”
                                                               ***
   HELE BİR DENESİNLER: Gaddar Kaşıkçı cinayetiyle ayağı çarşafına bir kez daha dolanan Suudi Arabistan açıklamasıdır ki, ABD İran’ın icabına bakmazsa kendileri bakacakmış… Breh breh!.. Bunu bir denemelerini ve ağızlarının payını almalarını dilerim… Amerika’nın gaza getirmesiyle Irak’ın Saddam’ı bunu denemişti… Ondan sonra neler olduğunu gördük…
   Bugünkü aşırı dinci rejimi bir yana bırakırsak, ki İran’ın yeni nesilleri bunu da bertaraf edecektir, İran’ın ve İranlıların mayası güçlüdür… Onlar tarihin en büyük uygarlıklarından ve İmparatorluklardan olan Pers’lerin günümüzdeki devamıdırlar… Suudiler harabeye çevirdikleri gariban Arap ülkelerinden biri mi sanıyorlar yoksa nükleer ülke İran’ı?.. Şaşarım doğrusu öyle bir akıla…
                                                               ***
   RESTORAN KURYESİ ÇOCUKLAR: Kaotik trafiğin içinde motosikletlerinin üzerinde yaz – kış – sıcak – soğuk demeden herkese yemek yetiştirmeye çalışan şu restoran kuryesi çocuklara büyük sempati duyuyorum ve bazen acıyorum da… Bazen trafikte maruz kaldıkları kazalar karşısında yüreğim ezilir… Herkese yemek yetiştirme telaşındaykeler, bu kaotik trafikte ve bilhassa dikkatsiz ve de duyarsız sürücülerden korunmalarını dilerim bu motosikletli genç emekçilerin…
                                                               ***
   BEĞENİ: Facebook yönetiminin aldığı bir kararla artık paylaşımlara verilen beğeniler ve yapılan yorumlar gizli tutularak bunlar sadece muhatap tarafından görülebilecekmiş. Bazı ülkelerde bunun uygulanmasına başlandı bile… Bu gizlilik kararının yürürlüğe girmesiyle bakalım kaç tane beğeni avcısı bu Facebook aleminde kalabilecek… Ki bazı ülkelerde parayla “beğeni” satışları bile başladı…
               

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





YENİ MUHACERET YASASI: Hazırlanmakta olan yeni muhaceret yasasının KKTC’de ev alıp çoğu zamanını burada geçiren pek çok kişiyi mağdur edeceğine ilişkin yakınmalar ve uyarılar alıyoruz… Bakınız bu konuda Cihan Doğru adlı okurum neler yazmış:
   “Oturma izni için 3 asgari ücret koşulu ve 60 yaş üzeri kişilere de oturma izni mecburiyeti getiriliyor… Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzey emekli memuru bile KKTC’nin 3 asgari ücretini almıyor ki…2 asgari ücret koşulu daha uygun olmaz mı mesela?..70 ya da 80 yaşındaki kişiler burada ev almışlar…O yaştaki insanlar için her sene kan vermeye, oradan emniyete, oradan tekrar hastaneye oradan da Lefkoşa’daki Muhacerete koşuşturmak çok hoş değil,  gerekli de değil…Üstelik 10 yıldan fazla oturma izni alanların kazanılmış bir hakkı olmalı ve bu da yasada yerini bulmalı…
   Acaba rastgele bir çalışma neticesi mi bu ortaya çıkan durum?.. Bir sakıncası da niyetin ‘T.C.’lilere zorluk çıkarmak’ gibi algılanacak olması… Durumu henüz herkes bilmiyor… Bilenler de evlerini bu durumda satıp gitmekten bahsediyor çok haklı olarak… Zaten bu yasayı bilen artık buradan ev almaz… Bu konu  müteahhitlik sektörünü de ilgilendirir…Ha, bu arada torpil bulup daha kısa sürelerde adada kalıp vatandaş olanları bu konu ilgilendirmiyor tabii ki!..”
                                                               ***
   DİKMEN’DE NELER OLUYOR?: Dikmen’den gönderilen bir okur mektubudur bu… Mektubun altındaki imza bir kadına ait… Ve hak arayışını dile getiren bir mektup… ‘Kaş yapayım derken göz çıkartan” düzenimizi vurgulayan satırlar… Noktasına virgülüne dokunmadan burada paylaşıyorum, buyurun:
   “Sayın Ahmet Tolgay Bey; yazılarınızı hep takip ediyorum. Yapılan yanlışları ve alınan hatalı kararları dile getirip bize tercüman oluyorsunuz. Sağ olunuz… Dikmen köy kadın kursu bayanlarının elinden okulları alındı. Hem de bu okul Dikmen köy kadın kursu hanımlarına Dikmen Köy Kooperatifi yönetim kurulu kararıyla bizim için yaptırılmıştır. Ne var ki, Dikmen ilkokulunda ana sınıf için dershane arayanlar hazır nazır bulunca, bizim için yapılan okulu elimizden aldılar. Böyle okulların her köye, her kasabaya yapılması gerekirken 40 yıldır ayakta olan bu okulu bizimle bile görüşmeden elimizden aldılar. El İşleri Kıbrıs kültürünü yaşatan bizler kaale bile alınmadık. Bu konuyu aracılığınızla kamuoyunun bilgisine getirmek istedim. Geri adım atarlar mı, bilemiyoruz… Bizim için yapılan okulumuzdan ellerini çekmelerini, bizi eğitim mekânsız bırakmamalarını istiyoruz. Bunun adına en azından ‘kaş yapayım derken, göz çıkarmak’ denir. Dikmen köy kadın kursiyerleri olarak çok okunan yazılarınızda sesimizi yansıtmanızı istiyoruz…”
                                                                              ***
   EŞİTLİK: Rum komşu tutturdu “Nüfusunuz bizden az, bize eşit olamazsınız” diye… Bu konudaki taze vurgular da Rum Lider Nikos Anastasiadis’ten geldi bu son günlerde… Hazret ünlü AP Ajansına verdiği ve tüm dünyaya yayılan demecinde “Kıbrıslı Türkler azınlık, biz çoğunluğuz… Kıbrıs meselesi bir azınlık – çoğunluk sorunudur” dedi…
   Hadi gelin de görüşmelerin yeniden başlayabilmesi için gerekli sayılan şu “referans şartları” nı bir oluşturun  bakalım şimdi! Acı gerçek şu ki, Başpiskopos Makarios’un Kıbrıs Türklerini kurucusu ve ortağı oldukları devletten dışlayabilmek için 1963 başlarında gündeme getirdiği o uğursuz 13 maddelik anayasa değişikliği önerisinden bu yana azınlık – çoğunluk meselesinde arpa boyu yol alınamadı… Yıl 2019, köprülerin altından çağıl çağıl nice sular akıp geçti, ama Anastasiadis de hâlâ Makarios’un bıraktığı noktada…  E pes yani!..
   Siyasal eşitliği sayısal eşitlikle eş tutanların mantıksızlığı sadece bu konunun yarım yüzyıldan fazladır adayı belirsizliklerin ve acıların batağında tuttuğunu ısrarla görmezlikten gelmeleri değildir… Bir mantıksızlık da aynı zamanda şurada ki, bir avuçluk Kıbrıs Rumluğunun 500 milyonluk AB camiası içinde de, 8 milyarlık dünya nüfusu içinde de eşit kabul edilmekte olduğunun es geçilmekte olması… Bu neden böyle?.. Bizden çaldıkları devletin hasbelkader sahipleri görünebildikleri için!..

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





MARAŞ VE SİMOS YUANNU: Arkadaş işe hızlı başladı… 48.94 oy oranıyla Maraş’ın sözde yeni belediye başkanı seçilen Simos Yuannu, Kudret Özersay’ın kurduğu Maraş ekibini “yasadışı” ve “dayanaksız” ilan etti… Bak sen;  sanki kendisi tümüyle Türk denetimindeki  o hayalet kentin belediye başkanı olarak tepeden tırnağa  yasalmış gibi!.. Yuannu, Maraş’la ilgili Kıbrıs Rum,  Kıbrıs Türk, AB ve BM bürokratlarından oluşan bir komitenin derhal kurulması için çaba harcayacağını da vaat ediyor… Bakalım o komitesine “Kıbrıslı Türk” olarak kimleri alacak!.. Mağusa ve çevresinden göç eden Rum göçmenlerin tümünün geri dönmesi için “Titanyum Mücadelesi” başlatacağını da söyleyen Yuannu,  Mağusa ve çevresinden göç eden tüm Rumları bu mücadelede yer almaya çağırıyor…
                                                               ***
   MALAZGİRT’İN KIBRIS’LA İLGİSİ: Soranlar var: Malazgirt Zaferi’nin 948’inci yıl dönümünü Kıbrıs’ta kutlamanın ne gereği varmış!.. Gereği şu ki, tarih bir süreçtir… 1071’de Türkler Hakan Alparslan’ın komutasında Selçuklu bayrağı altında Anadolu’ya girip egemenliklerini yaymaya başlamasalardı, bundan 500 yıl sonra 1571’de Kıbrıs’a da giremeyeceklerdi. Bugün Kıbrıs’ta yaşama şansını bulan Türkler Orta Asya’da çakılıp kalacaklardı… Kim bilir ne tür yaşam koşulları altında hem de… Malazgirt bir bakıma Kıbrıs’taki Türk varlığının da başlangıcı… Anadolu’dan Kıbrıs’a sıçrama… Ama Türklüğü ve Türk kültürünü reddedip Yunan mitolojisi okumayı yeğleyenler, bu gerçeği de ıskalamayı marifet sayarlar… Yunan mitolojisinin tüm ayrıntılarını bilmeyi uygarlık ve çağdaşlık, Türk tarihine eğilmeyi ise ırkçılık ve faşizm sayan bir anlayışla karşı karşıyayız maalesef…
                                                               ***
   SIZLAYAN KEMİKLER: Sivrisineklerin başımıza musallat ettiği Batı Nil Virüsü belasından kurtulamıyoruz… Hem KKTC’de, hem de Güney Kıbrıs’ta yeni vakalar, yeni ölümler… Literatürdeki uluslararası kahramanımız “Sinekçi Aziz” namlı efsane sağlıkçımız Mehmet Aziz’in kemiklerini sızlatıyoruz… İngiliz kralı tarafından “Sir” unvanına layık görülen Mehmet Aziz Bey ne demişti anılarında?.. “Dikkati ve mücadeleyi elden bırakırsanız tehlike geri döner…” Onun kadar dikkatli ve mücadeleci olmadık ve işte ölümcül tehlike sivrisineklerin kanatlarında yeniden geri döndü…
                                                               ***
   HİÇ DE ŞIK DEĞİL: Sosyal Sigortalar’a hayatta olduklarına ilişkin bildirim vermeyen yüzlerce hak sahibinin maaşı kesilecek. Hiç de şık değildir yaşlı insanlara “hayatta mısın, değil misin?” diye sormak. Devlet durumu kendi kayıtlarından belirleme zahmetine katlanabilmeli… Hele bu bilgisayar ve iletişim çağında doğumlar da, ölümler de kayıt altında…
                                                               ***
   TEK BOYUTA KİMSE ÇAKILMASIN: Tiyatronun gündeme girmesiyle çıkması bir oldu… Oysa çok ciddi boyutlarda olan tiyatro sorunlarımızın çözümlenmesi adına çareler üretmek gerekir… Üretilen çareler de eyleme konulmalı… Yasa ve karar yapıcıları telkin ve hatta baskılarımızla harekete geçirilmeli… Sanatı ifade özgürlüğü, yasaklar, sansür, baskı gibi kavramlarla ilişkilendirip süslü edebiyat yaparken tek boyutta kalmayalım… Başka boyutlara da geçmek sağlıklı bilgilenme adına yararlıdır… Hep o belirli kişiler konuşmasın bu konuda… Tiyatromuza yıllarca alın teri akıtmış olan diğer sanat duayenlerimiz de, mesela Ayla Haşmet, Hilmi Özen, Çetin Özen, Derman Atik de dinlensin… Devlet Tiyatroları’ndaki çilekeş sanatçılarla temasa geçmeyi de hiç ihmal etmeyelim…
   Çok boyutlu bir düşünce ortamı oluşturmalı… Reji kurallarına uymadığı ve metin dışı replikleri spontane seslendirdiği gerekçesiyle Kemal Tunç’un Devlet Tiyatroları’ndan uzaklaştırıldığını savunanlar, aynı gerekçelerle Tunç’a Belediye Tiyatrosu Sahnesi’nin de yasaklandığını tiyatro olayının içindekilerden öğrensinler… Reji kuralları dışına çıkma haline ve sahnede duruma göre spontane replikler seslendirmeye “tuluat” denir… Ki, eğitimli bir tiyatro adamı olan Yaşar Ersoy’un da buna şiddetle karşı durduğunu çok iyi bilir ve anımsarım…
                                                               ***        
   SEFERİS’TEN KIBRIS RUMLUĞUNUN TANIMI: Edebiyata duyarlı olup da onu tanımayan yok… 1900-1971 yılları arasında yaşamış, Nobel ödüllü Yunanlı şairdir Georgios Seferis… İşte bu ünlü Yunan şairi ve düşünürü, 1950 yılında Georgios Theotoka isimli bir başka Yunan şairine yazdığı mektupta Kıbrıslı Rumları bakın nasıl tarif etmiş:
   “Adına ‘Kıbrıs’ denilen dünyanın bir köşesinde gerçek köklerinden koparılıp ‘sera çiçeği’ yapılmaya çalışılan, en iyisinden ve en gerçeğinden 400 bin Romalı ruh var. Dünyanın o köşesinde Romalıları Spartalı – Kıbrıslı(Elen değil) yapan ve menfaat üzerinden bilinçlerini zayıflatıp tüketerek insanları piçleştiren bir makine çalışıyor… Kendilerine ‘Rum’ diyen bu Kıbrıslılar, küreselcilerin yardım ve teşviklerini seven, bilinçsiz, kimliği olmayan, ‘sera çiçeği’ bir halka dönüşmüştür…”

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





LOKOMOTİFİN PEŞİNDEKİLER: Öğretmen Şafak Nihat, tüm ilkokul arkadaşlarının ve köylülerinin soykırım nitelikli operasyonla topluca şehit edildiği Muratağa katliamından sağ çıkabilen birkaç Türk’ten biridir… O unutulmaz trajedinin 45’nci yıl dönümü dolayısıyla kendisiyle yapılan röportajın finalinde şunları söylüyor:
   “…Bu kadar darbe yememize rağmen ben yine de olaya iyimser bakıyorum. Bu soykırımı, bir azınlığın yaptığını görüyorum, buna inanıyorum… Ama bu azınlık da günü geldiğinde bütün Rum toplumunun ağzını kapatıyor ve bu azınlığın dedikleri oluyor. İş, Türk-Rum, Müslüman-Hıristiyan konusuna geldiğinde, aşırı milliyetçi bu grup Rum toplumunu arkasından sürüklüyor. Kıbrıslı Rumların çoğunluğunun da bizler kadar temiz ve dürüst olduğunu biliyorum. Gene barış olabilir diye düşünüyorum memlekette… Kıbrıs adası iki topluma küçük gelmemeli.”
   Yorumum: O röportajın İnsanlık faciasının gelişimini anlatan bölümlerini destekliyorum… Ama tüm bu olup bitenleri sırf bir azınlığın marifeti olarak gösteren son bölüme destek verebilmem olanaksız… Bir azınlık bu adada bu kadar geniş boyutlu faciaların yaratıcısı olamaz… Kaldı ki bu azınlığa teslim olan bir Rum halkının edilgenliğini ve duyarsızlığını da çok tehlikeli görürüm… Ne yazık ki 1930’lardan bu yana Rum halkı işte “azınlık” denilen o cehennem lokomotifinin peşindeki edilgen katarlar gibidir… Lokomotifin sürüklediği yere giderken, o lokomotifin ezip geçtiklerine hep sessiz ve kayıtsız kalmak, kötülükleri yapanları cezalandırıp hizaya getirmemek de bir insanlık suçudur… Bu insanlık suçu hep gündemde olduğu içindir ki Kıbrıs sorununa sürdürülebilir barışçı bir çözüm bulunamıyor…
                                                               ***
   UZMAN GÖRÜŞLERİ: “Ekinokok Da Çıkageldi” başlıklı yazım üzerine Prof. Dr. Hasan Besim hocamız ve sağlık eski Bakanlarından Dr. Gülsen Bozkurt bilgilendirici açıklamalarını ilettiler. Teşekkürlerimle paylaşıyorum…
   Prof. Dr. Hasan Besim:“Ekinokok zincirleme bir hastalıktır. Enfekte bir ot-obur (koyun, keçi, dana..vs) ve bu hayvanın ölümü veya kesilmesi sonrasında enfekte olduğu için kontrolsüz bir şekilde atılan organlara erişebilen köpek, kurt, çakal ve tilki benzeri bir et-obur hayvan olmasını gerektirir. Siz hayvan kesimlerini mezbahada yapmaz, kurban gibi bir uygulamayı evlerde sokaklarda veteriner kontrolü olmadan yaparsanız, sokaklarınızda koruma önlemi alınmamış, belediyenin kontrolü dışındaki hayvanlarınız var ise bu hastalığı görürsünüz…
   Güney Kıbrıs hastalığın eradikasyonu için önemli bir program geliştirmiş ve bir ‘ada kontrol programı’ olarak on binlerce sahipsiz sokak köpeği öldürülmüştü. Öldürülen başıboş hayvan sayısı bildiğim kadarı ile 100 binin üzerinde idi. 1974 savaş sonrası da bir kıta programı haline gelen kontrol programı (sınır oluşup program kuzeyde durunca) devam etti ve hastalık neredeyse eradike edildi. Sonradan çıkan bazı rastlantısal olgular sınırdan kontrolsüz (!) geçen ‘Türk köpekler’e bağlanmıştı. Ta ki Baf’da ve Trodos’un iç bölgelerinde bizim köpeklerin menzili dışındaki yerlerde de olgulara rastlanana kadar…
   Görülme sıklığı azalmasına karşın hâlâ adanın her iki tarafında bu hastalığa rastlanıyor. Geçen yıl bu konuda uluslararası bir kongreyi KKTC’ de düzenledik ve bu etkinliğe Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) konu ile ilgili uzmanlarının katılımını da sağladık.
   Konu aslında oldukça uzun!.. Sadece köpek kontrolü ile bu iş olmaz. Çok daha kapsamlı ve bilinçli bir kontrol programının oluşturulması, finansmanının, uyumun, yaptırımların ve en önemlisi de devamlılığın sağlanması gerekli…”
   Dr. Gülsen Bozkurt’un açıklama ve temennileri: “Koruyucu sağlık hizmetlerinin lâfta değil, gerçek hayatta uygulanması halinde bu hastalıkların geri gelmesi mümkün olmazdı.
   Koruyucu sağlık hizmetlerinde rahmetli Mehmet Aziz ruhu ile hareket edecek ve kesinlikle siyasi bir kadroyu işgal etmeyen konuya ilgili bir enfeksiyon hastalıkları uzmanın başında olacağı bir  ‘Koruyucu Sağlık Birimi’ oluşturulmalıdır. Bu şahsın sorumluluğunda sivrisinek mücadelesi, ekinokok mücadelesi ve günümüz hastalıklarından AİDS, Hep B, Hep C, BNV, sıtma ve tüberkülozla etkili mücadele edilmelidir. Sağlık bakanlığı kadrolarında bu nitelikte genç hekimler mevcuttur ve bunlardan çok iyi yararlanmak gerekmektedir.
   Değişen hükümetlerle birlikte siyasi olarak gelip – giden müdürlerle bu işlerin yürümediği görülmüştür… Her işin bir sorumlusu olmazsa hastalıklardan korunma programları da iyi çalışmayacaktır…”
                                                               ***
   DÜŞÜNCE ÖZÜRLÜLER: Bayram’da yine yoğun şikâyetler aldık… Mezarlıklarda özel park yerlerini ırgalamayıp ziyaretçi geçitlerini son model, pahalı ve büyük arabalarıyla işgal edip tıkayanlar ve başkalarına geçit vermeyenler olmuş…
   Artık ne diyebilirim ki?..O mekâna eninde sonunda en ucuzundan yeşil bir arabayla son kez geleceklerini hiç düşünmeyenlerdir bu düşüncesizlikleri yapanlar!.. Mezarlıkların yoğun günlerinde etkin bir belediye denetimi  kaçınılmazdır…
                                                               ***
   CEZASIZ ÇEVRE SUÇLARI:  Bayram günlerini “daha fazla kirletme kampanyası” olarak algılayanlar yol boylarını, kamu alanlarını ve özellikle de piknik – mesire yerlerini tam bir çöplüğe dönüştürdüler… Bu sorumsuzların hiçbirine suçüstü yapılmaması ve yasaların uygulanmaması, çevreden ve temizlikten sorumlu yöneticilerde de iş olmadığı algısını yaratıyor… Hem de çok haklı olarak… Cezasız bırakılan suçlar, yeni suçların cesaret kaynağını oluşturur…
                                                               ***
   AMANSIZ BÜROKRASİ: Bürokrasinin ve kırtasiyeciliğin vatandaşları canından da edebileceğinin çok dramatik bir örneğine tanık olduk yakın geçmişte… Eşinin Türkiye’de tedavi gerektiren  hastalığı dolayısıyla sağlık ve sevk işlemleri için bürokrasi ve kırtasiyecilikle boğuşurken 38 yaşındaki genç bir kadın aort yırtılmasından o amansız furya içinde yaşamını yitirdi…
   Bürokrasi ve kırtasiyecilik bağlamında bu ülkede yaşanan ilk dram değildir bu… Ve her gün bunun acımasız örnekleriyle karşılaştırılıyoruz!..Ama bazı durumlar çok daha trajik tabii ki… Çünkü insanlara sağlık, kişisel ya da ailevi sorunları nedeniyle son derece üzüntülüyken bürokrasi ve kırtasiyecilik çarkının amansız ve ömür törpüsü dişlileri arasında acı çektirilmektedir…
   Devletin esas görevi vatandaşlarına huzurlu ve kolay yaşanabilir, sorunların külfetsizce aşılabildiği bir düzen sunmaktır… Bunun sağlanabilmesi için bürokrasinin ve kırtasiyeciliğin tüm külfetleri yok edilmeli ve vatandaşa devletsel tedirginlikler yüklenmemelidir… Devlet sorunları çözmek için vardır,  sorunları çoğaltmak için değil…
                                                              

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





   ULUÇAMGİL DOKTORUMUZU DA YİTİRDİK: Lefkoşa Atatürk Meydanı’nın simge figürlerinden Mehmet Ali Uluçamgil doktorumuzu 80 yaşında yitirdiğimizi dün KIBRIS Gazetesi’nin sayfalarını karıştırırken sarsılarak öğrendim… Bu üzücü haberle cenaze töreninden çok sonra yüzleşebildiğim için maalesef sempatik ağabeyimin son yolculuğunda tabutunun yanında duramadım… Bunun üzüntüsünü yaşayarak uzaktan da olsa ruh istirahati için adına Fatiha okudum…
   Ortaokul ve liseden sınıf arkadaşım eşsiz şehit şairimiz Süleyman Uluçamgil’in ağabeyiydi… O nedenle muhtelif zamanlarda yoğun görüşmelerimiz olmuş, onun zeki ve tatlı üslubundan nice anekdot ve yorum dinlemiştim… Sözünü esirgemeyen bir aydınımızdı… Basın camiamızın yıllarca sözleşmeli doktorları olan değerli dostlar Hatice Özbek’in ağabeyi ve Halit Özbek’in kayınbiraderidir Uluçamgil cerrahımız… Aziz anısı önünde saygıyla eğilerek ona Tanrı’dan rahmet, tüm aile bireylerine ve sevenlerine de başsağlığı dilerim… Şu ironiye bakınız ki, sevgili Süleyman’ı Erenköy şehidi olarak andığımız dünkü anlamlı yıl dönümünde ağabeyi  Mehmet Ali’yi de sonsuzluğa uğurladık…
   Onunla ilgili belleğimdeki yığınla anekdottan birini burada anısına paylaşmak isterim: Mehmet Ali Uluçamgil, 1964’te İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra, İngiltere’nin Manchester kentinde genel cerrahi ihtisasına başlar… İhtisasını sürdürürken 1968’de ulaştırmadan sorumlu İngiliz Bakan İşçi Partili Barbara Castle dünyada ilk kez trafikte balonlu alkol testi başlatır… Polislerin nefes verilen balonlarla trafikte başlattıkları bu denetim olumlu ve etkin sonucunu kısa sürede gösterir… İngiltere’de hem alkollü sürüşler, hem de alkolden kaynaklanan kazalar trafikte azalır… Tam da o günlerde bu olay yaşanırken Dr. Mehmet Ali Uluçamgil, Noel arifesinde, yol kazalarının en fazla olduğu yere yakın bir hastanede nöbetçidir… Alkol testinin sonuçlarını değerlendirmek üzere İngiliz ITV televizyonu nöbetçi hekim Uluçamgil’i seçer… Yapılan söyleşi Noel ortamında televizyonda yayımlanınca Kıbrıslı genç cerrah Uluçamgil günün adamı haline gelir… Ona trafik kazalarının azalmasının nedenini soran muhabire neşeli bir kahkahayla verdiği dolaylı yanıt şudur: “Çünkü Barbara Castle tüm sürücüleri korkuttu, onların ödünü patlattı…”
   Halkın söyleşiye gösterdiği ilgi nedeniyle çekilen o program ITV’de defalarca yayınlanır ve Uluçamgil de bir anda İngiltere çapında şöhret olur… Uluçamgil hekimimiz çok tatlı, halkçı, iyiliksever ve hoşsohbet aydınlarımızdan biriydi… Özlemle aranacaktır… Ruhu şad olsun…
                                                                              ***        
   TAKSİM KORKUSU: ENOSİS’ci kararlardan ve Annan çözüm planına “hayır” demekten sabıkalı AKEL Lideri Andros Kiprianu’nun tüm derdi taksimi önlemek… KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın hidrokarbon konusundaki “ortak komite” önerisine ret yanıtı veren siyasi liderlerden biri olan hazret, bütünlüklü bir ada istiyor, o adada da eşitliksiz ve Elen Rejimi’ne yama olmuş bir Türk halkı… Liderlerin 9 Ağustos’taki gayrı resmî görüşmesini “ülkenin geleceği ve perspektifi açısından kavşak öneme sahip” diye nitelendiren Kiprianu; “görüşme başarılı olursa, devamı gelecek. Olmazsa, gayrı resmî konferans çabasının onursuz sonuçlanacağından ve kesin taksimden artık çok zor kaçılabileceğinden korkuyoruz” diyor… Madem ki bu kadar maksimalist ve uzlaşmazdırlar KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK, TAKSİM KALICILAŞIR…
                                                               ***
   REALİTE: Yanlışlıkla yapılan bir uygulama olduğu Maliye eski bakanı Serdar Denktaş tarafından da doğrulanan ve o nedenle geri alınan yüzde 2’lik hayat pahalılığı tahsisatı konusunda konuşan çok… Ama hayat pahalılığı tahsisatlarının belirlenmesindeki önemli ölçeklerden ve nedenlerden biri de dövizin alım ve satım işlerine yaptığı tartışılmaz etkidir… Yüzde 2’lik hayat pahalılığı tahsisatı için kıyamet koparılırken, işte tam da bu bağlamda dövizin şimdilerde ortalama yüzde 10 dolayında değer yitirdiğini hiç seslendiren yok… Akla takılan soru şu: Döviz yükselirken maaşlara yapılan artış kazanılmış haktır; döviz düşse de o hak asla iade edilmez; değil mi?..
                                                               ***
   ÖLÜMCÜL VİRÜSLE YÜZLEŞME: Koruyucu hekimliğin yerlerde süründüğü ülkemizde bu da geçecek, bu da unutulacak… Ve bakalım başka türden ne gibi hastalıklarla karşılaşacağız daha… Sivrisineklerle başa çıkamadığımız ülkemizde ölümcül Batı Nil Virüsü’yle karşılaştık ya, işte ondan söz ediyorum… Bu teşhisle hastanede bulunan Hilmi Elibol adlı kişi yaşamını yitirirken, 7 kişi aynı hastalıktan tıbbi gözetim altına alındı… Birer minik vampir olan sivrisineklerin hâlâ bolca yakın çevremizde dolaşmakta olması tehlikenin atlatılamadığının ve yatakların kurutulamadığının göstergesidir… Özellikle yaşadığımız ölümlü olaydan sonra “Sivrisinek” deyip geçmeyelim, mücadelemizi duyarlılıkla yapalım… Yıllardır her yaz mevsiminde sivrisineklere karşı sergilediğimiz kadercilik ve çaresizlikler karşısında, Kıbrıs’ta ve İngiliz sömürgelerinde tüm sivrisinek yataklarını kurutarak uluslararası literatüre geçmiş olan efsane “Sinekçi Aziz”in torunları olduğumuz da vallahi çok ciddi kuşkular yaratmaktadır!..
                                                               ***
   ÇOK YAZIK: Lefke’de mayıs ayında öğrenciler tarafından dikilen 500 harup, servi, çam, alıç ve badem fidanı sulanmadıklarından dolayı tümüyle kurudu… Marifet fidan dikmek değil bakımını da yapmaktır… O bakım gerçi bastıran yaz sıcakları nedeniyle zor olacaktı, ama yine de fidanların kurtarılabilmesi umudu vardı…
   Kıbrıs’ın mevsim koşullarında doğal fidan dikim dönemi kasım, aralık ve ocak aylarıdır. Ama tam döneminde fidan dikilse ne yazar?.. Törensel dikimden sonra fidancıkların her gün önünden geçilerek kurumları duyarsızca izlenir… Dikilen fidancıklara su veren bulunmaz…
   Sevgili Mine Gürses hiç unutmadığı bir yaşanmışlığını şöyle anlattı bana:
   “1975 yılında Kıbrıs Türk Denizcilik Şirketi’nde işe başladım. 1976 yılında dış ülkelere gemilerimizle 90 bin ton birinci sınıf narenciye taşımıştık. Aynı yıl Cypfruwex’in kiraladığı gemilerle de 30 bin ton ihraç edildi. Yani o yıl ülkemizden 120 bin ton birinci sınıf narenciye ihraç ettik… Varın tüm rekolteyi siz düşünün. Şu anda ise tüm rekolte 20 binlerdeymiş!.. Yetişmiş ağaçları koruyamayanlar, dikilen fidanları mı düşünecekler?!..”
                                              

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





   DAVALIK BORÇLAR: Kayıtlara geçmiş 25 bini aşkın borçlu… Aile bazında ele alsak, 100 bin insanımız borç yükünün altında… Peki nüfusumuz kaç?..Tahsili gecikmiş alacaklar gittikçe artıyor. Milyarı aştı!..Demek ki tahsilatlar konusundaki tahsilimiz son derece yetersiz!… Vay ki ne vay!..
   Bu arada Yargımızın Başkanı Narin Ferdi Şefik “Dağıtımını bekleyen binlerce mazbata var” dedi. Seçim mazbatası değil ha bunlar, davalık borç mazbatası!.. Ucunda hapse girmek de var… Yargı organımıza borç davalarına bakmaktan gına geldi…
   “Yargı – dava” dedim de, Japonya’da davaları yapay zekâlı robotlar görmeye başladı… Mahkemelerimizde dağ gibi yığılan o dava dosyalarına karşı keşke bu yargıç robotlardan ithal edip onlardan da destek alabilsek!.. Ne dersiniz?..
   Ne ki bir dostumun görüşüne göre dağ gibi dosya yığınlarıyla karşılaşacak olan robot yargıç anında darmadağın olup hurdaya dönüşebilir!..Güleriz ağlanacak hallerimize işte…
                                                               ***
   ÖLÜMCÜL KİRLENMELER: Alagadi’de önce 1100 olduğu açıklanan koli basili oranı son ölçümde sıfırlandı. Bu ne hızlı bir düzelme?.Balon balıkları mı yuttu yoksa onca koli basilini?!. Yoksa deniz anaları mı?!  
   250 sınırını aşmaması gereken koli basili oranı Alagadi halk plajında 1100 olarak belirlenmişti… Çok geçmeden yeni bir açıklamayla bu rakam sıfırlandı… Dilerim doğru olan o ikinci açıklamadır…
   Hadi diyelim ki turistik Esentepe denizindeki kolibasili sorununu kökten çözdük… Peki Esentepe göklerine Teknecik Elektrik Santralı bacasının biteviye savurduğu o kapkara kanserojen bulutlarını ne yapalım?!..
   Tüm pisliklerini denize, havaya ve doğaya boca eden sorumsuzların ülkelerine yapmakta oldukları zarar keşke bu mevsimlik koli basilleriyle sınırlı kalsa!.. Ama ne gezer… Her yanımız pislik, sinek ve mikrop içinde…
                                                                              ***
   AKILLI OLSUNLAR, AKILLI: Dijital haritaya bakıyorum… Ve oradan bölgesel faaliyetleri izliyorum da…”Şu Kıbrıslı Rumların akılları olsa ve Türkiye ile iyi geçinseler her yönden ihya olacaklar” diyorum… İnadına her türlü işbirliğinden kaçarlar ve boyuna hak yiyiciliğe oynarlar… Coğrafyanın ve tarihin 80 milyonluk güçlü Türkiye’nin kucağına mahkûm ettiği minik Kıbrıs’ta Türkiye ile kavgalı olmak akıl kârı değil… “Barbaros”, “Fatih” ve “Yavuz” koruma altında ve hak arayışında Kıbrıs’ın açıklarında… Hukuka uygun bu kararlılık karşısında hiç kimse bir akılsızlığa kalkışmasın… İçten dileğim bu…
                                                                             
   ***
   ORGANİZE OLABİLMEK BU KADAR MI ZOR?: Organizasyon sorunumuzun tedirginlikleri kendini her yerde gösterirken İçişleri Bakanlığı’nın Kimlik Kartı Dairesi’ndeki bunalım yankılar yaratmaya başladı. Bu daireye kimlik kartı alımı ya da yenilemesi adına başvurmak isteyenlerin vay haline!… İzdihamdan anaları ağlıyor insanların… Araba seyrüsefer ruhsatları ve araba muayene izdihamlarının bin beteri şimdi orada… Neden böyle oluyor? .. Gazetecilere şikâyetler yağıyor… Bilinmesini istedim…                                          
   Resmen kronikleşti gider… Bu devletin ne araç muayene işlemleri ve ne de araç ruhsatlandırma işleri hâlâ yoluna girmedi… Geçmiş hükümetten bu yana 17 aydır bunların düzeltileceğine ilişkin verilen sözleri dinledik… Ama nafile…
   Sayın ilgili bakanlarımız gitsinler ve durumları bizzat yerinde incelesinler… Yoksa protesto edilmekten mi  çekinirler?.. İnsanlar artık bu konularda sabır taşı olsalar çatlayacaklar… Vergi kaçakçılığına hiç tenezzül etmeden devlete yükümlülüklerini yerine getirmeye giden insanlarımıza bu işkenceler reva görülemez…
                                                                             

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





MAZBATA: Türkiye’deki yerel seçimler sonrasının mazbata kavgalarına baktığımda doğrusu düşünmeden edemedim… İşte bir kez daha ortaya çıkmıştır ki, mazbatadan mazbataya fark var efendim… Polisin dağıttığı mazbatalardan köşe bucak kaçılırken, Yüksek Seçim Kurulu’nun dağıttığı mazbataları almak siyasetçilerin en büyük rüyası… Polisin dağıttığı mazbata kişiyi sanık sandalyesine, Yüksek Seçim Kurulu’nun dağıttığı mazbata ise kişiyi koltuğa ulaştırır… Polisten mazbata alana “geçmiş olsun”, YSK’dan mazbata alana ise “kutlarım” denir…
   KKTC’de 15 bini aşkın mazbata davası var ve bu davaların sayısı da ekonomik çöküşe paralel olarak gittikçe artmaktadır… Ve işin ilginç olan yanı şu ki, yargı yolunu açacak olan o mazbataları eline almamak için KKTC genelinde kendisini arayan polisten köşe bucak kaçanlar var…
                                                               ***
   NELER DE OLUYOR: Geçen Şubatta Gazimağusa’da yaşandı olay… 19 yaşındaki G.K.,tavladığı 15 yaşındaki kızı whatsap üzerinden çıplak ve görüntülü olarak sohbet ettikleri sırada  fotoğrafladı… Bununla kalmayıp çektiği fotoğrafları arkadaşı B.Y.’ e gönderdi… Cinsel tacizle ilgili bir başka kovuşturmayı yürütürken bu olayı da rastlantı sonucu tespit eden polis G.K.’yi tutukladı… G.K. şimdi bu sapıkça fantezisinin hesabını yargıda verecek…
   Neler de oluyor şu çivisi çıkmış ülkemizde!.. Çocuklarımıza sahip çıkalım…                               
                                                               ***
   HELENİZM VE KOMŞU: Rum komşu 1 Nisan’dan başlayarak EOKA’nın faaliyete geçiş yıl dönümünü hafta boyunca “Helenizmle tam bağımsızlık” sloganıyla kutladı…Bu kutlamaları Güney medyasından izledikçe Rum’un bizimle “eşitlikçi federal sistem”de buluşacağının hayali içinde olanların aklına vallahi bir kez daha şaştım!.. Rum komşu hâlâ Yunanistan’la buluşabilmenin peşinde!..
   Tam da o kutlamalar yapılırken Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, BM Genel Sekreteri’nin Temsilcisi Lute’a çağrıda bulunarak; “Kıbrıs’ta taraflar arasında federal bir ortaklık bağlamında ortak bir zemin bulunmadığını görmek ve söylemek için alim olmaya değil, cesur olmaya gerek vardır. Artık ‘mış gibi’ yapma dönemi bitmelidir” dedi. Ne güzel dedi ama Özersay, ne güzel dedi!..
                                                               ***                                                       
   GARANTÖRE BAKINIZ: ABD, Fransa, İsrail,Mısır ve hatta ta uzaklardaki Ermenistan Güney Kıbrıs’la askeri anlaşmalar yaparak Kıbrıs Türk halkının ve KKTC’nin Kıbrıs’taki varlığını hiçe sayarken İngiltere köşesinde edilgen oturacak mıydı?..Tabii ki oturamazdı… Bu eşyanın tabiatına aykırı olurdu… Aha İngiltere de akıma uyarak Güney Kıbrıs’la savunma ve güvenlik işbirliği anlaşması imzaladı… Garantör görsün gözümüz!.. Kıbrıs’ın tümünü kapsayan ve Rumlar tarafından yıkılmış olan Kıbrıs ortaklık Cumhuriyeti’ne de güvence sağlama yükümlülüğünde olan o uluslararası anlaşmadaki garantörlüğün üç ülkesinden biri olan İngiltere yapıyor bunu… O nedenle bu olay, Kıbrıs’ta dengeleri sarsan çok önemli bir gelişmedir…  Anımsatmakta yarar var ki,  garantörlüğe karşı olduğunu yeri geldikçe açıklayan bir ülkedir İngiltere…  Garantörlüğe karşı, ama işte şimdi Rum’la savunma ve güvenlik işbirliği anlaşması imzalamaktan çekinmiyor… Ve bu adada sadece Rum’un garantörü oluyor böylece…
                                                                              ***
    SÜREKLİ TURİST: Birleşmiş Milletler Barış Gücü, kullanılamaz ve tehlikeli duruma gelen Ledra Palace Hotel’i boşaltıyor… E kendi güvenliklerini de düşünmek zorunda mavi bereliler, değil mi ama!…Peki 1964’ten bu yana tam 55 yıldır orayı kullanılamaz ve tehlikeli duruma getiren kim?.. Şu BMBG konakladığı turistik tesisi mahveden Kıbrıs’ın sürekli turisti…
                                                               ***
   MEYHANE ÇIKIŞI: İki kişinin yaşamını yitirdiği, ülkeyi sarsıp ağlatan o Pirhan kavşağı kazasının esas nedeni belirlendi… Açıklamaya göre meyhaneden çıkan sarhoş sürücünün ters şeride girmesinden kaynaklandı o dehşetengiz kaza… Sarhoş sürücü keşke içtiği yerde mamurlasaydı!… Meyhaneye girildiği gibi çıkılmıyor işte… Dahası kimi zaman meyhane çıkışları işte böylesi facialara da neden oluyor…
   Emekli binbaşı dostum Özkan Arkın bu olay üzerine ilginç ve düşündürücü bir anekdotunu gönderdi bana… Paylaşıyorum:
   ”Ahmet Bey dostum; bizim çocukluğumuz ve delikanlılığımız Piskobu’da geçmişti… Sanıyorum siz de Piskobu’nun o dönemini bilirsiniz… Piskobu’nun meyhaneleri ve barları da meşhurdu. Ali’s Bar,  Jak’s Bar, Musa’s Bar, Üsküdar Bar, La Boheme Bar, Hilmi’s Bar…  Bunların içinde adı en çok anılan ALI’S BAR idi… Bu bar ve meyhanelere, köylülerden fazla, Piskobu Üssündeki İngiliz askerleri giderdi. İngiliz askeri yetkililer, askerlere verilebilecek alkol miktarına ‘kota’ koymuştu. Ayrıca, askeri inzibatlar(MilitaryPolice) devriye yapar ve sarhoş olan askeri, ‘karga tulumba’ arabaya atıp götürürlerdi… Komutanlığın koyduğu kotaya uymayan barlar da‘out of bounds’ listesine alınırdı. Yani bu mekân askerlere yasaklanırdı…Yasaklı yerlerin uyarısını da, kampın çıkış noktasında bulunan ve adına ‘NOTICE BOARD’ denilen duyuru panosuna görünür şekilde yazarlardı…Şimdi tutun ki bizdeki meyhanelere de bu kota konuldu!..  Ne yazar!..”

 

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





ZÜMRE MENFAATİ Mİ, HALK MENFAATİ Mİ? Açık olan şu ki, KIB TEK battı ve bu iflasın faturası halkın sırtına biteviye ağır zamlarla yüklenmekte… Hükümet sürdürülebilir yeni bir modele gitmek isteyince sendikacılar “gök kubbeyi başınıza yıkarız” diye dikleşirler…
   Telekomünikasyon ha keza… Bırakınız yeni telefon bağlantıları yapmayı, sıradan telefon tamirleri bile artık yapılamıyor… Dahası, iflastaki kuruma taze kan istihdamı bile olanaksızlaştı… Kurum personel açısından da yaşlanıyor gittikçe… Hükümet “kamu – özel işbirliğiyle telekomünikasyonu çağdaşlaştırıp ıslah etme” projesini açıklayınca, sendikacılar “buraya uzanacak elleri kırarız” diye gardlarını alırlar…
   Kamu hizmetleri çöktü… Devlet de, vatandaş da bu çöküntüden dolayı kan ağlamakta… Hükümet kamu reformunu gündeme getirir, sendikalar yine ayakta. “Genel grevlerle hayatı durdururuz” derler…
   Net manzara şu ki, zümre çıkarları halk ve devlet çıkarlarının üstünde statükocu bir anlayışla çöreklendi… Devletin ve halkın esenliği, geleceği ve güvenliği için hiç mi yenilik ve değişim yapılamayacak bu ülkede?.. Demek ki reformlar için hükümetin önce sendikaların yasalarına el atması gerekir…
   Sendikacıların ıslah edilmek istenen kurumlar için “bunlar halkın malıdır” diyerek zümre çıkarlarına halkçı bir imaj yaratmaya çalışmaları yok mu? E buna da pes doğrusu..
   Medeni cesaret sahibi birileri acaba ne zaman çıkıp da onlara şu çok iyi bilinen gerçeği hatırlatacak: “Bu kurumlar Türkiye vergi mükelleflerinin paralarıyla Türkiye tarafından Kıbrıs Türk halkının geleceği ve esenliği için oluşturuldu.” Biraz da gerçekçi olalım ve Türkiye’nin o kurumların revizyonu için vermek istediği reformcu kaynakları bu statükocu direnişlerle kurutmayalım. Halka da, devlete de zümre çıkarları adına, statükocu bir inatla zarar verilmektedir çünkü… Daha nereye kadar?..
                                                               ***
   ÖRT Kİ ÖLEM: Borç içinde yüzerken medyadaki sözel, yazılı ve görsel gösterişli reklamlar adına yüklü para ödeyen, tanıtımını ve savunmasını yapma adına muvazzaf ve muvakkat basın danışmanlarını astronomik maaşlara bağlayan… Yok yok; öyle Hollywood yıldızlarından ya da imaj derdindeki firmalardan falan değil ha, sadece bu gariban ülkede bir elektrik kurumu olan ve elini halkın cebine daldırdıkça daldıran KIB TEK’ten söz ederim… Sonra da çıkıp “KIB TEK’e uzanacak elleri kırarız, gök kubbeyi de billahi başlarına yıkarız” demeleri yok mu?.. Ört ki ölem!..
   Elektrik üretimi ve dağıtımı alanında rekabet mi var ki reklama, tanıtıma gereksinim duyulur?.. Bu ülkede KIB TEK tekeli var… İkinci bir alternatifi yoktur bu kurumun…Reklama neden gereksinim duyar ki?…
                                                               ***        
   ELAM’A BAKINIZ: Güney Kıbrıs’ta “Politis” gazetesi aşırı ırkçı ve faşist Ulusal Halk Cephesi’nin (ELAM) başkan ve yönetici kadrosundaki diğer isimlerin çürük raporu alarak Rum Milli Muhafız Ordusu’nda (RMMO) askerlik yapmadıklarının ortaya çıktığını ifşa etti. Ağır eleştirilerin ve kınamaların başlaması üzerine ELAM Başkanı Hristos Hristu çileden çıkarak eleştiricileri şöyle tehdit etti: “Askeri yöntemle ve gayri nizami siyasi savaşla cevap verebiliriz.”
   Askerlikten sıyırtmak için dolaplar çeviren bu kişiler kendilerini toplumun en cesurları ve en milliyetçileri olarak tanıtıp Rum halkının oylarını topluyorlar… Samimiyetsizliğe bakar mısınız!..Asker kaçağı bunlar resmen, asker kaçağı…Yoksa bu ELAM baronları da mı vicdani retçi?..
                                                               ***
   GÜNCEL ANEKDOT: Alış verişteyken büyük annesinin yanındaki sevimli oğlanın başını okşadım… Gülümseyen hanımefendiyle göz göze geldiğimizde “ne şirin şey, maşallah, Allah analı-babalı büyütsün” dedim… Acılaşan gülümsemesi ile birlikte ondan aldığım buruk yanıttır: “Öyle dua edersiniz, ben de öyle dua ederim, ama bu dualarımız boşuna gider. Anneli – babalı büyüyemez oldu çocuklarımız. Anne ile baba ayrılıyor, çocuklar ortada perişanları oynuyor…”
   Ve bendeniz suspus, verecek karşılık bulamıyorum bu güncel ve acı sosyal sorunumuz karşısında…                                                    
   ***
   TOPLUMUN  A – E- D’LERİ: Kendi alanında sivrilmiş, parlak, başarılı ve üretken insanlarla uğraşmak, baskılarla onları yıpratıp bezdirmek feodal çizgideki toplumlarda her zaman tanık olunan bir “gelişmemişlik paranoyası” dır… Bu tür toplumların o tür zinde yetenekleri, her an bu paranoyanın yıpratıcı darbelerini ve baskılarını üzerlerinde hissederler…
   Burada bir ironi: Bilgisayarda klavyeyle boğuşurcasına çalışanlar hep farkındadırlar…  A, E, D gibi harfler, klavyede ilk silinenlerdir… Çünkü klavyedeki o tuşlar sıralamasında en fazla darbelenen, parmaklar ve duygular altında en fazla baskıya maruz kalan işlek ve çok gerekli harflerdir onlar…
   Toplum klavyesinin A, E, D’si olanlar üretkenliklerinin yanında dirençli de olmak zorundadırlar… Darbelere ve baskılara maruz kalmalarının sosyo – psikolojik nedenlerini çok iyi bilmeliler ve o nedenlere karşı da her zaman donanımlı olmalılar… 
   Toplumsal klavyenin A – E – D’lerini buradan saygı, takdir ve şükranla selamlarım bir kez daha… Farklısınız işte…

 

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





EFSANELER ÖLMEZ – TÜRKÂN AZİZ: Kıbrıs Türk toplumunun kültürel tarihinde üç tane efsane yetiştirmiş olan Lefkoşalı AZİZ AİLESİ’nin son bireyiydi o… Adı Türkân Aziz… Ve bu efsane hanımefendi de yaşama veda etti kendi köşesinde sessiz sedasız… Yaşama “dalya” dedikten bir yıl sonra tam 101 yaşındayken…  Fani dünyaya veda eden tarih olmuş günlerimizin tarihi başhemşiresi Türkân Aziz Hanımefendi, bir zamanlar bataklıklarla dolu Kıbrıs’ta hastalık saçan sivrisinek yuvalarını yok ederek uluslararası literatüre geçen ve bu hizmetini diğer İngiliz kolonilerinde de sürdüren donanımlı sağlık uzmanı Mehmet Aziz Bey’in, nam-ı diğer “Sinekçi Aziz”in kızıydı… Dahası var,  müziğimizin öncü üstatlarından, ilk kadın eczacımız merhume Kâmran Aziz’in de kız kardeşiydi…
   1960’ların fırtınalı ortamında yaşadıklarını “Artık Dost Değiliz” adlı İngilizce dilindeki kitabında ayrıntıları ve yorumlarıyla anlatan Başhemşire Türkân Aziz, oluşturmak zorunda bırakıldığımız devletimizde tıp hizmetlerimizin devreye konulmasında da önemli rol oynadı… Çocuk Esirgeme Kurumu’nun da yaratıcısı ve yöneticisi oldu… Onunla ilgili ayrıntılı bilgiler Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği yayınları “Dr. Kaya” ve “Dr. Ayten’in Romanı” kitaplarındadır… O kitaplara imza atmanın onurunu taşıyorum… Işıklarda uyumasını dilerim ışıkların üreticisi bu efsanevi toplumsal değerimizin…
                                                               *
   ÖZERSAY VE EL SEN: HP Genel Başkanı, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu (KIB – TEK)  çalışanlarının maaşlarını mercek altına alacakmış…
   Sen misin bunu yapacak olan?.. Aha şimdi Elektrik Çalışanları Sendikası (EL SEN) de Özersay’ı mercek altına almıştır anında… Hele Özersay o konuda bir harekete geçsin yok mu; her an tehditler başlayabilir ona; “gök kubbeyi başına yıkarız” diyerekten… Bu sözün patenti de EL SEN’e aittir, belirtmiş olayım…
   Bu arada anımsatmadan geçmek olmaz ki, HP 3 zamanlı elektrik tarifesi konusunda CTP tarafından aldatıldığını açıkladı…
   Desenize sol gösterip sağ vurdu ortağına yine CTP… 
   Peki Serdar Denktaş o konuda aldatılmadı mı? Ondan “tık” yok!..
   Gazetelerimizin o konuda attıkları manşetler oldukça ironik… Örneğin şuna bakınız: “Üçlü Tarife Dörtlü Hükümeti Çarptı…” 
   HP, yeni uygulamanın bilgisi dışında gündeme getirildiğini açıklayınca şunu da anımsamadan edemedik yani: Özdil Nami, KIB TEK’te bilgisi dışında yapılan o toplu sözleşme için yorganı yakmıştı… Şimdi Hükümette işte yine bilgi dışı yapılmış bir uygulama var… Orta oyunu siyaset sahnesinde etikle ilgili bir durum daha yani…
                                                                              *
   PAMUK PRENSES: 3 zamanlı elektrik tarifesi için görsel ve yazılı basında paralı tanıtım kampanyası başlatıldı… Ve dahi o kampanyaya, masal kitaplarından çıkartılıp Pamuk Prenses’le 7 Cüceler de dahil edildi…
   Reklam harcamalarının maliyeti de faturalarımıza yansıtılınca işte o zam, 4 zamanlıya dönüşecek!… Onun masalsı zamanını da ödeyeceğimiz Pamuk Prenses “hadi pamuk eller cebe” diyor bize aslında o reklamda…
                                                               *
   ELEKTRİK FOBİSİ:  Bu arada Elektrikten sorumlu bakanımız Özdil Nami elektrik kullanım alışkanlıklarımızın gözden geçirilmesi gerektiğini söylüyor…
   Peki de, hangi alışkanlıklarmış bunlar?.. Yoksa elektrik gereksiz fanteziler için mi kullanılır?.. İnsanlarımızı elektrik konusunda sarmalına alan en önemli alışkanlık bir fobidir aslında: Herkes elektrik düğmelerine dokunmaktan korkar oldu…
                                                                              *
    İSTEMEKLE OLMUYOR: Yenicami Spor Kulübü’nün eğlenceli gecesinde buluştular… Ve Serdar Denktaş “Ben Cumhurbaşkanı olacağım” dedi… Ersin Tatar ise “Ben de Başbakan olacağım” dedi hemen arkasından… Alkışlar…
   Siyasette hedef belirlemek güzel olmakla birlikte, her şey İstemekle olmuyor yine de… Anketler DP’nin tabanının baraj altında çırpındığını gösterir…
   Sevgili Ersin Bey’in Başbakanlığına gelecek olursak… Vallahi bu dörtlü koalisyondaki “al gülüm, ver gülüm” dengesi o koalisyonu olağan genel seçimlere dek götürür… İşte görünen bu… Görünen köy kılavuz mu ister?..
   Sevgili Ersin Tatar medyamızda yer bulan bu olayın açıklamasını şöyle yaptı bana: “İki Yenicamilinin şakalaşması… İlk başta da ‘Ersin Yenicami’nin Başkanı oldu, ben olamadım… Ama ben Ersin’in elinden Maliye Bakanlığı’nı aldım’ dedikten sonra söylenenler…”
   Siyaset dünyamızın böyle güzellikleri de var…
                                                                                              *
   TEHLİKELİ DÖRTLÜ: ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi… Gazlanmanın etkisinde Türkiye’ye sert bir tavır sergilemeye koyulan bu hırslı dörtlüye dikkat… Ateşle oynuyorlar ve bölgesel barışa alenen ve de sorumsuzca tehdit oluşturuyorlar… Planlanmış atraksiyonlarıyla gündemi hayli meşgul edeceğe de benziyorlar…
   Tabii bu arada Rum – Yunan tarafının İsrail’le dans ederken büyük bir aymazlık içinde olduğunun da altını çizmek gerekir… Neden mi?… Çünkü İsrail’in kronik ve efsanevi genişleme idealleri doğrultusunda, Kıbrıs adasında da gözü var… Gerçekleşme yönündeki İsrail düşlerine bir göz atsınlar hele… Kanıp da emperyalist İsrail’e elini veren, bedenini de kurtaramaz vallahi!..

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





RİSK FAKTÖRÜ: O sularda en geniş sahillere sahip olan Türkiye, “Mavi Vatan” askeri tatbikatıyla Akdeniz’in Türk’ün doğal ve vazgeçilmez vatanı olduğunu vurguladı… Büyük sansasyon yaratan bu kararlılık gösterisinde, hedefler dünyanın gözleri önünde canlı atışlarla 12’den teker teker vuruldu… Besbelli ki o müthiş tatbikat, bazılarının tam da anladığı dil oldu…
   Dilerseniz bunun güncel kanıtlarına bir bakalım:
   Fanatikliğiyle tanınan aşırı milliyetçi Yunanistan Eski Dışişleri Bakanı Nikos Kocias: “Akdenizdeki ticari gelişmelere Türkiye’nin katılımını sağlamalıyız. Eğer her şeyi kendimize almaya çalışırsak büyük hayal kırıklığına uğrayabiliriz…”
   Yunan Savunma Bakanı Evangelos Apostolis: “Türkiye ile güven artırıcı önlemlere yönelik çözümler için iki tarafın temsilcileri bir araya gelmeli ve gelecek de…”
   AB Komisyonu’ndaki sorumlu Yunan Üye Dimitris Avromopulos: “AB Türkiye’ye karşı daha anlayışlı olmalı…”
   Kıbrıslı Rum gazeteci Pambos Haralambos: “Biz, siyasi eşitliği reddetmeyi sürdürürsek, Türk tarafının, uluslararası toplumun, BM kararlarının ve siyasal bilimin yorumladıkları gibi geriye tek seçenek kalır: Bölünme!.. Bölünmeyle devletimizde, yani yarım Kıbrıs’ta egemen ve özerk bir toplum olmaya devam edeceğiz…”
   Ha bileydiniz bunları a dostlar… Çözülmemiş sorunlar risk faktörüdür… Çözümsüzlüklerin nerelere evrileceği de hiç belli olmaz… Canlı ve kadim Kıbrıs sorunu bunun ibret verici örneğidir…
                                                               ***
   BİZ NASIL BÖYLE OLDUK?: İnşaatındaki bir ölümlü kaza üzerine muhatap olduğu tavır ve söylemlerden fena halde kırılınca “her şeyimi satıp – savıp gideceğim” diyen o milyarlık yatırımcı Türkiyeli iş adamına sosyal medyada, geleneksel medyada ve orada burada yapılan saldırıları, ötekileştirmeleri ve hakaretleri görünce; “bizim bu insanlarımız nasıl ve ne zaman bu kadar ırkçı, Türkiye ve Türkiyeli karşıtı, sermaye ve yatırım düşmanı oldu?.. Bu feodal eğitimi onlara hangi kaynaklar enjekte etti ve etmektedir?” diye kara kara düşünmekten kendimi alamadım…
   Devletin denetimsizliğinden dolayı şantiyesinde ya da iş yerinde kaza oluşan tek kişi değildir bu yüksek yatırımcı iş adamı… Ve hakkında açılan dava da henüz yargıdadır, sonuçlanmamıştır… Yargı hükmü belli olmadan kendilerini “savcı” ve “yargıç” yerine koyanlar, ülkemizde katma değer, istihdam ve vergi kaynakları yaratan yatırımlara ve sermayeye olan kinleriyle, artık dünyamızda var olmayan fosilleşmiş bir ideolojinin mensupları olduklarını göstermektedirler…
   Uzak ülkelere değil, ama gözlerimizi yanı başımıza, Güney’e çevirip şöyle bir bakalım… Açıkça hemen göreceğiz ki, Rum Yönetimi, topraklarına her gün ve her an daha fazla yabancı sermayeyi ve yatırımları çekmek adına, AB pasaportu satmak dahil, her şeyi yapmakta ve nice ayrıcalıklı avantajlar sunmaktadır…
                                                               ***
   EN ETKİN ÖNLEM: Bu arada ne iyi ki, güvenliksiz bulunan inşaatların durdurulmasına başlandı… Gerekli güvenlik önlemleri alınmadan inşaat izinleri geri verilmeyecek…
   Peki bu önlem yeter mi?.. Yetmez… Güvenlik gözlemini ve denetimini inşaat alanlarında sürekli ve etkin kılacak bir mekanizma oluşturulmalı… Devlet her sarhoş ve serkeş araba sürücüsünün başına yollardaki kazaları önleyebilme adına elbette ki bir trafik polisi koyamaz… Ama her şantiyeye hükümetle işbirliğinde olacak bir güvenlik gözlemcisi ve denetçisinin konulması ivedi geçirilecek bir yasayla sağlanabilir…
   O güvenlik gözeticisinin maaşı mı?.. İnşaatın ruhsatlandırılması yapılırken “iş güvenliği” adı altında bir ücret daha alınabilir… Böylelikle oluşacak olan o kaynaktan her büyük inşaata bir de iş güvenliği uzmanı görevlendirilip ödenmesi devlet tarafından yapılır. Böylece yeni bir iş sahası da açılmış olur…
   Günümüzde sıradan iş yerlerinin bile 24 saat esasına uygun güvenlik sorumluları var… Yok ölümün kol gezdiği şantiyelerin!..
                                                              
                                                                              ***                                                                      
   FATMA SULTANOĞLU’NU DA YİTİRDİK: Evet, “Sultanoğlu Kuru Temizleme” artık annesiz ve yetim… Toplumumuzun çok değerli, iyiliksever ve dost canlısı, sevenleri çok bol bireylerindendi… Tıp emeklisi ve emekliliğinden sonra özverili, sevecen, dilinden ve yüzünden bal damlayan çalışkan çarşımız esnafı Fatma Sultanoğlu’nu da yitirdik hafta sonunda…
   Onu yıllar önce ilk tanıdığımda Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nin laboratuvar bölümünün bodrumdaki loş koridorlarında hiç eksilmeyen sevecenliği ve hoşgörüsüyle insanlara yardım etmekte, onların sorunlarını güç ve teselli vererek çözümlemekteydi… Her sözü, jesti ve refleksiyle kendine özgü o soylu, şefkatli ve sultan karakterini yansıtmaktaydı.. Yaşamı boyunca da hep böyle kaldı…
   Fatma Hanımefendi, sıradan arkadaşlığın ötesinde, kâh yüz yüze, kâh telefonda benimle dertleşip ülke konularını tartışan vefalı ve dikkatli bir okuyucum oldu… Eşini genç yaşta kalleş bir kalp krizinde birdenbire yitirmiş olmanın acısını ve özlemini hemen her sohbetimizde bana duyumsattı… Ki, artık özlemi bitti, sevgili eşine, Nurettin’ine kavuştu…
   Yazılarım ve kitaplarım onunla sıkça buluşmamıza vesile oldu… Kaleme aldığım nice sosyal konuyu onun telkiniyle yazdım… Onay Fadıl Demirciler, Dr. Kaya, Dr. Ayten Berkalp ve Necati Taşkın biyografik kitaplarımı hazırlarken, o efsane kimliklerimizle ilgili tanıklık ve gözlemlerini seve seve bana aktardı…
   Sağlığıyla ilgili olarak kendisine ilk ürpertici teşhisin bir yıl kadar önce konulduğu günlerde yüzündeki buruk tebessümle “aha ben de kanser olmuşum be Tolgay” deyişi hâlâ kulaklarımda çınlıyor ve yüreğimi sızlatıyor… O dehşet paylaşımını bile gülerek yapmıştı…
   Sen zaten bir melektin Fatma Sultanoğlu kardeşimiz… Melekliğini, bu fani dünyadan ebedi Tanrı katına taşınarak sürdüreceksin artık… Ve oralarda hep göz kamaştıran ışıklarda olacaksın… Yine o melek gülüşünle bizlere ışıklı tepelerden bakacak ve sevgi saçan tatlı tebessümlerini yağdıracaksın canım kardeşim… Seninle kavuşacağımız günlere dek.. Sultanoğlu Ailesi’nin ve tüm sevenlerinin başı sağ olsun…

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





KOALİSYONDA ÇETİN SÜREÇ: Son günlerin önemli iç siyaset olayı şu ki, dörtlü koalisyondakiler birbirlerinden rahatsızlıklarını artık seslendirmeye başladılar…
   Dörtlü bir koalisyonu yürütebilmenin zorlukları ve sorunları hem elektrik krizinde ve hem de Kıbrıs sorununa bakış açısında iyiden iyiye su yüzüne çıktı… Koalisyondaki her partiden KIB TEK Yönetim Kurulu’na üye atanınca, uyumsuzluklar hükümeti zor bir sürecin içine soktu… Kabinenin en sakin bakanı olarak bilinen Özdil Nami’nin sabrı taştı… Kendisine ve hükümete bilgi vermeden sendikayla toplu iş sözleşmesi imzalayan KIB TEK Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Hüdaoğlu’nun görevden alınmasını yeterli bulmayan elektrikten sorumlu Ekonomi Bakanımız, CTP, HP ve TDP’nin KIB TEK Yönetim Kurulu’ndaki temsilcilerinin de görevden alınmasını istedi…
   Söz konusu üyeler hakkında partilerine dosya veren Bakanın, sadece Hüdaoğlu ile değil, onlarla da ciddi uyumsuzluğu olduğu netleşti… Bakan, KIB TEK’e alınacak olan jeneratörlerde kendisinin uluslararası ihaleden yana olmasına karşın, bu ekibin yerel ihalede ısrarlı olduğuna ilişkin o önemli açıklamayı da yaptı…
   HP Genel Başkanı Kudret Özersay’ın Kıbrıs sorunu ve müzakereler konusunda CTP ve TDP eğilimlerinden çok farklı olan görüşleri yankılandı… CTP’li bazı milletvekillerinin bu yankılara sert ifadelerle yorum getirmeleri, bir HP’li milletvekilinin CTP’li meclis komitesi başkanının “Nereden Buldun Yasa Tasarısı”nı sürekli ertelemesinden alenen yakınması, uyumsuzluklar sürecinin sır olmaktan çıkıp fark edilen önemli gelişmeleridir…
   Bu bağlamdaki süreç ilgi ve merakla izlenirken, akla takılan önemli ve güncel kuşku şu: Dörtlü koalisyonda bakalım kamuoyuna yansımayan daha nice uyumsuzluk var!..
   Dörtlü koalisyon orkestrasının şefi kuşkusuz ki Başbakan Tufan Erhürman’dır… Şefin, dağınıklığı toparlayabilme adına, farklı tonda sesler vermeye başlayan orkestrayı bir disipline sokup sokamayacağı da merak edilen bir diğer konu…
                                                                              ***        
   ÇOK TUHAF İŞLER: Vay ki vay!.. KIB TEK’in üretim gücünü artıracak jeneratör nitelikli iki adet makineyi ülkeye ithal etmek ne büyük krizlere yol açtı böyle!.. Ortalık sallanıyor, spekülasyon üstüne spekülasyon patlatılıyor… İhale yerel mi olmalı, yoksa uluslararası mı?.. Dava açma girişimleri falan… Neredeyse ülkede son yılların en büyük siyasi krizi oluşacak… Elektriğe olan ihtiyaç büyürken, öngörülen yeni KIB TEK jeneratörlerinin ülkeye ne zaman getirileceği, ne zaman monte edileceği ve ne zaman faaliyete geçeceği ise belirsiz…
   Oysa KKTC’nin elektrik ihtiyacının yüzde 45’ini üreten özel girişim AKSA’nın sessiz sedasız getirttiği makine Gazimağusa Limanı’nda kaç zamandır bekletiliyor… Orada atıl…
   Aha bize fırsat: Ülkenin enerji üretim kapasitesi bu makineyle artırılabilir… Yabancıya, ele değil Kıbrıs Türk halkına hizmet sunacak bir girişim… Ama gelin görün ki, muhalifleri var bu olayın… “O makine yerinden kaldırılırsa tutar denize atarız” diye tehdit eden ve direten sendikacılara tanık oluyoruz…
   Tuhaf işler oluyor bu ülkede, çok tuhaf işler!..
                                                               ***        
   AKEL KAN KAYBEDERKEN ELAM GÜÇLENİYOR: Güney Kıbrıs’ta AP seçimleri gündemde ya; buna ilişkin baraj üstü partilerin oy potansiyeli hakkında anket yapıldı… Anastasiadis’in DİSİ’si yüzde 39, oy oranı düşme trendindeki AKEL yüzde 18, DİKO yüzde 15, hızlı bir yükselme göstermekte olan aşırı sağcı ırkçı ELAM ise yüzde 11… Baraj altındaki diğer siyasi hareketlere boş verelim… Bu durumda aşırı sağı ve hatta EOKA geleneğini temsil eden Rum siyasi partileri DİSİ, DİKO ve ELAM’IN toplam oy potansiyeli yüzde 65…
   AKEL neden Rum halkının güven ve sempatisini kaybediyor acaba?.. Bizi ilgilendiren soru şu: Çözüme ve Kıbrıs Türk halkına yakın bir duruş sergilemeye çalıştığı için mi?..
   Geçen yılın haziran ayından bu yana AKEL’in oy oranında yüzde 7 gerileme olduğu net biçimde görülüyor… Şimdi bu bariz gerileme karşısında AKEL’in siyasetinde ne tür dalgalanmalar olacağı izlenmeye değmez mi?..
                                                               ***
   MALİ DURUMUMUZ: Kayıt dışı ekonomimiz kesinlikle yüzde 60’ın üstünde… Buna karşın 2019 yılı Ocak ayı bütçe raporuna göre KKTC Devleti’nin yerel gelirleri Türkiye Cumhuriyeti katkısı hiç olmadan genel cari giderlerin üstünde gerçekleşti… Bütçe raporuna göre yerel gelir toplam tutarı 613.024.294 TL, genel giderler toplamı ise 420.212.040 TL…
   Ekonomimizi kayıt altına almayı ve ille de şu vergi kaçaklarını önlemeyi bir başarabilsek, o zaman durumumuz çok daha iyiye gidecek… Kayıt dışı kalabilmek için makbuz vermedikleri bir yana, pek çok iş yeri ve işletme kredi kartlı alışverişi de sonlandırmaya başladı… Günlük yaşamda sıkça tanık olduğumuz bir durum…
                                                               ***
   MÜFETTİŞ YERİNE YASA: Gün geçmiyor ki yeni bir iş kazası duyup sarsılmayalım… Bazı iş yerleri güvenlik açısından cehennem… Ölenler, yaralananlar, sakat kalanlar, psikolojisi bozulanlar… Allah yardımcısı olsun bu tür yerlerde çalışanların…
   Çalışma hayatından sorumlu bakanımız, iş kazalarına karşı çaresizliğini sergilercesine “her iş yerine müfettiş dikebilir miyim?” diye sormakta… Evet, her iş yerine müfettiş dikilemez… Ama o müfettişlerin yerine geçecek güçlü, denetleyici ve caydırıcı yasalar ivedilikle hazırlanıp yürürlüğe konulabilir… Adamakıllı cezalar içeren yasalar tam anlamıyla müfettiş yerine geçer…
                                                                              ***
   PES: Neler de oluyor, neler!.. Yabancı uyruklu iki çalışanı Lefkoşa’daki o vergi şampiyonu iş yerinden 500 civarında giysi ve ayakkabı çaldı, çalınanlar da bir mekânda “suç kanıtı” olarak bulundu… Pes!.. Dükkânı kaşla göz arasında taşıdılar… Besbelli kendi dükkânlarını açacaklardı!..
                                                                              ***
   ÖNEMLİ BİR AŞAMA: KKTC’den Türkiye’ye organize ve düzenli hellim ihracatı başlıyor… İlk elde 23 ton… Bu girişim kökleşirse, süt üreticisi hayvancılığımız da, süt ürünleri sektörümüz de kurtuluşa gider… Hele KKTC’nin tüm ürünlerine Anavatan’a ihracat kapıları açılsın, gümrük duvarları da yıkılsın; işte o zaman KKTC uçuşa geçer… İşlenmeyen çok miktarda sütün, Güney Kıbrıs’ın süt ürünleri endüstrisine ucuza gittiğini duymaktayız… Önemli bir başlangıcın eşiğinde olduğumuza inanmak isterim…
   Ve altı çizilmesi gereken: İhracat başladı diye ülkemizde hiçbir yerel ürünün darlığı da olmasın… Darlık “pahalılık” demektir.
  

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





HÜSEYİN GÜLTEKİN: Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği’nin kurucularından ve bu en köklü örgütümüzün ilk başkanı, ada genelinde örgütleyicisi, eğitimci ve Kurucu Meclis üyesi Hüseyin Gültekin ağabeyimizi kaybedeli tam 7 yıl oldu… Bu efsanevi kimlikleri anımsamamız ve anımsatmamız gerekir… Onu ölüm yıl dönümünde saygı ve sevgiyle anarken, bu adada ayak basmadığı tek karış toprak bırakmayarak halkına ve ülkesine gerek öğretmen ve gerekse örgütleyici bir çiftçi olarak yaptığı paha biçilmez hizmetleri minnetle vurgularım… Ülkesine ve halkına borcunu cömertçe ödemiş, rol model alınması, kimliği ve yaptıkları ders kitaplarımıza konu olması gereken idealist bir yurtseverimizdir o… Sevenleri ona “Amca” derlerdi… Ruhun şad olsun Amca…
                                                               ***
   ÖLÜM İŞARETİNE RAĞMEN: Gazetelerimizde sarsılarak okuduğumuz bir haberdi: Gazimağusa’da üniversite öğrencilerinin kaldığı yurt odasında ele geçirilen yüzlerce mavi renkli uyuşturucu hapın üzerinde “kuru kafa” işaretleri görüldü… “Kuru kafa” tehlike ve ölüm işareti!.. Bu ürpertici işarete karşın o hapları kullanan gençlerin durumu gerçekten hazin!..
   Bırakınız üniversitelerimizi, uyuşturucu kullanımı ortaokullara dek inmiş durumda… Uyuşturucunun nasıl bir bela olduğu, gençlere verilen eğitimin temelini oluşturmalı… Uyuşturucuya karşı yürüttüğümüz mücadelede maalesef yetersiz kalıyoruz… Daha başka neler yapmamız gerektiğini çok ciddi şekilde düşünmeli… Bunun artık zamanı gelmiştir…Uyuşturucunun yüzde 80’den fazlasının Güney Kıbrıs’tan geldiğini de hiç unutmadan!..
                                                               ***
   CEZAEVİMİZ VE SPEKÜLASYONLAR: Orayla ilgili iddialar şok ediciydi… Oluşan kamuoyu karşısında hükümet hareketsiz kalamazdı… Mutlaka bir araştırma yapılması gerekirdi… Ve yapıldı bu araştırma… Neyse ki o araştırma sonrasında oranın bir Midnight Express, Alcatraz, Gulak Takım Adaları, SingSing benzeri bir mekân – olay olmadığı imceleme raporuyla teyit edildi… Orası dediğim tabii ki KKTC Merkezi Cezaevi…
   İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, 1 Şubat‘ta cezaevini ziyaret ederek geniş kapsamlı incelemelerde bulunan Cezaevi Danışma Kurulu, KKTC Merkezi Cezaevi’yle ilgili dile getirilen o şok iddiaları araştırdı. Rapora göre, “cezaevinde cinsel ilişki, baskı, şiddet ya da taciz yok…” Tutuklu çocuk ve diğer mahkûmlar arasında cinsel ilişki yaşandığı yönündeki iddiaları da araştıran ve bu iddiaların gerçek dışı olduğunu belirleyen Cezaevi Danışma Kurulu, bu konuda görüşlerini aldığı tutuklu ve mahkûmların da söz konusu iddiaları yalanladığını açıkladı.
   Cezaevinde tutuklu ve mahkûmlar arasında baskı, şiddet ya da tacizin yaşanmadığına dikkat çeken Kurul, sağlık şikayeti olan tutuklular için cezaevine doktor getirildiğini de vurguladı…
   Peki bu durumda o çirkin iddiaları ortaya atıp amme fesatçılığında bulunanlar hakkında ne yapılacak?.. KKTC bir devlettir ve devlete yaraşır duruşlar sergilenmelidir… Bekliyoruz efendim…
                                                                              ***
   GÜNDEM YARATMAK BECERİ İŞİDİR: Zeki Çeler’in köpeği kayboldu..Ve neyse ki erken bulundu… Olay uzun sürmedi… Peki Çeler’in makam odasında gezinen o minik kediciği ne alemde?.. Ya çorapları ne renk, ayakkabıları hangi model bu aralar?!..
   Baf Havalanı’ndan geziye çıkma halinin paylaşımlarını sosyal medyadan yapmak… Bakanlığını protesto eden sendikacıların arasında greve katılmak… Bir Bakanlığa baskın yaparak “iş güvenliği” nedeniyle inşaatı “şak” diye durdurmak… 120 bin dolayındaki ülke özel sektör çalışanının çok asgari bir bölümüne özel ödenekli sendikalaşma kıyağı… Ve daha neler?..
   Vallahi gündem oluşturmayı iyi beceriyor bizim bu siyasetçimiz ha!.. Bir gün yeniden seçilmezse ne gam?.. Çok başarılı ve çok verimli bir PR şirketi kurabilir…
                                                               ***
   OPERATION VIZILDAK: Kronikleşen ve aidiyet duygumuz konusunda ciddi kuşkular yaratan sorunlarımızın çözümü için yarınları öngören ciddi reformlara, hatta siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal devrimlere gereksinim var… Boyuna bunu yineleriz, ama gereklerini de bir türlü yerine getirmeyiz… Sonuçları tartışmalara açık günü birlik hafif işlerle uğraşmakta ve bu yatırımsızlıklarımız nedeniyle geleceğimizi de tehdit altına koymakta berdevamız vesselam…
   Şimdi anımsadım ki, bu gibi kıytırık işlere eskilerde “operation vızıldak” derdik… Bir de tekerleme sunardık karşımızdakilere bunun hemen arkasından: “Operation vızıldak, arı gibi sokarız kızıncak!..”
   Aslında o tekerlememiz de kıytırıktı ya!..Çünkü arı sadece sokmaz ki, bal da yapar… Biz arının balı yerine, sokan iğnesiyle ilgilenirdik işte…
 

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





KIBRISLI TÜRK’E GÜNEY’DE TAPU YASAK: Güney Kıbrıs kimlikli Kıbrıslı Türk Limasol’da parasını “trak” ödeyerek bir apartman dairesi satın alır… Sıra koçanını almaktadır… Emlakçısıyla birlikte Rum Tapu Dairesi’ne gider.. Görevli Rum memur “Yabancılar İçişleri Bakanlığı’ndan izin almadan mal devir işlemi yapamaz, tapu alamaz” der… Türk, “ben yabancı değil, Kuzey’den gelen Kıbrıslıyım, Güney’den verilmiş kimliğim de var” diye ısrar eder…
   Rum memur bu ısrar üzerine gidip yetkili amiri ile görüşür ve geri gelir. Elindeki yazıyı karşısındaki Türk’e verir…
   Yazıda belirtilen şu: “Devlet için tehdit oluşturabilecek kişilere taşınmaz mal devirleri yapılmaz…”
   Çok ilginç ve de ibret verici bir olay, değil mi?.. Sanki Limasol’da yaşamaya hevesli, üstelik Güney Kıbrıs kimlikli yatırımcı Türk, Rum’dan aldığı o binayı silahlı mevziye dönüştürüp Rum’un devletine karşı kullanacak!.. Ya da ne bileyim, orayı terörist örgüt evine dönüştürecek!.. Söz konusu o Türk başına geleni sosyal medyada İngilizce iletisiyle paylaştı!..
   İletide bir açıklama daha var, o da şu: “İş yaptığım Rum emlak şirketiyle birlikte İçişleri Bakanlığı’na verdiğimiz yazıya 6 aydır yanıt alamadık…”
   Demek ki tehlikeli gördüklerine ve elindeki resmi kimlik belgesine karşın “ikinci sınıf vatandaş” saydıklarına yanıt verme gereğini de duymuyorlar!.. “Sen de kim oluyorsun da hak ararsın?” hesabı…
                                                                              ***
   BİR BAŞKA YAŞANMIŞLIK: Emekli bir eğitimci ve şu anda iş adamı olan İbrahim Orundalı’nın bana ilettiği mesajdır: “Ahmet Bey; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi işine geldiğinde bizi ‘Kıbrıs Cumhuriyeti  vatandaşı’ sayar. İşine gelmezse bizi hiç tanımaz ve takmaz…
   Bu konuda başımıza geleni anlatayım: 3 yıl kadar önce İngiltere’de okuyan torunuma acil olarak para göndermemiz gerekti…  Buradaki herhangi bir bankadan gönderecek olsak öce Türkiye’deki bir bankaya ve oradan da İngiltere’deki bankaya havale gerekecek… Bu da o acil durumumuzda en az 3 günümüze mal olacaktı…
   İşte bunu düşünerek Rum tarafındaki bir bankaya gittik… Bize ‘Bu tarafta oturmadığınız takdirde bu havaleyi yapamazsınız’ dediler ve işimizi yapmadılar… Ne birey olarak bizi, ne de devletimizi tanırlar… Ama gelin görün ki, pasaport veya kimlik çıkarmak isterseniz de sizden KKTC kimlik kartını ibraz etmenizi isterler… Ne tuhaf değil mi?..”
                                                                              ***
   BECERİKSİZLİĞİMİZİN UTANÇ TABLOSU: TC Lefkoşa Büyükelçiliği Kalkınma ve Ekonomik İşbirliği Ofisi, kısa süre önce bu kez de 2018 ekonomik göstergeler raporunu yayımladı. İşte o belgesel raporun ortaya koyduğu çok acı tabloya göre, Anavatan Türkiye’nin KKTC’ye yaptığı hibelerin yalnızca yüzde 12.5’i proje kapsamında gerçekleşti…
   Bu aynen şu demektir: Yönetim anlamında, Anavatan Türkiye’nin hiç karşılık beklemeden tamamen hibe niteliğinde bize tahsis ettiği milyarlık kaynağı kullanabilme becerisinden yoksunuz… Projeler üretemiyoruz, projeler üretebilecek beyinleri devlet ve belediye kadrolarına alamıyoruz.. Partizan ve ideolojik popülizm, bizi yedi bitirdi, tüketti… Kalkınmamız, esenlenmemiz ve dağılıp – dökülmekten kurtulabilmemiz adına Türkiyeli vergi yükümlülerinin cebinden oluşturulan hibe kaynaklar, hiç değerlendirilmeden geriye dönüyor.
   Oturup bu konu üzerinde bir düşünelim artık: Ülkemize ve halkımıza yazık değil mi?.. Bize gülüyorlar ve acıyorlar… Kabul etmeliyiz ki, idari beceriksizlikler, artık ülkeye ve halka karşı korkunç bir ihanete dönüştü… Bizi silkeleyip doğru yola sokacak vizyon sahibi, yurtsever ve çalışkan siyasi liderlere ve onların bilinçli, iş bilir kadrolarına ihtiyacımız var… Artık gelenler gidenleri aratmasın lütfen… Ve merhameten!..
                              
                                                               ***                                                       
   ÜNİVERSİTE SEKTÖRÜMÜZ: Üniversite odaklı tartışmalar boyuttan boyuta giriyor… Rüşvet iddiaları yetmedi… Şimdi de şiddet, ayağa kurşun sıkma tehditleri falan – filan… Herhalde sıra geldi umut bağlanan bu sektörün de canına okumaya!.. Ne toplumuz ama!.. Asıl olan, kendi kendimizin ayağına kurşun sıkmakta olmamız…
   Eğitim planlamalarının yoksunluğunda diplomalı işsizler ordusu yaratmakta olan üniversitelerimiz salt rant amaçlı kurumlar olmamalı… Eğitim kalitesinin düştükçe düştüğü herkesin dilinde… Birçok sözde öğrencinin üniversiteler dışında farklı sektörlerde para kazanmak peşinde olduğu da gözlerimizin önünde… Dahası, bunların kimisi, sonu yargıda bitecek organize suçların içinde… Umalım ki yetkililer artık bu konuların üstüne gitmeye başlarlar… Çünkü üniversitelerimizle ilgili oluşmaya başlayan imaj hiç de iç açıcı değil…
                                                                              ***
   BİR DİLEK: 10 Şubat Pazar Günü eko turizmcilerimiz tarafından Karpaz yöresi “Eşek Günü” etkinliğinin onuncusu düzenlenirken Dipkarpaz Belediye Başkanı Suphi Coşkun’un o öfkeli sitemi kulaklarımda çınladı: “Karpaz insanlarına Karpaz eşekleri kadar önem verilmiyor…” Dilerim bu siteme uygun Mağdur Karpazlılar Günleri de düzenlenir…
                                                               ***
   KIB – TEK ZATEN ÖZELLEŞTİRİLDİ: KIB-TEK’e yapılan saldırılar, özelleştirme senaryolarının bir parçasıymış!.. Saldırı yok, yakınmalar ve eleştiriler var… Ve yerden göğe dek haklı bu tepkiler… KIB – TEK oradan menfaat sağlayıp “et de elimizde, bıçak da elimizde” mantığını taşıyanlar tarafından çoktan özelleştirildi zaten… KIB – TEK’in sahibi olması gereken halk bu olup bitenlerin neresinde?.. Halk “sahip” değil; “mağdur”, “kurban” ve “sömürülen” durumuna getirildi… Ateş pahası faturalar yetmezmiş gibi, yeni zam haberleri ve durumları eleştirenlere yöneltilen tehditler ve hakaretler!.. Bundan beter bir özelleştirme mi olur!..                                                            
                                              

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





KIBRIS SORUNU VE ÇÖZÜM: KKTC Cumhurbaşkanlığındaki haftalık zirveden sonra yapılan açıklama: “Kıbrıs sorunu Haziran’ı bekleyecek…”
   Manşetlerdeki bu tümceye bakıldığında öyle bir izlenim oluşuyor ki, sanki çözüm kapının eşiğinde!.. Oysa umut vermeyen bu gidişatla daha nice Haziranlar görür bu kronik ve sofistike sorun!..
                                                               ***
   ÇAMURLU PATATES: Türkiye’den ithal edilen patatesle bizim yerli üretim patates manav tezgâhlarında yan yana… Tüketiciye sunum böyle… Tabii ki ithal patates bizim yerli patatesin yarı fiyatına…
   Ama burada söz konusu etmek istediğim fiyat farkı değil… İki ürünün verdiği net görüntüye değineceğim… İthal patatesin üzerinde tek toz tanesi bile yokken, bizim yerli patateslerin üzeri ise kat kat çamurla yüklü…
   Tüketiciye saygı bu mu olmalı?.. Tüketiciye çamurlar içinde sunulan bu patates ürününü ihraç etmeye kalkışsak alıcı mı buluruz?.. Halkımızı çok rahatsız etmekte olan bu çamurlu patatesler konusunda önlem alacak makamlar nerede?..
   Patates üretimi, ihracatı da kapsayan önemli bir sektördür… Böyle bir sektörün çamurların içinden alınan ürünü yıkayacak havuzunun olmaması büyük eksiklik… Yoksa öyle bir havuz var da kullanılmıyor mu?..Öyleyse, durum büyük bir çapaçulluk!..
                                                               ***
   ÜRPERTEN DENEME RAPORU: Haber kaynaklarından fışkıran o şok bilgiyi gördünüz mü bilmem… GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) mısırla beslenen fareler bir yıl içinde devasa tümörlü kanser hastalıklarıyla öldüler… GDO beslenmeli farelerin üzerinde beden ağırlıklarına eş tümörler oluştuğu fotoğraflarla yansıtıldı… Fransa’daki bilim adamlarının yaptığı deneylerin ürperten sonucu bu…
   Kanser türlerinin hallaç pamuğu gibi savurmakta olduğu bizim ülkemizde ne kadar GDO’lu ürün ve tohum var?.. Bunların kullanım alanları nereler?.. Bu duyarlı durumların araştırması yapılmakta mıdır?..
   Ya hazır gıdalardaki denetim ne oranda?..Özellikle paketlenmiş büsküvit, çikolata, şekerleme ve keklerde GDO’lu katkılar olduğu yeterince biliniyor mu?..GDO ihtiva eden ürünlerin paketleri üzerinde bunu belirten uyarılar var mı?.. Bu uyarılar için denetim yapılıyor mu?.. GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların etlerinin, et ürünlerinin ve sütlerinin de bunları tüketen insanlara kanser taşıdığı ne kadar biliniyor?… Yoksa tüm bu konularda meçhulleri mi yaşamaktayız?..
                                                               ***
   PEKİ TÜRKLERİN  MAĞDURİYETLERİ  NE OLACAK?:1955 – 1959 yılları arasında kendilerine işkence yapıldığı iddiasıyla İngiltere’yi dava eden 33 eski EOKA’cı ile İngiltere hükümeti uzlaşmaya vardı… Buna göre, duruşmaya girmeden o EOKA’cılara toplam bir milyon sterlin tazminat ödenmesi bağlamında anlaşmaya varıldı… Bu tazminatın ödenmesi de ileride herhangi başka bir davada emsal teşkil etmeyecekmiş…
   İngiltere Hükümeti 1950’lerde hiç ayrım yapmadan önüne gelen İngiliz’i öldüren ve adada şiddet fırtınaları estiren bu tipleri başlarına yüklü ödüller de koyarak “terörist” ilan etmemiş miydi?.. Teröriste tazminat mı ödenirmiş?..
   27 – 28 Ocak 1958 ortamı başta olmak üzere Türkler, İngilizlerden az mı işkence gördüler peki?.. “Emsal teşkil etmeme” kararı belki de işte bunun için alınmıştır…
   Ama nerede bizim devletimizde hak arama konusundaki o duyarlılık!.. Ne İngiliz Sömürge Yönetiminin, ne de faşist, hakimiyetçi ve ırkçı Rum yönetimlerinin yıllar boyu halkımıza kan banyoları içinde yaşattıkları mağduriyetlerin ve hatta ölümlerin ve felaketlerin hesabı soruluyor!.. Bu adadaki şiddet tarihinin mağdurları da hep Rumlar oluyor böylece!
   Ha unutmadan; bu arada İngiltere Hükümeti baş EOKA’cı ve baş terörist “Diğenis” kodlu Grivas’ın ailesine de tazminat ödemeyi ihmal etmesin sakın!… O zavallıyı da, dağlarda, bayırlarda, gizli sığınaklarda  az süründürmemişlerdi yani!…
                                                               ***
   MERKEZİ CEZAEVİ’NDEKİ SORUŞTURMA: KKTC Merkezi Cezaevi’ne girmesiyle çıkması bir olan bir kişinin bu mekânın bir koğuşunda çocuk mahkûmların birbirleriyle cinsel ilişkide bulunduğu hakkındaki iddiası sansasyon yarattı… Şimdi bu iddianın doğruluk derecesini belirlemek üzere Cezaevi’nde resmi soruşturma başlatıldı…
   Merkezi Cezaevi devlet tarafından bu kadar mı denetimsizdir ki böylesi bir iddia ihbar kabul edilip peşine düşülüyor?. O mekândan sorumlu İçişleri  Bakanlığı’nın görevi ne peki?..
   Peki, bu soruşturmada o sansasyonel iddianın gerçek dışı olduğu belirlenirse ne olacak? İddiayı ortaya atan kişi hakkında “amme fesatçılığı”ndan dava açılacak mı?.. Yoksa o artık vicdanlarda dokunulmazlığı olan bir “halk kahramanı” mı?
   İddia sahibi o ihbarcı kişi iki buçuk günlük mahkûmiyetin gözlemleri olarak daha neler anlatmıştı öyle KKTC Merkezi Cezaevi hakkında… Demek ki içeride 20 gün kalsaydı MIDNIGHT EXPRESS’in ve de KELEBEK’in yerel versiyonlarının senaryosunu da yazacaktı… İstinafı kazanmakla önemli bir fırsatı kaçırdı vesselam!..

 

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme…





NİMETİN DEĞERİNİ BİLMEK: Yağışlar normalin üzerinde seyrediyor… Meteoroloji tahminlerine göre, kış mevsimi çıkmadan beklenen daha yeni yağışlar da var… Her yağışın hayırlara vesile olmasını dileyelim… Bu bereketli kış mevsiminde, sayıları az olsa da, maşallah barajlarımız ve göletlerimiz dolup taştı… Bunların artık tutamadığı su ve yağmurlardan oluşan dereler denize akıp gidiyor ne yazık… Oysa suya muhtaç olan deniz mi, yoksa biz miyiz?!.. Bu kurak ülkenin insanları olan biziz tabii ki…
   Allah’ın ender zamanlarda verdiği bu nimeti kurak topraklarımızda değerlendirebilecek akıllı önlemleri ne zaman alacağız peki?.. Böylesi bereketli yağışları artık bakalım kaç yıl sonra görürüz…
                                                               *
BARAJ VE GÖLET YOKSULUYUZ: Dağ eteklerindeki birkaç doğal göleti saymazsak, Güzelyurt’tan Mağusa’ya dek uzanan bölgede suyu tutacak tek bir barajımız bile yok… Mesarya ovası bizim tarımsal ve hayvansal verim alanımızdır oysa… Ama bu alanın ortasında bir barajı projelendiremedik gitti bugüne dek… Ne büyük ve ne bağışlanmaz bir ihmal!..
   Başta Kanlı Dere olmak üzere, kış mevsimlerinde akan derelerimiz gözlerimizin önünde hep denize dökülür… Ve bu yıl da tanık olduğumuz gibi o derelerin akışı öylesine denetimsiz ve vahşidir ki, arkalarında mahvolmuş tarım arazileri bırakmaktadırlar… Çamur görünümünde akmakta olan ve önüne çıkan her şeyi sürükleyen o çağıl çağıl su, erozyonun açık göstergesinden başka nedir ki?..
   Ağaçlandırmaya önem vermediğimiz ve de ormanlarımızı boyuna yakıp kül ettiğimiz için, erozyon etki, paha biçilmez topraklarımızı boyuna denize taşır…
                                                               *
   SU KAYNAKLARIMIZI KORUYAMIYORUZ: Kurak geçen yıllarda göletlerimiz kuruduğunda başvurulması gereken teknik ve elzem bakım önlemleri vardır.. Gelgelelim, bu önlemleri de ihmal ederiz…  Göletlerimizin tabanlarında sürekli ve kat kat biriken tortu, derinliği azaltmaktadır… Derinliğin azalması ise su tutma kapasitesinin düşmesi demektir…
   Oysa uzmanlar gölet diplerindeki doğal tortunun taşınıp değerlendirilmesi halinde bunun tarımsal üretime son derece yararlı olacağının altını sürekli çizmektedirler…
   Suyu barajlarda ve göletlerde tutamadığımızdan dolayı yer altı su kaynaklarımız da beslenemiyor… Yer altı su kaynaklarının dibe vurması bir bakıma işte bu yüzden…                                                           *
   ÖRTÜLÜ ÖDENEK: TDP Genel Başkanı, Milli Eğitim Bakanımız Cemal Özyiğit, kendisine tahsis edilen örtülü ödeneği eğitim amaçları için harcadığını açıkladı… Öyleyse o ödenek niye kişisel emrine verildi de bakanlığının bütçesine konulmadı?.. Popülizm ve ödemelerde seçim yapılabilsin diye mi?..
   “Örtülü ödenek” dediğimiz, aslında kişiye ve makama özel gizli hizmetler bütçesidir… Oysa demokrasilerde “gizlilik” ne demek?..
   Yineliyorum: Örtülü ödeneklere karşı çıkmak bir şeffaflık rejimi olan demokrasiye inancın ve popülizme karşı çıkmanın gereğidir…
                                                               *
   ÇAĞDIŞI SOYKIRIMCI SİYASET: Avustralya’dan Çin’e 227 kilo sentetik uyuşturucu sokmasından dolayı Çin yargısı tarafından idam cezasına mahkûm edilen Kanada vatandaşı 36 yaşındaki Robert Lloyd Schellenberg için Kanada’nın organizatörlüğünde dünya ayağa kaldırıldı… Oysa Doğu Türkistan’daki 20 milyon Müslüman Uygur Türküne karşı Çin’in uyguladığı aşikâr soykırım, dünyada hiç kimsenin umurunda değil, hiç kimsenin kılını bile ürpertmiyor…
   Bu korkunç ve sefil çifte standardın adına dünya siyasetinde “uluslararası hukuk ve medeniyet” deniyor… Buna göre Çin’de olup bitenler bu dev ülkenin iç siyasetidir!.. Sevsinler böylesi cehennemi bir iç siyaseti!..
   Hiçbir şey gizli – saklı değil… Çin’in Doğu Türkistan’ı haritadan silmek için tarihin en acımasız asimilasyonunu uyguladığından başta Amerika olmak üzere tüm dünya ülkeleri bilgilidir… Bu asimilasyonla ilgili kanıtlı ve görüntülü haberleri rakibi Çin’i kötülemek adına dünyaya yayan da zaten güçlü Amerikan istihbaratıdır…
   Milyonlarca Uygur Türk erkeği toplama kamplarında işkence altında çürütülmektedir… Uygur Türk kızları zorla Çinli erkeklerle evlendirilmektedir… Her Uygur Türk evine Çinli bir erkek yerleştirme kampanyası devlet politikası olarak hızla sürdürülmektedir… Hiçbir koruyucusu bulunmayan bu mazlum ve mağdur insanlar İslâmiyeti ve milliyeti tümden terk edip Komünist partinin sadık üyeleri olmaya ve dev Çin nüfusu içinde eriyip tükenmeyi kabule zorlanıyorlar…
   Gelgelelim bu korkunç insanlık dışı durumları zerre kadar ırgalamayan dünya, şimdilerde kafayı idama mahkûm edilen o esrar kaçakçısı Kanadalıya takmış durumda!..
   Bir hukukçu dostum der ki; “Uluslararası hukuk dediğimiz güçlünün hukukudur. Gücü olan bu hukuku kullanır, olmayan da seyreder…” Ne güzel der…

 

 

Güncel çeşitleme…
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





BUYURUN HADİ BİRLEŞİK KIBRIS’A: İki çocuğumuz ceplerindeki Kıbrıs Cumhuriyeti kimlik ve pasaportlarıyla giderek Ukrayna’da tıp öğrenimine başladılar. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin oradaki temsilcileri “bunlar Kıbrıs Türk lisesi mezunudur” diye gammazlayınca, Ukrayna makamları o çocuklarımızı üniversiteden de, ülkeden de kovdu… Rum girişimiyle sergilenen bu olayın bize verdiği ders şudur: Kıbrıs Cumhuriyeti kimlik ve pasaportu taşısalar da Rum ırkçı ve ötekileştirici mantığına göre Türkler “ikinci sınıf” vatandaştırlar ve asla Rumlara eşit olamazlar!..Tabii ki bu yaptıkları 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na da aykırı… Çünkü o Anayasa Türk ve Rum milli eğitimlerini ayırmakta, böylece Türk liselerine de meşruiyet tanımaktadır… Hadi buyurun bakalım şimdi bu mantıkla o Birleşik Kıbrıs’a!…
                                                               ***
AMERİKA’DAKİ OLAY: Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde  başarılı bir akademisyen olarak kariyerini sürdürmekte olan Aysel K. Başçı’nın bana bu bağlamda oralardan attığı mesajdır:
“Uzun yıllar önce, Amerika’ya geldikten bir sene sonra,  Kıbrıs pasaportumun süresi doldu ve uzatmak için Washington’daki Kıbrıs Cumhuriyeti Elçiliğine gittim. Hem pasaportumu, hem de öğrencilik vizemi elimden alıp beni kapı dışarı ettiler. ‘Undocumentedalien’ olarak orada öylece kala kaldım!..Kendimi toparladıktan birkaç gün sonra TC Büyükelçiliğine gittim, durumu anlattım. Bana hemen TC pasaportu verdiler, üniversitem de vizemi yeniledi ve böylece ülkeden atılmaktan kurtuldum…”

   ***
ALDANAN KİM?: Birikim Özgür’ün son yazılarından birinde savunduğu ana fikir başlığa şöyle yansımıştı: “Türkiye’yi aldattık; rahatsızlık duyuyorum.”
Türkiye’yi değil, aslında kendi kendimizi aldattık biz açıkgözler… Aha bedelini ödemeye de başladık bu aldatma oyunlarının… Delik deşik bohça görünümündeki bütçemizin şu haline bir bakınız!.. Ve bir de büyük yatırımları gerektiren ülkesel sorunlarımıza çeviriniz gözlerinizi!…
Maliye Bakanımız Serdar Denktaş da; “Durun bakalım, daha bugünler iyi günlerimizdir” diyor açıkça!..İmza attığımız protokollere sadık kalmadık, onları uygulamadık, reform adına Türkiye’den aldığımız hibeleri ve kredileri yıllarca popülizme harcadık!.. Öyle ya; çok uyanıktık biz!.. Uyanıklığa devam!.. Ve Türkiye’yi aldattığımızı sanalım!…
                                                               ***        
HELLİM: Biz hellimin patentinin kime ait olduğunu tartışaduralım, bu patentin Rum’a ait olamayacağı bağlamında yaygarayı da boyuna basalım; adamlar yıl dolmadan kaşla göz arasında 150 milyon Euro’luk hellim ihracatı yaptılar… Ne haber?!…
Hellim ihracatı siyasal tanınmayı gerektirmez, kaliteyi gerektirir… Akdeniz keçisi ile koyunun sütüdür hellimin esas kalitesini ve tadını belirleyen… Bizdeki koyun ve keçi popülasyonu ise bizi bu kaliteye ulaştıracak rakamların çok altında…
                                                                              ***        
HAYVCANCININ DRAMI: Özay Özkerem, küçük baş hayvan üretimi yapan bir dostumdur… Bakınız bana onun hellim konusunda aktardığı şu bilgilere:
“Kıbrıs’a gelip hellimin nasıl yapıldığını öğrenip Türkiye’de hellim imal edenler var. Merak eden isterse araştırsın… Onların bu üretimi, ‘hellim peyniri’ diye de tonlarca piyasa bulmaktadır. Bu ürün Türkiye’de tutundu ve aynı piyasaya bizim de girme olanağımız var. Ama KKTC’yi istemeyenlerle,  Türkiye ile ekonomik protokollere yanaşmayanlarla bu iş olmaz…
Benim bizzat yaşadığımdır: CTP hükümete her geldiğinde hayvancıyı borca gömdü… İşte benim şimdiki durumum… Yüz elli baş keçiden önümde sadece yirmi tane keçi kaldı şimdilerde… Onlara bile bakamıyorum… Çünkü devlet bizden 1.40 TL’de aldığı keçi sütünün marketlerde tüketiciye 7-8 TL’den satılmasını sağlıyor… Hem de kooperatif eliyle, kooperatif ambalajları içinde!..
Soğuk zincir birimi ve sağım yeri yapmak için Kooperatif’ten 30 bin TL kredi aldım. Onu bile ödeyemez duruma geldim… Bize ne kadar süt üreteceğimizi sordular, biz verdiğimiz rakamın üstünde de süt ürettik…
İmalatçılar ise bizimle dalga geçtiler. Zaten düşük fiyattan aldıkları sütümüzü inek sütü fiyatına elimizden almak istediler… Neden? Çünkü güneyden tonlarca gelen toz süt ve katkı malzemesi ile hem kalitesiz hellimi, hem de yoğurdu yapıp halka yedirmektedirler…
Kendimizin bile beğenmediği hellimi ve yoğurdu biz kime satacağız peki?.. Bu siyasetle kim gelse bu işler düzelmez… Zaten ülkemizdeki küçükbaş hayvan sayısı, kimse bu işi artık yapmak istemediği için, bitme noktasındadır. Hakkımızda hayır dileyelim…”

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





UTANMANIN ECELE FAYDASI OLMAZ: Gözünü budaktan sakınmaz cesur ve dürüst yorumlarıyla tanıdığımız CTP’li eski Maliye Bakanı Birikim Özgür gündeme damgasını vuran içerikli yorumlarını sürdürüyor… Özgür’ün geçen hafta bütçe görüşmeleri sürerken dörtlü koalisyon hükümetinde Türkiye ile protokol imzalamaktan utanan kişilerin bulunduğunu açıklaması, acı gerçeklerimize ışık tutması açısından, son günlerin en önemli ve en anlamlı vurgusu oldu…
   Herkes içinde bulunduğumuz durum hakkındaki yorumunu etik çerçevede dilediğince ve özgürce yapabilir… Özgür’ün o özgür yorumu, toplumda çeşitli özgür yorumu da beraberinde getirdi… En fazla yapılan yorum da devlet yönetiminde egoların, kaprislerin ve komplekslerin yerinin olamayacağına dairdi… 
   Ben de diyorum ki, böylesine yaşamsal ekonomik bir konuda utanmanın ecele asla faydası olmaz!..Ülkemizin ekonomik gidişatı hiç de umut verici değildir… Bugünün Maliye Bakanı Serdar Denktaş “Daha bunlar iyi günlerimizdir!” vurgulamasını yaptı… Türkiye ile ekonomik protokoller imzalanmazsa bütçe açığı 2 milyar Türk lirasına ulaşır… Ülkedeki kaçınılmaz yıkımın altında herkes, her sektör kalır… Ve asıl o zaman sorumluları utandıracak manzaralar gemi azıya almaya başlar…
                                                                              ***
   TATİL CENNETİYİZ:  Eskittiğimiz yılın son haftasındayız…  Yeni yılımız 2019’da 14’ü resmi nitelikli olmak üzere kamu görevlilerimize 119 gün tatil var… Buna özel tatil günlerini, sağlık raporlu, mazeret gerekçeli izinleri ve de doğal karşılanan iş ve mesai kaytarmalarını da bir ekleyelim hele… Geriye kaç iş günü kalır o zaman acaba?..
   Peki efendim bu durumda neden yani herkes memur olmak istemesin?. Ve bu ülke tatil rehaveti içinde nasıl kalkınabilsin ki?..
   Mutlu tatiller efendim… Ama şunu da hiç unutmayalım: Tatil cennetine dönüştürdüğümüz bu çileli ülkede üretmeden geçirilen, üretimden kopuk her gün, gelecek nesillerin refahından çalınan değerli zamanlardır… Hani nerede kaldı bizim o “her şey çocuklarımız için” mottomuz?..
                                                                ***
   İHALE: İncelemeleri ve araştırmaları sürmekte olan Girne yolu trajedisini ihalenin Ankara’da yapılmış olmasına bağlamak isteyenler var. Yapmayın!.Tutun ki Ankara’daki ihalelere tepki ve hatta öfke duymaktayız… Peki bu yolla ilgili o İhalenin uygulama aşamasında teknik denetimi başaramayacak kadar aciz bir devletimiz mi var bizim?.. Dere yataklarını tıkayan onca marifetin ve rezilliğin ihalesi de mi Ankara’da yapıldı hep?.
                                                               ***
   SUÇ ÜLKESİNE Mİ DÖNÜŞTÜK?:Öylesine şaşırtıcı dolandırıcılıklara tanık olmaktayız ki, sanırsınız Sülün Osman’ın torunları şu KKTC’yi tümden mekân tuttu!..Hırsızlıklar da dur-durak bilmez oldu. Anahtarları paspasın altına mı koyuyoruz ne?!. Ya şu gittikçe tırmanan şiddet olayları?..  Günlük gazetelerimiz sanki suç bülteni… Sayfalar dolusu kriminal haber ve bunaltıcı suç, suçlu, zanlı fotoğrafı…
   Baştan başa suç ülkesine dönüşen bu KKTC’de yargıçlarımız da harıl harıl suçlu yargılamakta meşgul… Kimileri yargı kararını açıklarken altı çizilmesi gereken önemli  uyarılarda da bulunuyor..Mesaileri gerçekten ağır… Allah onların da yardımcıları olsun…
                                                               ***
   YİNE ANGELA MERKEL: Geçen hafta tam da zirvedeyken göreve veda eden Almanya Başbakanı Angela Merkel’in mütevazı yaşamına ilişkin kısa bir irdelemem olmuştu… O satırlarımın hemen arkasından,  Almanya Berlin’de onun mahallesinde yaşayan bir Türk dosttan internet hızıyla ek bilgi geldi… Memnuniyetle burada bu bilgiyi de paylaşıyorum:
   “Angela Merkel 2005 yılında Almanya Başbakanı olduktan sonra daha önce eşi ile beraber oturduğu eski Doğu Berlin’deki mütevazı apartman dairesinde oturmaya devam etti. O apartmanın adresi: Kurpfergraben 6, 10117, Berlin… Apartmanın karşısında ziyaretçisi çok bir müze var. Apartmana ulaşan cadde ve sokaklar halka ve trafiğe açık; sadece 2 polis apartmanı gözlüyor. Berlin’de Humbold Üniversitesi’nde kimya profesörlüğü yapan kocası Joachim Sauer, olabildiğince Merkel’in resmi faaliyetlerine katılmamaya özen göstermiştir…”
                                                               ***
   İŞ HAYATIMIZDAN: “Ucuz iş gücü” olarak ülkemize akın eden şu yabancı emekçileri yanlarında çalıştıran işverenlerden ricamdır: Lütfen onlara basitinden de olsa, işleriyle ilgili birkaç Türkçe sözcük öğretiniz…
   Akaryakıt istasyonundaki Pakistanlıya “60 TL’lik bas” diyoruz, depoyu full yapıyor!.. “Bir tüp gaz” diye siparişte bulunuruz, Bengaldeşçi tevziatçı kapınıza 3 tüp birden sıralar!.. Restorandaki Vietnamlı garsona “tuzsuz olsun ha” uyarısını yaparsınız, önünüze en tuzlusundan menü gelir!.. Market kasasındaki siyahi yardımcıya “filem yanımda” uyarısını yaparsınız, o ürünleri naylon plastik poşetlere doldurmakta berdevam olur…
   Bizim anlaşamadığımız bu emekçilerle işverenleri nasıl anlaşabiliyor acaba?.. Yoksa onlar “gitsin bu, gelsin başkası” moduna mı girdiler?…
                                                               ***
   SURİYE TÜRKİYE’YE TAŞINIYOR: Türkiye’deki Suriyelilerin resmi sayısı 3 milyon 800 bine ulaştı, kayıt dışı olanların sayısı bilinmiyor… Ve son bir ay içinde 17 bin kayıtlı Suriyeli daha Türkiye’ye geçti… Suriye tam gaz Türkiye’ye taşınıyor!.. Sanırız bizatihi Beşer Esat Beyefendi de pılıyı – pırtıyı, çoluk – çocuğu toplayarak yakında Türkiye’ye göçer!..

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Ahmet Tolgay

Güncel çeşitleme





ANGELA MERKER: Görevi bırakırken siyaset felsefesini “onurumla devraldım, onurumla devrediyorum” sözleriyle özetleyen Angela Merkel’e bizden de güle güle…
   Nasıl onur duymasın ki Angela Merkel?.. Görevi zirvede gönüllü olarak bırakırken tüm siyasetçilere örnek olacak bir başbakanlık dönemi sergiledi… Yoksul bir aileden gelen bu donanımlı ve dürüst kadının ailesiyle ilgili tek bir olumsuz söz duyulmadı… Başbakanlık makamında sıradan bir memur gibi davrandı… İş çıkışı market kasasında sırasını bekleyerek evine aldığı günlük ihtiyaçlarının parasını öderken görüldü sıklıkla… Hiçbir Alman modacının marka ve pahalı giysilerine itibar etmedi… Halkı giydiren konfeksiyoncu Betty Barcley’in en pahalısı 79 Euro olan giysilerini yeğledi… Moda sektörünün reklam figürü de olmadı böylece… Yurt dışı gezilerine bile tarifeli uçak seferleriyle gitti… Alman halkına kendisine hükümet etme izni verdiği için sürekli olarak teşekkür etti… Görevi bırakırken, güçlü siyasal tabanına karşın, bundan sonraki seçimlerde aday olmayacağını açıkladı… Yaşlı sayılmadığı halde “Almanya daha genç insanlar tarafından yönetilmeyi hak ediyor… Onlar da başarır… Ben Başbakan olarak doğmadım” dedi… Ve şimdi de sıradan bir devlet emeklisi gibi halkı arasında yaşamaya hazırlanıyor…
                                                                              ***
   RUM POLİSİ: Bizim “KIBRIS”tan bir haber başlığı:  “Rum polisinin eziyeti devam ediyor.” Gerçek olan şu ki, PolikarposYorgacis’in temelini attığı EOKA kökenli Rum polisinin o geleneksel eziyeti ta 1960’da başladı ve gittikçe tırmanarak hiç bitmedi… Aha şimdilerde sınır kapılarını da fıtratları gereği utanç barikatlarına dönüştürdüler… Türklere karşı işlenen hiçbir suçu da gündemine almayan, adalet ve hukuktan uzak, ırkçı bir polis teşkilatı bu…
                                                                              ***
   GÜNEY KIBRIS RUM YÖNETİMİ’NİN ADALETSİZLİĞİ: Eğitimci ve sanatçı Hasan Işık Özgeçmen cinayetinin katil zanlısı olarak belirlenen Pakistan uyruklu Muhammet Salman’a kaçtığı ve tutuklandığı Güney Kıbrıs’ta sadece 3 ay hapislik cezası verilmesi, bu cezanın da Güney’e yasa dışı yollardan geçişten dolayı olması, Kıbrıs’ın genelinde adaletsizliği ve asayişsizliği kışkırtan korsanca bir olaydır…
   Suça eğilimli olan marjinallere, gerek Güney’de, gerekse kuzeyde işledikleri suçlardan sonra kapağı karşı tarafa atma cesaretini ve ilhamını veren hukuk dışı bir yaklaşım biçimiyle karşı karşıyayız.. Türklere karşı Güney’de suç işleyenleri de yargılamaya ve cezalandırmaya ısrarla boş veren Güney Kıbrıs Rum Yönetimi rüzgâr ekip fırtına biçen bir rejim durumuna doğru kendi ayaklarıyla ilerlemektedir… Kaçak suçluların ve zanlıların iadesi konusuna duyarlılıkla özen gösterilmesi, adanın genel asayişi adına yaşamsal önem taşır… Bunu bir anlayabilseler!..
   Bu hukuksal sorunun çözümü adına Kıbrıs Türk tarafının yıllardır ve ısrarla verdiği mücadele Rum tarafının “KKTC’nin tanınması” fobisine çarpıp duruyor…
                                                                              ***
   AFLOTOKSİN: Aflotoksinli sütün devletin hayvancılara sağladığı sakıncalı yemler sonucunda ortaya çıktığı belirlendi. Arpa yokluğunda, sağlıklı arpa yerine, nemlenmiş ve küflenmiş mısır!.. Bu nedenle tonlarca aflotoksinli süt dökülüp imha edildi… Zarar da büyük, moral çöküntüsü de…
   Maalesef tarım siyasetimiz duvardan duvara çarpmaktadır…Özellikle domates ve patates olaylarından başlayarak çarpılan duvarların hangi birini sayalım ki?.. Dilerim yağışlı gitmekte olan bu kış mevsimi hayvancılık sektörümüze yeterli miktarda yerel arpa sunulmasına vesile olur…
   Bu arada patates üretim ve pazarlamasındaki güncel hata da görmezlikten gelinemez. Henüz yeterince olgunlaşmamış patatesler sökülüp sökülüp piyasaya sürülüyor ve ateş pahasına tüketiciye satılıyor. Bu fırsatçılık, yeni patates krizlerinin habercisidir… 
                                                               ***
   AB DURUMLARI HİÇ DE DURU DEĞİL: Yeryüzünün refah, hukuk ve demokrasi cenneti olarak takdim edilen AB’nin ikinci başkenti Paris’te, güvenlik güçlerinin orantısız saldırılarına rağmen kızgın göstericiler, kırmalar-dökmeler-alevler-gaz dumanları-cop darbeleri arasında, dükkânları yağmaladılar… Az gelişmiş ülkeleri çağrıştıran ürkünç manzaralar tüm dünyaya yayıldı… Protestolar AB’nin başkenti Brüksel’e de fena sıçradı… Hollanda’daki protestocular sarı yelek yerine “kırmızı yelek”lerine büründüler, özgünlüklerini gösterebilme adına…
   Akaryakıt zammı bahane ve bardağı taşıran son damla… Sonuç itibarıyla AB’de durumlar hiç de duru değil!..Kapitalizmin cenderesindeki sömürücü ekonomi dar gelirli emekçi Avrupalıları perişan etmektedir… ABD Başkanı Donald Trump da fena kışkırtıyor ha!..
                                                               ***
   CAS İŞSİZLERİ VE İSTİHDAMLAR: 1 Aralık 2018’e dek devlette yapılan istihdamlar bütçe görüşmeleri sırasında Cumhuriyet Meclisi’nde açıklandı: Güvenlik Kuvvetleri ve Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı’na yapılan istihdamlar hariç, 355 kadrolu, 40 sözleşmeli ve 10 geçici işçi… Kapı dışarı edilmiş “ekmeksiz” durumdaki CAS çalışanlarına neden devlete alınmaları olanağının bulunmadığı söylenir ısrarla öyleyse?..
                                                               ***
   FIRTINA GÜNLERİ: Ülkemizde şiddetli fırtınaların dönemi başladı… Kent içi ve kentler arası yollarda çeşitli cisimler ve özellikle kurumuş çalı – ot kümeleri oradan oraya, trafiğin arasında savruluyor fırtınanın etkisiyle… Başkent Lefkoşa’daki gözlemimdir: Koskoca çöp bidonları yolların içinde yuvarlanıyor kimi zaman… Araçlar bu cisimlere çarpmamak için zik-zaklarla ilerliyorlar, bazen de stop ediyorlar…
   Belediye, karayolları, trafik gibi İlgili birimlerin bu riskli duruma karşı aldığı önlemler nedir acaba?.. Güney Kıbrıs’ta olumsuz hava koşullarına karşı anında alarm verildiğinden ve ilgili birimlerin hemen teyakkuza geçtiğinden kaçımızın bilgisi var?..

 

Güncel çeşitleme
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.